Trump’ın saldırgan politikaları emperyalizm kavramını yeniden gündeme taşıdı. Ancak bu kavramı bugün en hararetli biçimde tartışanlar Batı Marksistleri değil, Batı liberal basınının önde gelen yayın organları. Bu yazı, emperyalizm kavramının Batı Marksizminin geniş kesimlerinde neden geri plana itildiğini tartışıyor.
Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde izlenen saldırgan dış politika, uzun süredir geri plana itilmiş olan emperyalizm tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Ancak bu tartışmaları gündeme taşıyan odak, ilginç biçimde Batı solu ya da genel olarak dünya solu değil, Batı kapitalizminin önde gelen liberal yayın organları oldu. The Economist, Financial Times ve The Guardian gibi mecralar, emperyalizm kavramını çoğunlukla Trump’ın görece sorunsuz işleyen Atlantik merkezli emperyalist mutabakatı tek taraflı biçimde zorlamasına dönük bir eleştiri olarak kullanıyor. Görünüşte Trump’ın Latin Amerika ya da Ortadoğu politikaları eleştirilse de Rusya ve Çin karşısında Avrupa Birliği ülkelerini hizaya getirmek için başvurduğu şantaj siyasetinden duyulan rahatsızlık öne çıkıyor.
ABD’de Demokrat Parti çizgisindeki liberal medya ise Trump’ın adımlarına “MAGA emperyalizmi”[1], “doğal kaynak emperyalizmi” gibi kavramlar kullanarak ve liberal itikada geri dönüş çağrısı yaparak daha ihtiyatlı bir eleştiri yöneltiyor. Bu tablo ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Ancak bu yazıda, liberal çevreler Trump’ın politikalarını geçici ve kişisel bir sapma olarak kodlamak için dahi olsa yoğun bir emperyalizm retoriğine başvururken, solda anti-emperyalist duyarlılığın neden modern tarihin en geri noktasında olduğunu tartışmaya çalışacağız. Bunun neden çok daha kritik bir mesele olduğunu anlamak için 20. yüzyılın ilk yarısındaki iki büyük emperyalist savaş yeterince öğreticidir. Filistin’de yaşanan soykırım ve ABD-İsrail koalisyonunun İran’a dönük saldırıları, dünyayı içine çekebilecek daha geniş bir savaş ve yıkım döneminin ilk işaretleri olabilir. Bu nedenle emperyalizm hakkında daha çok konuşmalıyız.
John Bellamy Foster, 2024’te kaleme aldığı “Solda Emperyalizmin Yeni İnkârı” başlıklı yazısında[2], solda emperyalizm konusunda yaşanan gerilemeyi ve derin bölünmeyi, I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin kendi ulus-devletlerinin safına geçerek emperyalistler arası savaşı desteklediği ve böylece İkinci Enternasyonal’in fiilen çöktüğü dönemle karşılaştırıyor. Monthly Review Okulu’nun günümüzdeki en etkili temsilcilerinden biri olan Foster, emperyalizmi sadece “Küresel Kuzey” ile “Küresel Güney” arasındaki eşitsizlikleri yeniden üreten iktisadi ve siyasal süreçler üzerinden açıklaması nedeniyle tartışmaya açık bir konumda dursa da, Batılı Marksist soldaki emperyalizmin inkârının ulaştığı boyutlara dair oldukça isabetli tespitler yapmaktadır.
Foster’ın 12 başlık altında aktardığı emperyalizm kavramına yönelik itirazlar oldukça tanıdık. Özetleyerek aktaralım: Uluslar arasında sömürü ilişkilerinin varlığının reddedilmesi, emperyalizmin ekonomik bir sistem olmaktan çok siyasal-askerî bir tercih olarak görülmesi, küreselleşmeyle birlikte merkez-çevre ayrımının aşındığının ileri sürülmesi, tüm büyük güçlerin eşit düzlemde emperyalist sayılması, demokratik ve otoriter emperyalist devletlerin aynı kaba konulmaması gerektiğinin ileri sürülmesi, “insani” ya da “demokratik” emperyalizm anlayışlarının meşrulaştırılması ve anti-emperyalist siyasetin ahlakçı ya da indirgemeci olmakla suçlanması.
Batılı Marksist solda emperyalizm inkarcılığının, genel olarak Marksizmin ideolojik ve politik yenilgisiyle yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Bu yenilginin önemli sonuçlarından biri, Batı Marksizminin büyük ölçüde akademik bir Marksizme dönüşmüş olmasıdır. Batılı komünist-sosyalist partilerin liberalizme yönelmesinin de etkisiyle siyasal örgütlerle, işçi sınıfı hareketleriyle ve anti-emperyalist mücadelelerle organik bağları zayıflayan Marksizm, giderek üniversiteler, dergiler, konferanslar ve araştırma fonları mekanizmalarının sınırları içinde varlık gösteren bir entelektüel faaliyete dönüşmüştür. Özellikle Anglo-Sakson ülkelerde akademide kalıcı hâle gelen rekabetçi ve güvencesiz çalışma koşulları da hesaba katıldığında, bu durum emperyalizm gibi doğrudan politik sonuçları olan kavramlara mesafeli durmayı teşvik etmektedir. Öte yandan akademik tanınma ve yayın standartları, araştırma fonlarına erişim, uluslararası akademik ağlardan dışlanma kaygıları gibi etkenler de bu mesafeyi güçlendirmektedir. Dahası emperyalizm kavramı, özellikle Batılı akademik dünyada fazla politik yüklü, normatif ve sınırları belirsiz bir kavram olarak görülmektedir. Bu nedenle birçok araştırmacı, aynı olguları daha nötr görünen kavramlarla tartışmayı tercih etmektedir.[3]
Emperyalizm kavramının politik muhtevasını zayıflatan bir başka gelişme ise, bu kavramın 1980’lerden itibaren bağımsız bir araştırma alanı olarak yükselen “uluslararası politik ekonomi” disiplini içinde eleştirel teoriler başlığı altında steril bir alternatif perpsektifin alt başlığına dönüştürülmesidir. Bu yöndeki girişimlerin başını Giovanni Arrighi, Robert Cox[4] gibi düşünürler çekmiştir. Arrighi, 1978 yılında yayınlanan ve bu yöndeki en etkili girişimlerden birisi olan The Geometry of Imperialism[5] kitabının önsözünde, emperyalizm kavramının muğlaklığını gidermek ve “emperyalizmin teorik yönleri üzerine Marksistler ile Marksist olmayanlar arasında ve oldukça farklı yaklaşımlara sahip Marksistler arasında bir tartışma başlatmak” için 1969-1970 yıllarında Oxford Üniversitesi’nde Roger Owen ve Bob Sutcliffe’in organize ettiği seminerde bu amaca ulaşılamadığını (!) vurgulamıştır.[6]
Arrighi’ye göre emperyalizm konusundaki muğlaklık Lenin’in modern kapitalizmi tanımlamak için formüle ettiği emperyalizm teorisiyle 1960-70’lerin gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasındaki eşitsiz ilişkilere odaklanan çağdaş azgelişmişlik literatürü arasındaki uyuşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle kendisi bu işi çözmeyi üstlenmiş ve emperyalizmi, erken modern dönemden itibaren devlet, ulus ve sermayenin genişleme eğilimlerini ifade eden bir koordinat sistemindeki farklı bileşimlerin sonucu olarak yeniden formüle etmiştir. Ortaya koyduğu teorik çerçeve daha sonra formüle edeceği, birbirinden bağımsız işleyen teritoryal mantık-sermaye mantığı ikiliği yaklaşımının temellerini oluşturmuştur. Bu teori daha sonra tartışacağımız gibi emperyalizmi kapitalizmle, kapitalizmin gelişiminin belli bir evresiyle ilişkilendiren klasik emperyalizm teorisinden ana akım uluslararası ilişkiler teorisi lehine bir geri çekilmeyi ifade etmektedir.
Batı akademik Marksizminde emperyalizm konusundaki geri çekilmenin bir diğer sembolik örneği Bill Warren’ın 1980’de yayımlanan Imperialism: Pioneer of Capitalism başlıklı kitabıdır[7]. Warren bu eserde klasik emperyalizm teorisini yeniden yorumlayarak bağımlılık okuluna ve Batı Yeni Solu’ndaki romantize edilmiş Üçüncü Dünyacılığa karşı, emperyalizmin Üçüncü Dünya’da kapitalizmin yayılmasına öncülük eden tarihsel bir rol oynadığını ileri sürmüştür. Batı solunda 1960’lar ve 1970’lerde kendi ideolojik ve politik krizine yanıt olarak geliştirdiği güçlü Üçüncü Dünyacılık modasının, anti-emperyalist dalganın geri çekilmesi, ulusal kurtuluş mücadelelerinin yarattığı siyasal beklentilerin gerçekleşmemesi ve liberalizmin yükselişiyle birlikte güç kaybettiği bir dönemde kaleme alınan bu kitap, deyim yerindeyse niyetinin çok ötesinde bir etki doğurmuş, anti-emperyalist duyarlılığa büyük zarar vermiştir.
1990’ların başında SSCB’nin yıkılması ise Batı solundaki bu ideolojik savrulmayı daha da pekiştirmiştir. 1990’lar ve 2000’ler boyunca ulus-devletler arası rekabetin aşındığını ve karşılıklı bağımlılığa dayalı daha uyumlu bir dünya düzeninin oluştuğunu ileri süren güçlü küreselleşme propagandası, solda da büyük bir yankı yaratmış, küreselleşme teorisinin etkisiyle emperyalizm kavramı tümüyle geri plana itilmiştir. Bu dönemden itibaren mücadelenin başlıca hedefi emperyalizm değil “neoliberal küreselleşme” olmuştur. Bu dönemdeki tartışmalar, küresel egemenliğin yapısı, ulus-devletin dönüşümü, finansallaşma, küresel değer zincirleri ve ABD hegemonyasının niteliği etrafında yoğunlaşmıştır. Bu bağlamda akademik Marksizm içinde anti-kapitalist ve anti-emperyalist mücadelelere odaklanan bir bakış açısı yerine kapitalist dünya düzeninde egemenliğin hangi kurumsal, ekonomik ve ideolojik mekanizmalarla yeniden üretildiği sorusu önem kazanmıştır.
Bu yeni dönemin en çok ses getiren teorik açılımı Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk (Empire) adlı ortak çalışmasıyla gelmiştir.[8] Bu kitap küreselleşme propagandasının bütün klişelerini tekrar etmesine karşın ortaya koyduğu siyasal kuram ateşli tartışmalara yol açmıştır. Yazarlar, küreselleşme propagandasının temel savını daha eserin önsözünde tekrarlamış ve “son yirmi otuz yılda ekonomik ve kültürel mübadelenin karşı konulmaz ve geri dönüşü olmayan bir şekilde” (vurgu sonradan) küreselleşmesine tanık olunduğunu ve bu gelişmelerin İmparatorluk adını verdikleri yeni bir uluslararası düzeni ortaya çıkardığını ileri sürmüştür.
Hardt ve Negri’ye göre yaşanan gelişmeler “küresel piyasa ve küresel üretim çevrimleriyle birlikte bir küresel düzen, yeni bir yönetim mantığı ve yapısı, kısacası yeni bir egemenlik biçimi” yaratmıştır. Bu yeni egemenlik biçimi “küresel mübadeleyi etkin bir şekilde düzenleyen politik özne, dünyayı yöneten egemen güç” olarak tanımlanan İmparatorluktur. Ancak yazarlara göre bu güç özgül olarak belli bir ülke değil, uluslararası kuruluşları ile dünya sistemini denetleyen, sermayenin genel çıkarlarını her yerde kollayan bir güçtür. Bu durumda anti-emperyalist mücadelenin hedefi olan ve tekil ülkelerden sökülüp atılacak bir emperyalizm kalmadığı gibi ele geçirilecek ya da yıkılacak bir iktidar odağı da kalmamıştır. Mücadele artık küresel ölçekte evrensel yurttaşlık hakları temelinde yürütülmelidir. Kitabın yazarları, neoliberal çağın felsefi eğilimi olan postmodernist yaklaşım doğrultusunda eser boyunca iddialarını doğrulayacak herhangi bir somut kanıt ileri sürmeden, birçok konuyu eklektik bir tarzda ele alarak küreselleşme propagandasının yarattığı kafa karışıklığına önemli bir katkı sunmuştur[9]. Aynı yıl yayınlanan Leo Panitch ve Samuel Gindin’in Küresel Kapitalizm ve Amerikan İmparatorluğu adlı eserlerinde ise dünya sistemi ABD hegemonyası altında birleşen “kapitalist imparatorluk” olarak tanımlanmıştır.[10] Panitch ve Gindin’e göre Amerikan kapitalizmi tüm dünyayı kendi egemenliği altında birleştirmiş, rakip emperyalist güçler arasındaki çekişme, yerini, kurallarını ABD’nin koyduğu yeni bir düzene bırakmıştır.
Sonuç olarak bu dönemin sol akademik-entelektüel çevrelerinde küreselleşme ile birlikte ulus-devletler arası rekabetin ve klasik emperyalist paylaşım mücadelelerinin ortadan kalktığı yönünde güçlü bir konsensüs oluşmuştur. Sonraki yeni emperyalizm tartışmalarının önemli bir bölümü ya bu farklı “İmparatorluk” tezlerini geliştirme ya da ona eleştirel yanıt verme çabası olarak şekillenmiştir. Ancak bu polemikler, görünürdeki yeniliklerine rağmen, emperyalizm kavrayışında klasik emperyalizm teorilerinin işaret ettiği temel zaafları, yeni tarihsel koşullar altında yeniden üretmekten öteye geçememiştir. Daha açık bir ifadeyle, Lenin’in Emperyalizm broşüründe eleştiri oklarını yönelttiği eğilimler, “küreselleşme çağı”nda yeni bir biçim altında geri dönmüştür. Örneğin İmparatorluk kitabı Kautsky’nin ünlü ultra emperyalizm teorisinin postmodern bir versiyonudur. İmparatorluk tezine getirilen eleştiriler de ultra-emperyalizmin farklı versiyonlarına yönelmiştir.
Bu bağlamda, Marksist emperyalizm teorisindeki aşınmanın boyutlarını gösterebilmek için küreselleşme ideolojisine teslim olmamış iki önemli Marksist akademisyenin çalışmalarına değinmek yararlı olacaktır: Ellen Meiksins Wood’un The Empire of Capital’ı[11] ve David Harvey’in The New Imperialism’i[12] Her ikisi de 2003 yılında yayımlanan bu çalışmalar, İmparatorluk kitabının yarattığı tartışmalardan çok George W. Bush döneminde Afganistan ve Irak İşgali ile somutlaşan Bush Doktrininin yarattığı tartışmalardan hareketle kaleme alınmıştır. Bu çalışmalar uzun süre yeni emperyalizm tartışmalarına en güçlü Marksist müdahaleler arasında görülmüştür. Tam da bu nedenle, bu eserlerde ortaya konulan teorik çerçeveler, Marksist emperyalizm teorisindeki aşınmanın ulaştığı düzeyi daha görünür hâle getirmektedir. Zira bu yazarlar, Lenin’in emperyalizm teorisinin 21. yüzyıl başlarındaki ampirik geçerliliği gibi bir tartışmaya girmemekte, doğrudan bu teorinin dayandığı devlet-sermaye ilişkisi, iktisadi süreçler ile politik-jeopolitik düzey arasındaki bağlantılar, mali sermaye kategorisi, emperyalizmin kapitalist gelişmenin zorunlu sonucu olup olmadığı gibi klasik Marksist kurucu öncülleri tartışmaya açmaktadır. Ancak bu tartışmaları hakkıyla değerlendirebilmek için önce klasik emperyalizm teorilerine, özellikle de Lenin’in müdahalesinin hangi sorun alanları içinde şekillendiğine dönmek yararlı olacaktır. Yazı için ayrılan sınırı ihlal etmemek için bu konuyu bir sonraki yazıda ele alacağız.
Notlar
-
Trump’ın yeniden popülerleştirdiği “Make America Great Again” sloganının kısaltması. Serbest bir çeviriyle “Amerika’yı yeniden eski gücüne kavuşturmak” anlamına gelir. ↑
-
John B. Foster (2024). “The New Denial of Imperialism on the Left”, Monthly Review, 76 (06). https://monthlyreview.org/articles/the-new-denial-of-imperialism-on-the-left/ ↑
-
Üniversite yaşanan dönüşümü üniversite kurumunun tarihsel evrimine dayanarak teorileştirmeye çalışan şu yazımda, üniversite kurumunu karakterize eden özelliklerden hareketle örtük olarak akademik Marksizmin nesnel sınırlarına da işaret etmiştim. Bkz. Muammer Kaymak (2025) “Akademik Kapitalizm: Üniversitede Sermayenin Gerçek Boyunduruğu”, Praksis, 67. ↑
-
R.W. Cox, (1981) “Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations Theory”, Millennium-Journal of International Studies, 10 (2), 126-155 ve R.W. Cox (1983), “Gramsci, Hegemony and International Relations: An Essay in Method”, Millennium-Journal of International Studies, 12 (2), 162-175. ↑
-
G. Arrighi (1978) The Geometry of Imperialism: The Limits of Hobson’s Paradigm, London, New Left Books. ↑
-
Bu seminer dizisinde sunulan çalışmalar şurada yayınlanmıştır: Roger Owen ve Bob Sutcliffe [eds.] (1972) Studies in the Theory of Imperialism, London: Longman. ↑
-
Bill Warren (1980) Imperialism: Pioneer of Capitalism, Verso. ↑
-
Michael Hardt ve Antonio Negri (2001) İmparatorluk, Çev. A. Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı. ↑
-
Eserin oldukça yetkin bir eleştirisi için bkz. Sungur Savran (2002) “Alternatif Küreselleşme mi, Proleter Enternasyonalizmi mi?: İmparatorluk’a Reddiye”, Praksis, 7. ↑
-
Yazarların bu kitapta dile getirdiği görüşler Socialist Register Dergisinin 2004 sayısında yayınlandı. Bu sayının Türkçe çevirisi için bkz. Leo Panitch ve Colin Leys [der.] (2004) Günümüzde Emperyalizm: Yeni Emperyal Tehdit, Socialist Register, İstanbul, Alaz. ↑
-
Ellen Meiksins Wood (2003) Sermaye İmparatorluğu, Çev. S. Oğuz, Ankara: Epos. ↑
-
David Harvey (2004) Yeni Emperyalizm, Çev. H. Güldü, İstanbul: Everest. ↑
