Bu yazı, Türkiye’nin önde gelen politik iktisatçılarından Sinan Sönmez ve son kitabı Dünya Ekonomisi: Krizler Dünyası üzerine bazı değerlendirmeler içeriyor. Kısa biyografik notların yanı sıra, çalışmalarında benimsediği kuramsal ve politik pozisyonları uluslararası yazındaki benzer tartışmalar eşliğinde değerlendirmeye çalıştım.
Bu yazıyı geçtiğimiz aylarda çıkan önemli bir kitaba ayırmak istiyorum[1]. Kitabın yazarı Sinan Sönmez, Türkiye’de eleştirel politik iktisat geleneğinin önemli temsilcilerinden. Lisans ve lisansüstü çalışmalarını Fransa’da Caen ve Paris-Nanterre[2] üniversitelerinde tamamladıktan sonra döndüğü Türkiye’de, uzun yıllar Gazi Üniversitesi İİBF ve Ankara Üniversitesi SBF’de görev yaptı. Kamu maliyesini ekonomi politik içerikte yorumlayan nadir hocalardandı. 2000’li yılların başlarında Atılım Üniversitesi’ne geçti ve 2022’de üniversite kariyerini noktalayana kadar bu üniversitenin İktisat ve Maliye bölümlerinde çalıştı. 2024 yılına kadar dersler vermeye devam etti. Burada yirmi yıl boyunca yan yana çalışma fırsatı bulduğum Sönmez’in bilimsel üretiminin niteliğini tek bir cümleyle özetlememi isterseniz, “Margaret Thatcher’ın 1980’lerde meşhur ettiği ve neoliberal politika ve uygulamaları ima eden ‘Alternatif Yok’ söylemine meydan okumaktı; hâlâ da öyle!” derdim. Bu yazı, kendisini öğrencilerine ve okurlarına neoliberalizmin önümüzdeki yegâne rota olmadığını; başka “seçeneklerin” de mevcut olduğunu göstermeye adamış; ezilenlerden ve emekçi sınıflardan yana tutumundan hiçbir zaman taviz vermemiş bir siyasal iktisatçı ve yeni çıkan kitabı üzerine…
Uzun yıllar Bilim ve Sanat, Marksizm ve Gelecek, Mülkiye, SBF Dergisi, Ekonomik Yaklaşım gibi önemli dergilerin yazı ve danışma kurullarında yer alan Sönmez, aynı zamanda Bağımsız Sosyal Bilimciler İktisat Grubu’nun da kurucu üyelerinden.[3] Halen kapitalist dünya ekonomisinin dönüşümü ve Çin’le Batı geriliminin jeopolitik ekonomisi başta olmak üzere, neoliberal yeniden yapılanma, kriz dinamikleri ve sermaye birikim rejimleri üzerine çalışmalarını çeşitli mecralarda aralıksız bir şekilde sürdürüyor. Bu çalışmalarıyla devlet-sermaye ilişkilerine, uluslararası hegemonya mücadelelerine ve kapitalist gelişmenin aşamalarına ilişkin eleştirel çözümlemelere katkı sağlamaya devam ediyor.
Sönmez’in bilimsel katkıları, genel olarak, eleştirel/radikal politik ekonomi başlığı altında ele alınabilir. Küresel üretim ve bölüşüm ilişkileri, azgelişmişlik dinamikleri ve kapitalist dünya ekonomisinin yeniden yapılanma süreçleri üzerine yazdığı metinlerde, uluslararası yazındaki – özellikle 60’ların sonu ve 70’li yıllarda cereyan eden – Marksist teorik tartışmalar yetkin bir biçimde yer bulur. Bunların içerisinde “Bağımlılık Kuramı” (Dependency Theory) ve Fransız “Düzenleme Okulu” (Regulation School) gibi yaklaşımların çalışmaları üzerindeki etkileri oldukça belirgindir. Fordizm, Bretton Woods sistemi, neoliberal küreselleşme üzerine incelemeleri ve sömürgecilikten küreselleşmeye uzanan bir çerçevede Çin, Hindistan ve Güney Kore gibi ülkelerin farklı kalkınma deneyimlerine ilişkin analizlerinde ana akım standart yaklaşımlardan oldukça farklı bir çerçeve sunar (örneğin bkz. Sönmez, 1986, 2005, 2009)
Bretton Woods ve Amerikan hegemonyasının temelleri
AB Komisyonu Ticaret Komiseri Pascal Lamy, Nisan 2001’de Brüksel’deki bir toplantıda küreselleşme bir fırsat mı, yoksa bir tehdit midir sorusuna “hangi coğrafyada yaşadığınıza ve (hangi) sosyal sınıfa mensup olduğunuza bağlıdır“ diyerek küreselleşmenin özünü ortaya koymaktadır (s. 63).
Nitekim Sönmez’in son kitabı Dünya Ekonomisi: Krizler Dünyası’nın ana izleğini, yazarının yukarıda özetlediğim akademik/politik gündeminin yanı sıra son yıllarda finansal krizlerin ekonomi politiği ve küresel iktisat politikaları üzerine verdiği doktora derslerindeki tartışmalar oluşturuyor. Kitabın özellikle “Krizler Dünyasında Kısa Gezi” ve “Krizlerin Tarihsel Kökenleri ve Anatomisi” başlıklı ilk iki bölümü kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel gelişimini krizler ekseninde ele alıyor. Bu krizlerin sistemin dışsal sapmaları ve kötü yönetişimden kaynaklanan “yol kazaları” olarak değil, kapitalist birikim süreçlerinin içsel ve yapısal unsurları olarak görülmesi gerektiği anlatılıyor. Diğer bir deyişle, Sönmez’in gözünde – beşinci bölümün başlığının da ifade ettiği üzere – “Temel Sorun Kapitalizm” oluyor (s. 127-9).
Kitap, bu yönüyle, küresel ekonomide 1870’lerden itibaren yaşanan dönüşümleri ağırlıklı olarak piyasa sistemi üzerinden açıklamaya çalışan kısıtlı bakış açılarından farklılaşıyor. Üretim ilişkileri, finansallaşma, emperyalist mücadeleler ve devlet politikaları arasındaki çok yönlü ve karmaşık bağlantıları bütünlüklü bir biçimde ele alıyor. “Dünya Ekonomisinde Asimetri” başlıklı üçüncü bölüm bu arka planı başarıyla günümüze bağlayarak neoliberalizmin kavramsal ve kurumsal tarihçesini oldukça zengin bir çerçevede sunuyor.
Burada 19. yüzyıldan itibaren bir kapitalist dünya ekonomisi ortaya çıkaran siyasal iktisadi dinamiklerle, bütün bir insanlığı birbirini izleyen iki büyük emperyalist paylaşım savaşına sürükleyen tarihsel olgular arasında doğrudan bir ilişki kurulduğunu görüyoruz. Sönmez’in özellikle Bretton Woods’un “gerçek anlamı” hakkındaki değerlendirmesi oldukça dikkat çekici. Şekillenmekte olan yeni uluslararası mimarinin özünün, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve daha sonra Dünya Bankası (DB) adını alacak uluslararası kuruluşların biçimsel mevcudiyetlerinin çok ötesinde olduğunu yazıyor. Yeni uluslararası işbölümü sisteminin temel yapı taşları olan bu kuruluşlar, Sönmez’in çalışmasında – ana akım İktisat ve Uluslararası İlişkiler ders kitaplarının neoklasik ve liberal-kurumsalcı çerçevelerinin yaptığı gibi – sadece uluslararası para sistemindeki “teknik” rolleri/işlevleri üzerinden değerlendirilmiyor. Çünkü böylesi bir tutum, Sönmez’e göre, Bretton Woods’un tek boyutlu çözümlenmesi anlamına gelmektedir ki böylece sermaye birikim rejimleri, hegemonik ilişkiler ve emperyalizm gibi süreçler/olgular görünmez olur (s. 29).
Kitapta 1929’daki Büyük Buhran’ın ilerleyen yıllarda küresel bir Amerikan hegemonyasına yol açacak şekilde nasıl atlatıldığına dair oldukça zengin bir çerçeve sunulmaktadır.[4] Kitlesel üretimin yapıldığı sanayi sektörlerinde yükselen dirençli emek hareketlerinin elde ettiği kazanımların, sendikacılığın gelişimine ve Yeni Uzlaşı (New Deal) politikalarına ortam hazırlaması, bu bağlamda önemli gelişmeler olarak görülür. Almanya’da Nazi partisinin iktidarı ele geçirmesiyle yükselen faşizmin gölgesindeki Avrupa’nın büyük devletlerinin ABD’nin desteğine duyduğu ihtiyaç ve “komünizmle mücadele” adına, ironik olarak, SSCB’yle kurulan ittifak gibi adımlar ilerleyen on yıllarda Amerikan hegemonyasının oluşumunun kritik unsurları olarak işaret edilmektedir. Bunları benim için önemli kılan ise Sönmez’in anılan bu gelişmelerin Amerikan burjuvazisi içerisinde “enternasyonalist bir fraksiyonun yükselişini” beraberinde getirdiğini öne sürmesi (s. 28). Bu fraksiyonun ayırt edici özelliği yerel ve uluslararası toplumsal güçleri içeride “refah” dışarıda ise “savaş” ekonomileri geliştirmek üzere mobilize etme kapasitesine sahip olması.[5]
Finans kapital, iç burjuvazi ve uluslararasılaşma tartışmaları
Sönmez, Hilferding’in banka sermayesi ile sanayi sermayesinin bütünleşmesini ifade eden “finans kapital” kavramının,[6] II. Dünya Savaşı sonrasında da – üretimin, bankaların ve sanayi şirketlerinin uluslararasılaşması vb. – birbiriyle yakından ilintili çok önemli bazı gelişmelere rağmen belirli bir açıklayıcı güce sahip olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte, analizi Hilferding’in Almanya merkezli finans kapital tezinin sınırları içinde kalmamakta; daha çok Lenin’in emperyalizm çözümlemelerini izleyerek sermayenin uluslararasılaşmasını, hegemonya mücadelelerini ve kapitalist dünya sisteminin dönüşümünü açıklamaya yönelmektedir (s. 42-46). 1970’li yılların sonlarına gelindiğinde dünya genelinde “sınai ve mali yoğunlaşma hareketleri” bu defa ABD’de oldukça belirgindir (s. 45).
Yükselen Amerikan hegemonyasının temel dayanaklarından biri, çoğu zaman “küresel” olarak tanımlansalar dahi gerçekte belirli ulusal kökleri olan çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ’ların) yaygınlaşmasıdır. Özellikle enformatik devrimi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, bu şirketlerin üretim süreçlerini dünya ölçeğinde örgütleyebilmelerini sağlamaktadır. Bu aktörler Sönmez’in analizinde yeni uluslararası işbölümünün oluşumunda merkezi bir yer tutmaktadır. Çevre ülkelerde gözlenen sanayileşme, bu bağlamda, çoğu zaman ulusal kalkınma dinamiklerinin değil, merkezdeki kapitalist yönetici sınıfların kâr sorunlarına karşı geliştirdiği çözümlerin bir sonucudur. Bu süreç çevre burjuvazilerinin gelişme biçimini de belirlemiştir. Sönmez, Nicos Poulantzas tarafından geliştirilen “iç burjuvazi” (internal bourgeioisie) kavramını bu bağımlı eklemlenme biçimini açıklamak için kullanmaktadır.
O halde, en azından emperyalist metropollerdeki burjuvazilerin Amerikan sermayesiyle ilişkileri bağlamındaki somut durumunu çözümlememizi sağlayacak yeni bir kavramın geliştirilmesi gerekmektedir. Geçici olarak ve daha uygun bir terim bulununcaya kadar buna “iç burjuvazi” adını vereceğim (Poulantzas, 1975: 72, vurgular eklendi).
Poulantzas’a göre iç burjuvazi, ne klasik anlamda “ulusal burjuvazi” ne de bütünüyle “komprador” bir sermaye fraksiyonudur. Amerikan sermayesinin – Fransa, İtalya ve Almanya gibi diğer emperyalist metropollerin özgün koşullarında – yeniden üretimiyle birlikte ortaya çıkan bu sermaye fraksiyonu, uluslararası işbölümü ve sermaye birikim süreçlerine çok yönlü bağımlılık ilişkileriyle eklemlenmiştir. Bu nedenle ekonomik olarak Amerikan sermayesine bağımlı hale gelirken, siyasal ve ideolojik özerkliğini de önemli ölçüde yitirmektedir. İç burjuvazi, ulusal bir zeminde faaliyet göstermeyi sürdürse de uluslararası işbölümüne ve uluslararası sermaye yoğunlaşmasına çok yönlü bağımlılık ilişkileriyle eklemlenmiştir (Bkz. Poulantzas, 1975: 72-73). Birçok araştırmacı daha sonraları bu kavramı çevre ve yarı-çevredeki kapitalist toplumlara uyarlamıştır.
Sönmez’in “sermayenin uluslararasılaşması ve devlet” başlığı altında tartıştığı üzere, çevre ülkelerde devletin temel işlevlerinden biri, uluslararası sermaye birikim sürecinin gerekleriyle yerli egemen sınıf fraksiyonlarının (iç burjuvazinin) çıkarlarını uyumlu hale getirmek olmuştur. Bu nedenle kimi dönemlerde serbest ticaret politikaları, kimi dönemlerde ise korumacı önlemler tercih edilmiş; ancak her iki durumda da amaç, ulusal ekonomiyi küresel sermaye birikim rejiminin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlemek olmuştur. Nitekim 1970’ler ve 1980’lerde Marksist devlet kuramı yazınında yoğun biçimde tartışılan “devletin uluslararasılaşması” tezleri de burada anılan gelişmelere işaret etmektedir (s. 46).
Küreselleşme ve ulus devlet ilişkisi 1990’lar ve 2000’li yıllar boyunca yoğun olarak tartışılmıştı. Özellikle ulus-devletin miadını doldurduğu yönündeki aşırı görüşlere karşın, Sönmez, “küresel düzende ulus-devletin tasfiyesi yerine, yetkilerinin kısılarak dönüştürülmesi söz konusudur. Bunun anlamı bir bütün olarak devlet aygıtının ayrıştırılması, farklı fonksiyonlara sahip organlardan oluşan küreselci bir devlet yapısının oluşturulmasıdır” diye yazmaktadır (s. 128, vurgular eklendi). IMF, DB ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel yönetişim kurumları, Güçlendirilmiş Washington Uzlaşısı kapsamında bu amaçla yapılandırılmıştır
Devlet ve sermaye ilişkisine dair bazı kuramsal notlar
Sönmez’in yukarıda özetlediğim tespitleri, 90’lı yıllardan bu yana “küreselleşme” başlığı altında yoğun bir biçimde tartışılan eğilimlerin II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında filizlenmeye başladığını gösteriyor. Nitekim ideologlarının, zamanında, nefes alıp vermek kadar doğal olduğu için karşı konulması manasızdır diyerek başarıyla pazarladıkları neoliberal küreselleşmeyi gerçekte kimin veya neyin başlattığına ve yönettiğine dair radikal politik ekonomi yazınında birbirinden hayli farklılaşan teorik yaklaşımlar bulunuyor.
Örneğin, Leo Panitch ve Sam Gindin bu olguyu Küresel Kapitalizmin Oluşturulması: Amerikan İmparatorluğunun Siyasal İktisadı (Yordam, 2019) adlı önemli eserlerinde çok kapsamlı bir şekilde tartışıyorlar. Yazarlara göre bu projenin direksiyon koltuğunda herhangi bir sınıf veya sınıf fraksiyonu değil – “adı konmamış imparatorluk” (informal empire) diye niteledikleri – Amerikan devleti oturuyor. Diğer bir deyişle, “küresel kapitalizmin oluşturulması” bu devletin kanatları altında yürütülen bir proje. Zaten kitabın temel meselesini de ABD’nin 1945 sonrasında sermayenin serbest dolaşımı veya küresel bir finans düzeni için dünya ölçeğinde maddi ve yasal koşulları yaratmak gibi kapsamlı bir projenin baş sorumlusu (superintendent) olabilecek kurumsal kapasiteyi nasıl oluşturabildiği sorusu oluşturuyor. Bu soruyu, özetle, devletin 1980’lerden bu yana giderek kapitalist sınıflardan görece özerk bir hale gelmiş olmasıyla açıklıyorlar (detaylı tartışma için ayrıca bkz. Şenalp, 2019).
Panitch ve Gindin’in andığım çalışmasını önemli bulmakla birlikte, küreselleşmeyi – üretim süreçlerinin ve sermayenin uluslararasılaşmasının (ya da ulusötesileşmesinin) ötesinde – esas olarak bir sınıf projesi olarak kavrayan yaklaşımların daha güçlü bir açıklama kapasitesine sahip olduğu kanısındayım. Amerikan burjuvazisi içinde, tam da yukarıda Sönmez’in işaret ettiği türden enternasyonalist yönelimlere sahip bir sermaye fraksiyonunun hegemonik bir konum kazanarak bu projenin taşıyıcısı haline geldiği iddiası – görgül bulgularla desteklenmesi gerekmekle beraber – daha açıklayıcı görünmektedir.
Bu yaklaşımın en bilinen temsilcilerinden biri olan William I. Robinson, söz konusu unsurları “ulusötesi kapitalist sınıf” (transnational capitalist class) kavramıyla teorileştirmiştir. Robinson’a göre küresel kapitalizmin inşası sürecinde belirleyici olan, Amerikan devletinin Panitch ve Gindin’in ileri sürdüğü gibi – kapitalist sınıf ve çıkarları karşısındaki – göreli özerkliğini yükselterek küresel kapitalizmin örgütleyicisi rolünü üstlenmesi olmamıştır. Tam tersine, Amerikan devleti giderek ulusötesi sermayenin ihtiyaç ve önceliklerine eklemlenmiş; göreli özerkliği, iktidar bloğu içerisinde baskın bir konuma yükselen ulusötesi sermaye fraksiyonu karşısında zayıflamıştır. Bu nedenle Robinson, küreselleşmeyi esas olarak Amerikan devletinin yayılmacı kapasitesinin değil, ulusötesi sermayenin sınıfsal hegemonyasının bir ürünü olarak kavramsallaştırmaktadır (bkz. Robinson, 2004; 2024).[7]
Elbette ne kapitalist sistemin kendisi ne de sermaye-emek ilişkileri yalnızca piyasa mekanizmaları aracılığıyla yeniden üretilebilir. Kapitalist toplumsal ilişkilerin sürekliliği; mülkiyet haklarının korunması, sözleşmelerin uygulanması, emek gücünün yeniden üretimi, toplumsal düzenin sağlanması ve sınıf çatışmalarının yönetilmesi gibi işlevleri yerine getiren siyasal bir otoriteyi zorunlu kılar. Bu nedenle kapitalizm, kendi yeniden üretimini güvence altına almak için devlete yapısal olarak ihtiyaç duyar.
Ancak devlet ile sermaye arasındaki ilişki dışsal ya da mekanik bir ilişki değildir. Devlet, kapitalist toplumsal ilişkilerin dışında duran ve sonradan sermayenin hizmetine koşulan bir aygıt olmaktan ziyade, bu ilişkilerin kurumsal yoğunlaşma ve örgütlenme biçimlerinden biridir. Sönmez’in de benzer şekilde, devleti sınıfsal güç ilişkilerinin ve tarihsel mücadelelerin doğrultusunda şekillenen bir aygıt olarak kavraması önemlidir (s. 30).[8]
Neoliberal küreselleşmenin krizi ve Amerikan hegemonyasının sonu mu?
Kitabın birbirini izleyen altıncı ve yedinci kısımları, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika ekonomilerinin art arda çöküşlerini, 2008-09’da ABD’de başlayıp Avrupa’ya yayılan küresel finansal krizi ve yeni bir eşik olarak tanımladığı “çoklu krizler”e (dokuzuncu bölüm) odaklanıyor.
Sönmez’e göre günümüzde giderek belirginleşen çoklu krizin ardında birbirinden bağımsız görünen ancak aynı sermaye birikim mantığından beslenen süreçler bulunmaktadır. Finansal piyasalarda yeniden büyüyen spekülatif köpükler, Covid-19 ve benzeri yeni küresel salgın riskleri, iklim değişikliği ve ekolojik yıkım, doğal kaynakların aşınması, gelir ve servetin giderek daha dar bir kesimde yoğunlaşmasına bağlı olarak derinleşen eşitsizlikler, kitlesel yoksulluk ve gıda güvensizliği ile savaşların ve jeopolitik gerilimlerin tetiklediği zorunlu göç hareketleri bu krizin başlıca bileşenlerini oluşturmaktadır. Sönmez için bu farklı kriz dinamiklerini ortaklaştıran temel unsur, kapitalizmin daha fazla kâr ve birikim üretme yönündeki yapısal eğilimidir. Finansallaşmanın teşvik edilmesi, çevresel sınırların göz ardı edilmesi, teknolojik dönüşümlerin toplumsal maliyetlerinin piyasaya bırakılması ve neoliberal politikaların eşitsizlikleri derinleştirmesi, ekonomik, ekolojik ve siyasal krizlerin birbirini besleyerek küresel ölçekte bütünleşik bir “çoklu kriz” tablosu yaratmasına yol açmaktadır.
Bunlar gezegen üzerindeki yaşamı bütün olarak tehdit eden gelişmeler olmakla birlikte, küresel Amerikan hegemonyasının veya yazarın deyimiyle neoliberalizm dolgulu küreselleşmenin de tarihsel sınırlarına ulaştığını gösteriyor. Yeni Muhafazakârların bir “Amerikan Yüzyılı”na dönüştürmeyi vaat ettiği 21. yüzyıl, acaba tam tersine bir “Çin Yüzyılı”na mı dönüşmekte? ABD’nin Çin’le yürüttüğü çok boyutlu rekabette – toplumsal yeniden üretimden ticarete, bilim ve teknolojiden sanayi kapasitesine kadar uzanan alanlarda – giderek dezavantajlı bir konuma sürüklendiği açıktır. Sadece Covid-19 salgınına karşı değil, 2008-9 küresel finans krizinin etkileriyle mücadelede de Çin daha başarılı görünmektedir.
Kitabın son kısmında Çin’deki ekonomik ve sosyal kalkınma ile hızlı büyümenin bir arada nasıl mümkün olabildiği oldukça detaylı bir şekilde tartışılmaktadır. Özetle ifade etmek gerekirse, Sönmez’e göre 1980’lerden 2010’lara kadar devamlılık gösteren yüksek büyüme performansının sırrı, “plan ve piyasa arasında kopukluğun değil, tam tersine işbirliği ve eşgüdümün” mevcudiyetinde gizlidir (s. 175). Devlet müdahalesi, devlet mülkiyeti ve komünist partinin kontrolü Çin ekonomisinde kapitalist dinamikleri dışlamamakta ancak koşulsuz bir kapitalist tahakküme de izin vermemektedir.[9]
Sonuç olarak Sönmez’in çalışmasının önemi, kapitalist dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin temel soruları yeniden gündeme getirmesinden kaynaklanıyor. Dünya Ekonomisi: Krizler Dünyası, krizleri kapitalizmin geçici sapmaları olarak görmek yerine sistemin işleyiş mantığının ürünü olarak ele alan yaklaşımıyla, günümüzün ekonomik, siyasal ve ekolojik çalkantılarını anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşımaktadır.
Kaynakça
Mısır, M. B. (2026) “Marksizm ve Kapitalist Devlet: Yeni Bir Tartışmaya Doğru Üzerine Eleştirel Notlar.” Praksis, 71 [Yayımlanacak]
Panitch, L. ve S. Gindin (2019) Küresel Kapitalizmin Oluşturulması: Amerikan İmparatorluğunun Siyasal İktisadı, çev: Ü. Şenesen, İstanbul: Yordam Kitap.
Poulantzas, N. (1975). Classes in Contemporary Capitalism. London: New Left Books.
Robinson, W. I. ve M. G. Şenalp (2026) “Pax Silica, Gazze’deki soykırım ve küresel kapitalizmin krizi,” 30 Mayıs, Praksis Güncel.
Robinson, W. I. (2004) A Theory of Global Capitalism: Production, Class and State in a Transnational World, The John Hopkins University Press: Baltimore ve London.
Robinson, W. I. (2024) Küresel Kapitalizm ve İnsanlığın Krizi, çev. A. E. Pilgir, İstanbul: Ayrıntı.
Şenalp, M. G. (2019) “Adı Konmamış İmparatorluk ve ‘Göreli Özerklik’ Sorunu,” Praksis, 51, 187-198.
Sönmez, S. (2026) Dünya Ekonomisi: Krizler Dünyası / Krizlerin Ekonomi Politiği, Siyasal Kitabevi.
Sönmez, S. (2005) Dünya Ekonomisinde Dönüşüm (2. Baskı), Ankara: İmge.
Sönmez, S. (1986) “Azgelişmişlik Sürecini Çözümlemede Yöntem,” 11 Tez, Sayı 3, 73-85.
Notlar
-
Sinan Sönmez, Dünya Ekonomisi: Krizler Dünyası / Krizlerin Ekonomi Politiği, Siyasal Kitabevi, Şubat 2026, 202 sayfa. ↑
-
Sönmez, önemli bir Fransız Marksist iktisatçı olan Prof. Dr. Jacques Valier danışmanlığında hazırladığı Mobilité Internationale de la Force de Travial et Sous-developpement, un Example: La Turquie (İşgücünün Uluslararası Hareketliliği ve Az Gelişmişlik: Türkiye Örneği) başlıklı doktora tezini 1978’de tamamladı. Bu tezde Türkiye’den Batı Avrupa’ya yönelen emek göçü, kapitalist dünya sisteminin azgelişmişliği yeniden üretme süreçlerinin bir parçası olarak çözümlenmekte; göç olgusu ise sınıfsal ve yapısal bağımlılığın bir momenti olarak kavranmaktaydı. ↑
-
Bağımsız Sosyal Bilimciler (BSB), Türkiye tarihinin o güne değin yaşadığı en derin iktisadi krizine ve toplumsal dokunun çözülmesine sebebiyet veren neoliberal politikalara karşı, Kasım 2000’de bir araya gelen sosyal bilimciler tarafından oluşturulmuştu. BSB İktisat Grubu, amaçlarını, neoliberal politikalar için öne sürülen gerekçelerin zaaflarını ve bu politikaların sonuçlarını bilimsel tahlillerle tespit etmek, toplumun çoğunluğunun –yani emekçilerin – ihtiyaçlarına uygun politika önermeleri geliştirmek ve emek örgütlerinin Türkiye toplumu için yaşamsal önemdeki gelen mücadelesine bilimsel/entelektüel destek sunmak olarak belirlemişti. Kurucuları Korkut Boratav, Nazif Eksen, Yakup Kepenek, Aziz Konukman, Ahmet Haşim Köse, Oğuz Oyan, Cem Somel, Sinan Sönmez, Fikret Şenses, Erol Taymaz, Oktar Türel, İşaya Üşür, Galip Yalman ve Erinç Yeldan gibi isimlerden oluşuyordu. Grup, düzenli yıllık raporları, derinlemesine analizler geliştirdikleri kitapları ve kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik açıklamaları yoluyla Türkiye’nin emekçilerinin o dönemki mücadele gündemine önemli katkılar sağlamıştı. ↑
-
Sönmez’in daha önce dünya ekonomisi üzerine yaptığı ve ilk olarak 1998 yılında yayımlanan çalışması, “Sömürgecilikten Küreselleşmeye” alt başlığını taşıyordu. Bu açıdan bakıldığında, incelediğimiz eseri bu çalışmanın devamı niteliğinde olup, aynı analitik incelemeyi farklı bir tarihsel bağlamda sürdürdüğü izlenimini vermektedir. ↑
-
Devlet tartışmalarının ihmal edilen bu “devlet kapasitesi” boyutu üzerine bkz. Mısır (2026). ↑
-
Aslında Hilferding’in Finanzkapital (Das Finanzkapital, 1910) adlı klasik çalışmasında İngiltere’nin klasik rekabetçi kapitalizminden farklı olarak Almanya’da ortaya çıkan yeni kapitalist mülkiyet ve örgütlenme biçimini gözlemlemeyi amaçlamıştı. Bugün hâlâ yaygın olarak karşılaştığımız finans sektörünün büyümesinden ibaret olmayan finans kapital, Hilferding’e göre, gerçekte sanayi sermayesine dönüşmüş bulunan ve bankalar tarafından kontrol edilen sermayeyi ifade ediyordu. ↑
-
Aynı olgunun günümüzdeki karşılığını “Pax Silica” inisiyatifi çerçevesinde oluşan ve ulusötesi finans kapitali ve askeri-sınai-baskı kompleksini bir araya getiren hegemonik sermaye ittifakında bulmak mümkün. Bu bağlamda bir tartışma için bkz. Robinson ve Şenalp (2026) ↑
-
1950’lerden sonra Batı Avrupa’da sosyal güvenlik sistemlerinin genişlemesi, emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortalarının yaygınlaşması ya da devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha aktif biçimde müdahil olması, devletin kapitalist sömürü ilişkilerine karşı normatif bir tepki geliştirmesinin sonucu olarak yorumlanamaz. Refah devletinin yükselişi, kapitalist devletlerin emekçi sınıfların çıkarlarını sermayenin çıkarlarına tercih etmeye başlamalarının değil, belirli tarihsel güç dengelerinin ürünüdür. Savaş sonrası dönemde işçi sınıfının yüksek örgütlülük düzeyi, güçlü sendikal hareketler, sosyalist ve komünist partilerin siyasal etkisi, Avrupa’nın hemen yanı başındaki Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği alternatif toplumsal düzen ve Çin başta olmak üzere sosyalist rejimlerin varlığı, sermaye sınıflarını ve kapitalist devletleri kapsamlı tavizler vermeye zorlayan özgün tarihsel koşullar yaratmıştır. (s. 30–35). ↑
-
“Çin’e özgü sosyalizm” ya da “devlet kapitalizmi” tartışmalarında sıkça dile getirilen bu dengenin kaderi, Çin devlet-toplum kompleksi içerisinde ortaya çıkabilecek ve 2008-2014 yılları arasında Türkiye’deki Ergenekon-Balyoz süreçlerinin devlet aygıtı içindeki güç dengelerini yeniden şekillendiren etkisine benzer kapsamlı bir siyasal müdahalenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağlı olabilir. ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.
