Bu yazı, teknolojiyi güç, kurumlar ve kültürel normlar tarafından şekillendirilen sosyo-teknik sistemler içinde konumlandırarak teknolojik tarafsızlık iddiasını özellikle toplumsal cinsiyet üzerinden eleştirel bir şekilde incelemektedir.
Geleneksel teknoloji anlatıları, teknolojiyi toplumsal değerlerden bağımsız, kendi içsel mantığıyla ilerleyen ve toplumu dışarıdan dönüştüren tarafsız bir güç olarak tasvir eder. Ancak feminist teknoloji çalışmaları, bu tarafsızlık iddiasının bir mit olduğunu savunur. Teknoloji içine doğduğu toplumun güç ilişkilerini, kurumsal normlarını ve kültürel önyargılarını üzerinde taşır. Dolayısıyla, teknolojik değişim sadece toplumsal cinsiyet rollerini etkilemez; bizzat bu roller tarafından şekillendirilir. Bu yazı 16-17 Mart 2026 tarihlerinde düzenlenen I. Ulusal İBKİ (İktisat Biliminde Kadın İnisiyatifi) Konferansında yapılan sunumdan türetilmiştir.
Teknoloji ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişki doğrusal değil, etkileşimseldir. Bu bağlamda teknoloji, bir sosyo-teknik sistem olarak kavramsallaştırılır. Tasarım aşamasından uygulama ve kullanım aşamasına kadar her adımda toplumsal cinsiyetlendirilmiş sosyal ilişkiler devreye girer. Örneğin, mühendislik ve AR-GE alanlarındaki tarihsel erkek egemen miras, hangi sorunların çözülmeye değer olduğunu ve tasarım standartlarını belirleyen maskülen normları beraberinde getirmiştir.
Günümüzde yapay zeka ve büyük dil modelleri gibi teknolojilerde görülen algoritmik yanlılık, determinist yaklaşımın aksine teknolojinin mevcut önyargıları nasıl kristalize ettiğini gösterir. Eğer bir algoritma, tarihsel olarak cinsiyetçi verilerle eğitilirse, verimlilik adına bu eşitsizlikleri otomatikleştirerek yeniden üretir. Bu durum, teknolojinin kendiliğinden bir özgürleşme aracı olmadığını, aksine mevcut güç asimetrilerini pekiştirebileceğini kanıtlamaktadır.
Teknolojik determinizmin aksine, kullanıcılar teknolojinin pasif alıcıları değildir. Kadınlar ve farklı toplumsal gruplar, kendilerine sunulan teknolojik araçları tasarım niyetinin dışına çıkarak yeniden yorumlayabilir ve dönüştürebilirler. Tasarımcının öngörmediği sosyal uygulamalar, teknolojinin cinsiyetlendirilmiş doğasına karşı bir direnç alanı oluşturur.
Bu tartışmayı aşağıdaki örneklerle zenginleştirmek mümkündür.
Örnek 1: Tasarım ve Mühendislikteki Yapısal Yanlılık
Teknolojinin erkek egemen bir bağlamda üretilmesi, teknik standartların erkek deneyimine göre normalize edilmesine yol açar. Bu durum, teknolojinin tasarım aşamasından itibaren toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmesine neden olur. Uzun yıllar boyunca otomotiv sektöründeki çarpışma testlerinde kullanılan mankenler, ortalama erkek vücut ölçülerini baz almıştır. Bu durum, kadınların ve hamile bireylerin trafik kazalarında erkeklere oranla çok daha ağır yaralanma riskiyle karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Teknoloji burada, tasarımıyla güvenliği cinsiyetli hale getirmiştir.
Örnek 2: Algoritmik Sistemler ve Dijital Eşitsizlik
Günümüzde yapay zeka ve algoritmalar, mevcut toplumsal önyargıları öğrenip nesnellik maskesi altında yeniden üretirler. Buna literatürde algoritmik yanlılık denir. Amazon, özgeçmişleri taramak için geliştirdiği yapay zeka aracının, içinde kadın kelimesi geçen başvuruları sistematik olarak elediğini fark etmiştir. Algoritma, son 10 yıldaki erkek ağırlıklı başarılı özgeçmişleri baz aldığı için ideal adayın erkek olması gerektiği sonucuna varmış ve cinsiyet ayrımcılığını otomatikleştirerek yeniden üretmiştir.
Örnek 3: İş Gücü Piyasası ve Ev İçi Emek
Teknoloji, çalışma hayatının mekânsal ve zamansal sınırlarını değiştirerek toplumsal cinsiyet rollerini yeniden müzakereye açar. Ancak bu her zaman özgürleştirici olmaz. Akademik çalışmalar (Güneş ve Gürçam, 2024), evden çalışma teknolojilerinin (Zoom, Teams vb.) kadınlar üzerindeki yükü artırabildiğini göstermektedir. Kadınlar genellikle profesyonel işlerini yürütürken aynı zamanda ev işleri ve çocuk bakımı gibi görünmez emek süreçlerini de eş zamanlı yönetmek zorunda kalmaktadır. Teknoloji, işi eve getirerek kadınlar için kamusal ve özel alan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmış ve çalışma stresini kronik hale getirmiştir.
Örnek 4: Teknolojinin Kullanıcı Tarafından Yeniden Şekillendirilmesi
Feminist teknoloji çalışmaları, kullanıcıların teknolojiyi tasarım niyetinin dışına çıkarak kendi amaçları için kullanabildiğini savunur. Başlangıçta sadece mekânsal paylaşım veya sosyalleşme için tasarlanan uygulamalar, kadınlar tarafından gece eve güvenli dönüş ağlarına dönüştürülmüştür. Kullanıcılar, teknolojiyi kendi güvenlik ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlayarak toplumsal bir baskıya karşı direnç aracı haline getirmişlerdir.
Toplumsal cinsiyet önyargısı inovasyon ekosistemlerine yapısal olarak yerleşmiştir. STEM (bilim, teknoloji, mühendislik, matematik) alanlarındaki mesleki ayrımcılık, girişim sermayesine eşitsiz erişim ve erkek egemen tasarım normları, hangi sorunların önceliklendirileceğini ve hangi deneyimlerin teknik standartlara kodlanacağını şekillendirir. Öte yandan, toplumsal cinsiyet önyargısı, inovasyon ekosistemlerinin kurumsal yapıları, bilgi üretim süreçleri ve kaynak dağılım mekanizmaları içinde çoğu zaman görünmez fakat etkili bir biçimde yerleşmiş durumdadır. İnovasyon süreçleri yalnızca teknik bilgi üretiminden ibaret değildir; aynı zamanda hangi problemlerin çözülmeye değer görüldüğünü, hangi kullanıcı ihtiyaçlarının dikkate alındığını ve hangi bilgi türlerinin meşru kabul edildiğini belirleyen sosyal ve kurumsal ilişkiler ağı içinde şekillenir. Bu bağlamda, inovasyon ekosistemlerinde hâkim olan güç ilişkileri ve mesleki kültürler, teknolojik gelişmenin yönünü dolaylı fakat belirleyici biçimde etkileyebilmektedir.
Özellikle STEM alanlarında uzun süredir gözlemlenen mesleki ayrışma, inovasyon süreçlerinde toplumsal cinsiyet temelli temsiliyet sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kadınların bilimsel ve teknik mesleklerde görece düşük temsil oranları yalnızca işgücü piyasasındaki eşitsizliklerin bir sonucu değildir; aynı zamanda araştırma gündemlerinin, problem tanımlama süreçlerinin ve teknik çözüm tasarımlarının dar bir deneyim seti içinde şekillenmesine yol açmaktadır. Bu durum, teknoloji tasarımında belirli kullanıcı gruplarının ihtiyaçlarının sistematik olarak göz ardı edilmesi riskini doğurabilmektedir. Örneğin sağlık teknolojileri, yapay zekâ sistemleri veya dijital platformlar gibi alanlarda kullanılan veri setlerinin ve tasarım varsayımlarının çoğu zaman erkek deneyimlerini norm olarak kabul ettiği çeşitli çalışmalarda ortaya konulmuştur.
İnovasyon ekosistemlerinde kaynak dağılımını belirleyen bir diğer önemli mekanizma ise girişim sermayesi ve finansman ağlarıdır. Araştırmalar, girişim sermayesi yatırımlarının büyük ölçüde erkek girişimcilere yöneldiğini ve kadın girişimcilerin finansmana erişimde yapısal engellerle karşılaştığını göstermektedir. Bu durum yalnızca bireysel girişimcilerin fırsatlarını sınırlamakla kalmamakta, aynı zamanda inovasyon sisteminin genel yönelimini de etkilemektedir. Finansman kararları hangi teknolojik çözümlerin ölçekleneceğini ve hangi iş modellerinin piyasada yer bulacağını belirlediği için, sermaye akışındaki cinsiyet temelli eşitsizlikler inovasyon gündeminin daralmasına neden olabilmektedir.
Bununla birlikte, teknoloji tasarım süreçlerinde hâkim olan mühendislik kültürleri ve kurumsal normlar da toplumsal cinsiyet boyutunun yeniden üretilmesinde önemli rol oynamaktadır. Erkek egemen tasarım pratikleri çoğu zaman nötr veya evrensel teknik standartlar olarak sunulsa da bu standartlar belirli sosyal deneyimleri ve kullanıcı profillerini varsaymaktadır. Feminist teknoloji çalışmaları literatürü, teknolojik artefaktların yalnızca teknik işlevler taşımadığını; aynı zamanda tasarım sürecine hâkim olan değerleri, öncelikleri ve güç ilişkilerini de yansıttığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla, inovasyon ekosistemlerinde ortaya çıkan teknolojik çıktılar, sosyal bağlamdan bağımsız ürünler değil, belirli kurumsal ve kültürel yapıların içinde şekillenen sosyo-teknik oluşumlardır.
Bu çerçevede toplumsal cinsiyet önyargısı, inovasyon sistemlerinde bireysel tutumların ötesinde yapısal bir özellik olarak ele alınmalıdır. Mesleki temsiliyet, finansman ağları, kurumsal normlar ve tasarım pratikleri arasındaki etkileşim, hangi bilgi türlerinin üretileceğini, hangi problemlerin çözüm önceliği kazanacağını ve hangi kullanıcı deneyimlerinin teknolojik standartlara dönüştürüleceğini belirleyen karmaşık bir süreç yaratmaktadır. Bu nedenle kapsayıcı inovasyon politikaları, yalnızca işgücünde çeşitliliği artırmayı değil; aynı zamanda araştırma gündemlerinin, finansman mekanizmalarının ve tasarım süreçlerinin toplumsal cinsiyet duyarlı biçimde yeniden yapılandırılmasını da gerektirmektedir.
Teknoloji ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişki, akademik yazında genellikle teknolojik determinizm (teknolojinin toplumu tek yönlü değiştirdiği) ve sosyal inşacılık (toplumun teknolojiyi şekillendirdiği) arasındaki gerilim hattında incelenir. Modern akademik yaklaşım ise bu ilişkiyi bir birlikte üretim (co-production) süreci olarak tanımlar.
Birlikte üretim yaklaşımına göre, teknik olanla sosyal olanı birbirinden ayırmak imkansızdır. Bir teknoloji tasarlanırken, tasarımcının sahip olduğu toplumsal değerler, önyargılar ve dünya görüşü o teknolojinin kodlarına sızar. Teknoloji toplumsal yapıyı değiştirirken (örneğin uzaktan çalışma teknolojilerinin aile yapısını değiştirmesi), toplumsal yapı da teknolojinin gelişim yönünü belirler (örneğin toplumun gizlilik taleplerinin uçtan uca şifreleme teknolojilerini zorunlu kılması).
Birlikte üretim süreci, sadece nesneleri değil, aynı zamanda kimlikleri ve toplumsal normları da üretir. Bir mutfak robotu kadın işini kolaylaştıran bir araç olarak pazarlandığında, sadece bir teknoloji satılmaz; aynı zamanda mutfak işinin kadına ait olduğu normu yeniden üretilir. Teknoloji, kimin uzman kimin kullanıcı olduğunu belirleyerek güç hiyerarşileri yaratır. STEM alanlarındaki erkek egemen yapı, teknik uzmanlığı maskülen bir kimlikle özdeşleştirerek bu alanın kapılarını toplumsal cinsiyet temelinde yapılandırır.
Bilginin nasıl üretildiği, insanların birlikte nasıl yaşamayı seçtiklerinden ayrılamaz. Birlikte üretim, bilginin ve teknolojinin bir iktidar biçimi olduğunu vurgular. Örneğin, algoritmalar sadece veri işlemez; aynı zamanda hangi verinin değerli olduğuna karar vererek bir gerçeklik inşa eder. Eğer bir algoritma, tarihsel eşitsizlikleri içeren verilerle eğitilmişse, o eşitsizliği nesnel bir gerçeklik gibi sunarak toplumsal adaletsizliği pekiştirir.
Yeni bir teknoloji ilk çıktığında esnektir, yani farklı şekillerde yorumlanabilir ve kullanılabilir. Ancak zamanla, toplumsal ve politik pazarlıklar sonucunda bir kullanım biçimi üzerinde uzlaşılır ve bu durum istikrar kazanır. İnternetin ilk dönemlerinde tamamen özgürlükçü ve anonim bir yapı öngörülürken, devletlerin güvenlik politikaları ve şirketlerin reklam modelleriyle internet bugün izleme ve veri toplama odaklı bir yapıya bürünmüştür. Bu, teknolojinin toplumsal aktörlerle birlikte üretilmiş son halidir.
Birlikte üretim yaklaşımı bize şunu söyler: Teknoloji bir kader değildir. Eğer teknoloji ve toplum birbirini beraber üretiyorsa, teknolojinin yönünü değiştirmek için toplumsal kurumları, değerleri ve politikaları değiştirmek mümkündür. Özetle, teknoloji sadece toplumu etkileyen bir dışsal faktör değil, toplumsal kumaşın içine dokunmuş, onunla nefes alan bir sistemdir. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği gibi hedefler, teknolojiye sonradan eklenen birer özellik değil, tasarımın en başında o sosyo-teknik sistemin içine işlenmesi gereken kurucu unsurlardır.
Teknoloji fetişizmi, teknolojilere ve teknolojilerin gömülü olduğu sıradan nesnelere sahip olmadıkları güçler (örneğin, sosyal sorunları çözme, ekonomiyi canlı tutma veya bize üstün bir yaşam sağlama yeteneği) atfetmemizden kaynaklanır. Ancak teknolojiler bunları yapamıyorsa, neden teknolojik yeniliğe bu kadar büyük önem veriyoruz? Bence bunu kısmen fetiş inançlarıyla körleşmiş olmamızdan dolayı yapıyoruz. Ancak, bir ikilemle karşı karşıyayız. Her türlü toplumsal aktör (şirketler, girişimciler ve hükümetin çeşitli kolları, özellikle de ordu), teknolojiye nedensel güçler atfederek, karşılaştıkları her türlü soruna bir şekilde çözüm getireceğine dair saf bir inançla, eleştirmeden ve bazen de felaketle sonuçlanacak şekilde yatırım yapıyorlar. Ancak analizler çoğu zaman bu saplantıyı yansıtıp tekrarlayarak, eleştirel yeteneklerini tamamen kaybedip, her soruna teknolojik bir çözüm olduğuna, teknolojik ilerlemenin hem kaçınılmaz hem de kendi başına iyi kötü olduğuna ve teknolojik değişimlerin, iyi ya da kötü yönde olsun, toplumsal değişimlere neden olup bunları belirlediğine inanmaya başlarlar. Aslında bu yolla bu fetişizmler tekrar tekrar üretilir ve mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini besleyerek derinleştirir.
Politika sorunsalı yalnızca kadınların ve diğer dezavantajlı grupların teknoloji üretimi/tüketimine katılımı değil; aynı zamanda teknolojik sistemlerin üretiminden düzenlenmesine kadar tüm süreçlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin kurumsallaştırılmasıdır. Politikanın amacı, teknolojik inovasyon sistemlerine toplumsal cinsiyet eşitliğini yapısal olarak entegre etmek ve teknoloji üretiminin kapsayıcı olmasını sağlamaktır. Bu bağlamda aşağıdaki listeyle sınırlı olmamak üzere bir takım operasyonel amaçlar sıralanabilir:
- STEM ve inovasyon ekosistemlerinde cinsiyet dengesini artırmak
- Algoritmik ve veri temelli sistemlerde önyargıyı azaltmak
- Teknoloji tasarım süreçlerinde kapsayıcı yöntemleri kurumsallaştırmak
- Girişimcilik finansmanında eşit erişimi sağlamak
- Dijital yönetişim ve inovasyon politikalarında toplumsal cinsiyet duyarlılığını güçlendirmek
Teknolojinin toplumsal cinsiyet yanlılığından arındırılması, deterministik bir zorunluluk değil, politik bir tercihtir. Bu süreç; kapsayıcı tasarım metodolojileri, toplumsal cinsiyete göre ayrıştırılmış veri denetimi ve STEM alanlarında yapısal reformlar gerektirir. Teknolojiyi bir çatışma ve dönüşüm alanı olarak yeniden çerçevelemek, eşitliğin teknolojik ilerlemenin sonradan eklenen bir unsuru değil, temel bir ölçütü olduğunu kabul etmektir. Politika sorunsalı yalnızca kadınların teknoloji sektörüne katılımı değil; aynı zamanda teknolojik sistemlerin üretiminden düzenlenmesine kadar tüm süreçlerde cinsiyet eşitliğinin kurumsallaştırılmasıdır. Politikanın amacı, teknolojik inovasyon sistemlerine toplumsal cinsiyet eşitliğini yapısal olarak entegre etmek ve teknoloji üretiminin kapsayıcı olmasını sağlamaktır.
Kaynakça
Güneş, Ç., & Sökmen Gürçam, Ö. (2024). Uzaktan çalışma yönteminin kadın akademisyenler üzerine etkisi: Iğdır örneği. Journal of Economics and Related Studies, 6(2), 65–83.
