Takip et

Müdaheleci Kapitalizm’den Yeni Liberal Dünya’ya doǧru

YazarFaruk Ülgen

9 Temmuz, 2026
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21177042 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

2. Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanan, devlet eliyle pazar düzenlemesi politikalarından kurtulmayı hedefleyen liberalizm, 1970’lerden itibaren etkinliǧini artırarak toplumları yönlendirmistir. Fakat, bu eǧilim bugün, üst üste yarattıǧi yapısal krizlerle dünya ekonomisini çok endişe verici gerilimlerin içine sürüklemektedir.

Giriş

İlk yazımın sonu şöyle bitmişti: “Ne yazık ki, serbest piyasa mekanizmalarının kendi kendini düzenlemede yeterli olduğu inancına dayanan güçlü bir liberalleşme süreci, bu sınırlamaları dikkate almadan 1970’li yıllarda başlamıştır. Bu çerçevede, bir sonraki yazımızın konusu da 1970’lerden bu yana hüküm süren neoliberal iktisat politikalarının özetini sunmak ve iktisadî açıdan tutarsızlıklarını incelemek olacaktır.” Dolayısıyla bu ikinci yazımı bu bağlamda kurgulamaya çalışacağım; her ne kadar söz konusu böyle bir özet birkaç satıra sığabilecek gibi gözükmese de … Sanırım, sonraki birkaç yazı bunun devamını oluşturmak zorunda kalacak. Umarım bu yazı dizisi, okuyucunun canını fazlaca sıkmaz ve ardı ardına gelecek olan yazılar ilgiyle okunabilir. Eskiden sahne gösterilerinin sonunda oyuncuların söyledikleri “özür” tekerlemesine atfen: “Bu yazı dizisi canınızı sıkarsa affola” diyerek konuya girelim. Ve birkaç sayfada anlatmaya başlayalım bu sözde “Serbest piyasa ekonomisinin gittikçe serbestleşerek kurduğu Yeni Dünya Düzenini”.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kalkınma doktrini: Devlet ve planlama yoluyla müdahalecilik

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni dünya düzeninde, kapitalizmin hasar görmüş ana kaleleri Batı Avrupa ekonomilerinin yeniden işler hale gelebilmesi için yapılan Bretton Woods Anlaşması, uluslararası para ve finans ilişkilerini ve dolayısıyla da uluslararası ticareti düzene koymayı amaçlayan bir anlaşmadır. Bu anlaşma, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirdiği[1], devletin eliyle iktisadi düzenin istikrarlı, barışçı ve gelişmeci bir yapıya kavuşturulabileceği tezinin yaşama geçirilmesinin ilk adımı olmuştur. Her ne kadar Bretton Woods, dünya liderliğini Büyük Britanya’dan alan ABD’nin önerdiği White Planı’nın benimsenmesini ve Keynes’in fazlasıyla radikal olarak görülen planının ve bir anlamda fazlaca devrimci olduğu düşünülen önerilerinin bertaraf edilmesini sağlamışsa da savaş öncesine göre çok daha reformcu ve devletçi bir yol haritasıdır. Tabii, bu arada, 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra yayılmaya başlayan ve “sosyalist” olarak da nitelendirilen yeni bir siyasi ve iktisadi alternatif yapının uygulamaya konulması ve savaş sonrası ABD-Sovyet Rusya arasındaki dünya paylaşımının getirdiği ivme de bu gelişimin ana etkenlerinden biridir. Sonuç olarak, yeni dünya düzeni, İkinci Dünya Savaşı’nın kaynağı olan 19. yüzyılın son çeyreğiyle 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki iktisadi ve siyasi dinamiklerin yeni paylaşım ortamında sürdürülebilir olması için düşünülmüş devlet merkezli bir oluşumdur. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde bu, devlet destekli müdahaleci pazar ekonomisi olarak; Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde de merkezi devletin kontrolünde belirlenen “sosyalist” planlamaya dayalı ekonomik yapı biçiminde yaşama geçirilmiştir. Birinci grup ülkelerde planlama, “gösterge niteliğinde planlama”[2] olarak uygulanmıştır. Sovyet Blok’u ülkelerindeyse, planlama, “zorunlu planlama” biçiminde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, aralarındaki farklar ne olursa olsun, Bretton Woods sonrası dünya ekonomileri, devleti ve planlamayı toplumun yeniden düzenlenmesi için gerekli bir yöntem olarak kabul etmişlerdir.

1945’ten 1970’lere kadar egemen olan bu yaklaşım, ki iktisat biliminde Keynesçilik ve/veya Fordist dönem olarak da tanımlanabilir, özellikle Batı Avrupa’da kalkınma politikalarına ivme kazandırmış ve halkların hem yaşam şartlarının iyileşmesine hem de bir takım sosyal haklar kazanabilmelerine yol açmıştır.

Fordizm, 1900’ların başlarında, Ford şirketinin sahibi Henry Ford tarafından uygulanan, üretimin standardizasyonu, kitlesel üretimin sağlanması ve maaşların artırılarak emekçilerin alım gücünün yükseltilmesiyle pazarın gelişmesini hedefleyen bir modeldir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu model, üretimden sağlanan kazancın (bir dönem içinde gerçekleşen artı değer), sermaye ve emek (ya da işveren ve isçi, çalıştıran ve çalışan) arasındaki paylaşımının tüketicilerin alım gücünün düzenli biçimde artırılmasına yönelmesini olası kılmıştır. 1970’lere kadar istikrarlı olarak artan iktisadi büyüme oranları bu paylaşım modelini uygulanabilir kılan en önemli faktördür.

Teorik olarak genellikle Keynes’in adı altında sunulan, iktisada makro bir yaklaşım benimseyen, kamu gücü ve mekanizmaları odaklı müdahalecilik, iktisadi yaşamda kamunun müdahalelerini (düzenleme, planlama, vb. yollarla) bireylerin özgür girişimlerinin olabilirliği ve devamlılığı için olmazsa olmaz bir koşul olarak görür. Bu açıdan bakıldığında, Keynesçi yaklaşım, Kuramsal İktisat’ın kurucularından olan John Commons’ın yaklaşımıyla örtüşür. Commons (1934) da devlet eliyle pazarların düzenlenmesini bireysel iktisadi özgürlüklerin gerçekleşmesi için bir ön koşul olarak görür.

Hedeflenen amaçların başında, gelir dağılımının tüketiciler lehine iyileştirilip, istemin ayakta tutulması gelir. Bu, iktisadi olarak, istemin işletmelerin yatırım ve üretimi artırmak için ele aldıkları en önemli etmen olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla, eğer büyüme/gelişme, iktisadi faaliyetlerin artarak ilerlemesi olarak düşünülüyorsa, işletmelerin faaliyetlerini artırmaları, dolayısıyla da daha fazla emek kullanmaya yönelmeleri, hem büyüme potansiyelinin artmasını hem de maaşlı, tüketici bireylerin maddi refah düzeyinin iyileştirmelisini getirir. Mekanik bir yaklaşımla da bunun olumlu bir döngü yarattığı düşünülebilir; büyüme sürdükçe, artan katma değerin sermaye ve emek arasındaki dağılımı da Fordist anlamda devam edebilir. Ama her öyküde olduğu gibi bu öykü de bir yerde sonlanır!

Müdahaleci kapitalizmin refah devleti eliyle (en azından bir avuç Batı ekonomilerinde) sürekli büyüme serüveni 1960’ların ikinci yarısından itibaren ivme kaybetse de “resmi son”, 1970’lerin başından itibaren dillendirilmeye başlar. 1971’de ABD’nin doların altına konvertibilitesini askıya alması[3], 1973’te yükselen ve 1979’da yinelenen petrol şoku (ya da krizi) ve hem gelişmekte olan ülkelerde hem de gelişmiş ekonomilerde artan makro dengesizlikler, Keynesçi politikaların ve devletin iktisadi alandaki girişimciliğinin eleştirilerine ortam sağlamış ve halklar düzeyinde yeni alternatifler getirilmesi gerektiğini savunan liberal yaklaşımların önünü açmıştır. Bu evrim, 1979’da İngiltere’de Margaret Thatcher’ın Başbakan olması ve 1981’de ABD’de Ronald Reagan’ın Başkan seçilmesiyle ülkelerin siyasi erklerini de içine almayı başarmıştır. Öte yandan da IMF ve Dünya Bankası, serbestleşme ve “yapısal düzenleme planlarını” işleme koymaya başlamış ve gelişmekte olan ülkelere yardımlarını liberalleşme politikalarını izleme koşuluna bağlamıştır.[4]

Yeni Dünya’nın eskimeyen düzensizliği: Özgürlük parodisi

Fransız şair Paul Eluard’ın Özgürlük şirinin her dörtlüğünün son satırı “Adını yazıyorum” diye yinelenir özgürlüğe dair.1970’lerden itibaren ve sıkça Liberalizm’in Müdahaleci Keynesçilik’e karşı zaferi olarak da düşünülen ulusal/yerel iktisadi yapıların dünyaya açılması, tüm pazarların birbirine kenetlenmesi ve toplu olarak da iktisadi serbestleşme[5] olarak da tanımlayabileceğimiz bir akım yükselmeye ve her anlamda dünyaya egemen olmaya başlar. Bu akım, kamu gücüne dayanan ve pazarların bireysel çıkarlar dışında ve üzerinde kamu eliyle ve toplumsal gelişme politikaları doğrultusunda düzenlenmesi gerektiği savına karşı, serbest bireysel girişimcilik, serbest pazar yanlısı iktisat teorileri tarafından desteklenir. Akımın öğretileri, 1960’lardan itibaren, Monetarist akımın simgesi, ABD Chicago Üniversitesi’nden Milton Friedman (1962) ve 1970’lerden itibaren de Robert Lucas Jr., Thomas Sargent, Robert Barro ve Edward Prescott (ikinci nesil Monetarizm, New Classical Economics ve Real Business Cycles okulları)[6] gibi iktisatçıların çalışmalarından beslenerek, tüm dünyaya hem akademik düzeyde hem de iktisat politikaları yoluyla yayılır. Gelişmekte olan ülkeler, bu yayılmadan fazlaca paylarını alırlar. 1970 ve 1980’lerde Şili’de liberalizmin öğretilerini yaşama geçiren, ABD ‘de Rockefeller ve Ford vakıfları tarafından desteklenen bir grup genç iktisatçının faaliyetleri bu dönemin ilgi çekici örneklerindendir (Edwards, 2025).[7]

Fakat, dünya genelinde 1970’lerin sonundan itibaren saygınlık kazanan ve toplumsal düzeyde uygulamaya konulan bu liberal iktisadi politikalar kısa zamanda etkilerini gösterir ve art arda gelen, değişik tipte ama ortak kaynaklı (pazarların ve iktisadi faaliyetlerin neredeyse hiçbir şekilde kamu düzenlemesine tabi tutulmaması) bunalımların çıkış noktası olarak yeni düzensizliğin dinamiklerini doğurmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemen olan devlet eliyle pazar ekonomisinin düzenlenmesi politikalarından kurtulmayı hedefleyen liberal öğreti, serbest pazarın etkin işleme yetisi olduğu kuramını ideolojik bir tekerlemeye dönüştürmekten ileri gidemez ve üst üste gelen yapısal krizlerle yaralanarak dünya ekonomisini ve toplumlarını bugün içinde bulunduğumuz çok endişe verici jeopolitik gerilimlerin ve büyük bir olasılıkla da daha da yayılacak ekonomik, finansal krizlerin ve savaşların içine sürükler.

Bir sonraki yazımda, iktisadi serbestleşme doktrininin ana savlarını ve bu savların mantıksal tutarsızlıklarını incelemeyi öneriyorum. Böylelikle, devamında, serbestleşmenin ardından hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ekonomilerde neden ardı ardına krizler yaşandığını ve bu krizlerin sağladığı deneyimlere karşın yapısal ve sürdürülebilir değişimlerin neden yaşama geçirilmediğini daha tarafsız ve mantıklı bir yaklaşımla anlayabileceğiz.

Kaynakça

Friedman, M. (1962). Capitalism and Freedom. Chicago, Chicago University Press.

Commons, J.R. (1934 [1959]). Institutional Economics. Madison, The University of Wisconsin Press.

Friedman, R. (1988). « La Théorie Générale de Keynes : Economie et Politiqu», Cahiers d’Économie Politique, 14-15 : 99-109.

Keynes, J.M. (1919). The Economic Consequences of the Peace, Harcourt, Brace and Howe: New York.

Edwards, S. (2025). The Chile Project: The Story of the Chicago Boys and the Downfall of Neoliberalism. Princeton, Princeton University Press.

Notlar

  1. Keynes’in 1919’da yayımlanan The Economic Consequences of Peace kitabı, 1. Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Versailles Anlaşmasını eleştirip, savaşların önlenmesinin birinci yolunun ülkelerin iktisadi kalkınmaları için uluslararası bir dayanışmanın yaşama geçirilmesini savunur. Bu sav, Bretton Woods görüşmelerinde de Keynes’in Büyük Britanya delegasyonu başı olarak kurguladığı planın özünü oluşturur. Maalesef, ne 1919’da ne de 1944’te Keynes’in önerileri tam anlamıyla dikkate alınmış ve sonraki yıllarda yükselen çeşitli buhran dalgalarının önüne geçilememiştir. Bunun asıl nedeni de söz konusu önerilerin kapitalizmin ruhuna aykırı olmasıdır. Bu noktada, şöyle bir öneriyi sunmak istiyorum: Kapitalizm, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumda özel servetin birikimine dayanır. Bu birikimi sağlayabilecek hangi toplumsal yapı uygulanabiliyorsa o yapı kapitalizm için geçerli ve (ileride de detaylı olarak söz edeceğimiz gibi) etkin yapıdır. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemen olan Fordist dönemdeki artı değerin emek ve sermaye arasında düzenli olarak paylaşılması da olabilir, 1990’lardan itibaren dünyaya egemen olmuş, emeğin payını sabit tutan ya da azaltan, finansal yatırımların spekülatif rantlarını artırmaya yönelen finansallaşma akımı da olabilir. Hatta, “Hepimiz kardeşiz, el ele verip dünyamızı yeşillendirelim” yaklaşımı bile kapitalizm tarafından içselleştirilebilir. Önemli olan, birtakım toplumsal hedeflerin bireysel servetin birikimine engel oluşturmamasıdır. şimdiye kadar, genelde bu hedefin sabit tutulması demokratik ya da diktatoryal yollardan baskı ve yıldırma yoluyla gerçekleştirilebildiği için, sermayenin topluma egemen olması hep bir demokrasi ve insanlık karşıtı eğilim olarak düşünülmüştür. Halbuki, kapitalizmin ruhu ve hümanizm arasında genetik bir karşıtlık yoktur. Nasıl “paranın rengi, kokusu, ırkı yoksa”, kapitalizmin de belirli bir ideolojisi yoktur. Asıl sorun, özel servetin birikim şartlarının genelde toplumun sürdürülebilir refahı ve gelişmesiyle çatışmasından kaynaklanır. Keynes tipi müdahaleci yaklaşımların amacı bu çatışmaya bir son vermek ve kapitalizmin sürdürülebilir hale gelmesini sağlamaktır ki bu (burada irdelemesek de) mantıksal olarak olanaksız bir düş olarak gözükmektedir.

  2. Fransa’da 1946’dan itibaren Jean Monnet önderliğinde gerçekleşmiş bu yöntem, ulusal ekonominin güçlendirilmesini hedefleyen bir hareket olarak da bilinir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler de bu akımda yerlerini almış ve sanayileşme ve gelişme politikalarını bu bağlamda belirlemeye çalışmışlardır.

  3. Bu karar, sembolik olarak, müdahaleci kapitalizmin para ve finans düzenini belirleyen Bretton Woods anlaşmasının sonu olarak düşünülür.

  4. Bu konuda ileride, hem bu dönemde öne sürülen ve gelişmekte olan ülkelerde 2000’lerin ortasına kadar da uygulanan, hem de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Doğu Avrupa ülkelerinin serbest pazar ekonomisine dönüştürülmesinde yaşama geçirilen yapısal düzenleme ve şok terapisi stratejilerine değineceğiz.

  5. İktisadi serbestleşme, özel mülkiyete dayalı bireysel ya da takımsal (grupsal) maddi çıkarların toplumsal çıkarların üzerinde tutulduğu, birey ya da takımların kendi çıkarları doğrultusunda her türlü iktisadi girişimi özgürce yapabilmeleri gerektiğini savunan ve böyle bir kurumsal ortamın toplumu en yüksek refah düzeyine taşıyabilecek olan tek seçenek olduğunu savunan bir yaklaşımın uygulamaya konulmasıdır.

  6. Yalnızca birkaç isimle örneklendirmek gerekirse.

  7. O dönemde, bu gruba Chicago Boys adı takılmıştır.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Faruk Ülgen (2026). Müdaheleci Kapitalizm’den Yeni Liberal Dünya’ya doǧru. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21177042
  • Faruk Ülgen, Université Grenoble Alpes (Grenoble) İktisat Bölümü’nde profesör ve Grenoble İktisat Araştırma Merkezi’nin (Center of Research in Economics of Grenoble – CREG) eş-direktörüdür. Lisans eğitimini Rouen Üniversitesi’nde (İktisat ve İşletme), yüksek lisans ve doktorasını ise Paris Nanterre Üniversitesi’nde tamamladı; ayrıca aynı üniversiteden doktora sonrası yeterlilik (habilitation) derecesi aldı. Çalışmaları para ve para politikası, finansallaşma, finansal istikrar ve finansal düzenleme ile kapitalist ekonomilerde kriz dinamikleri üzerine yoğunlaşır. Son yıllarda bu hattı yeşil dönüşüm ve ekolojik geçişin finansmanı tartışmalarıyla birleştirmektedir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Görsel oluşturma

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.