Takip et

Sesi Bastırılan Sınıf: Farklı Yerlerden Benzer Tablolar

YazarYaren Küçükkör

28 Mayıs, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20414373 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Türkiye’de sendikalar hareketler ve emeğin payı azalırken bu durum küresel ölçekte de benzer mi ilerliyor? Bu yazıda farklı ülkelerin deneyimleri ve güncel durumlarını tartışıyorum.

Bir önceki yazımızda Türkiye’deki emeğin durumu, sendikalaşma gibi konuları ele almıştık. Bunun üzerine de Türkiye’deki durum ayrışan bir yerde mi yoksa küresel trend de Türkiye ile benzerlik gösteriyor mu? Bu trendle birlikte ilk yazıda da gördüğümüz Türkiye’nin işçi sınıfı hareketliliğinin önüne koyduğu engellerin benzerleri diğer ülkelerde de yaşanıyor mu sorusu da cevaplanmayı bekleyen bir soru. Bu yazıda da bu soruları inceleyeceğiz ve hem Türkiye’yi hem de diğer ülkeleri biraz daha anlamış olacağız.

Emek paylarının durumu

Bir önceki yazımda Türkiye’deki emek payının hem tarihsel oranlarına hem de güncel zamanlarda ne durumda olduğuna değinmiştim. Yazıda belirttiğim gibi Türkiye’de işçi ve sendika hareketlerinin kuvvetli olduğu dönemlerde emek payının GSYİH içindeki payı yüksekti ancak ne zaman sendikalara olan baskı arttı, işçi sınıfı hareketliliğini kaybetti o zaman emek payı da düşüş yaşamaya başladı. Bu da aslında özellikle Türkiye’nin neoliberal politikalara geçtiği 80’lerden itibaren yaşanıyor. Peki Türkiye’de yaşananlar Dünya ile paralel mi seyretti veya benzerlikleri/farklılıkları nelerdi? Dünyanın genel trendini anlayabilmek için biraz tarihe bakabiliriz.

Karabarbounis ve Neiman’ın (2013) 59 ülkeyi kapsayan çalışması, emek payının küresel ölçekte 1975’ten bu yana yaklaşık 5 puanlık bir gerileme yaşadığını ortaya koyuyor. Üstelik bu düşüş yalnızca birkaç ülkenin değil, incelenen ülkelerin büyük çoğunluğunun ortak deneyimi: 59 ülkeden 42’sinde emek payı aşağı yönlü bir trend izlemiş. Yani Türkiye’nin 80’lerden itibaren yaşadığı emek payı erimesi, küresel bir trendin parçası. 2000’lerin başından itibaren ILO’nun verilerini incelediğimizde ise dünyadaki trendi daha net görebiliyoruz. Daha güncel veriler için Şekil 1’deki ILO’nun hem dünya hem de gelir gruplarına göre ülkelerin emek paylarını görebiliriz. 2004’ten itibaren çok ciddi bir düşüş gözükmese de dünyada ortalama olarak emek payı %51-54 civarlarında kalmış olup geçmişten daha ileri bir noktaya gidememiştir.

Daha detaylı bir şekilde baktığımızda ise gelir gruplarına göre ülkeler arasındaki farkı da rahatlıkla görebiliyoruz. Özellikle en büyük çarpıcı nokta ise üst gelir grubundaki ülkelerle alt gelir grubundaki ülkeler arasındaki yaklaşık %18’lik bir fark olması. Daha yüksek gelir grubundaki ülkelerin emek payının daha yüksek seyretmesi genel anlamda bu ülkelerin değer zincirindeki konumuyla da bağdaşabilmektedir. Katma değerin daha yüksek olduğu halkaların burada olması ve daha düşük ücretli üretimin çevre ülkelerde toplanması önemli bir fark yaratmaktadır. Bir anlamda merkez ülkelerin işçileri, çevre ülkelerin işçilerinin sırtından görece daha iyi koşullara kavuşabiliyor.

Bir diğer önemli kısım ise Türkiye bu tablonun neresinde? Burada ILO’nun kullandığı gösterge olan “düzeltilmiş emek payı” (adjusted labour share) göstergesine bakabiliriz. Bu göstergenin hesaplaması, yalnızca ücretli çalışanların gelirini değil, kendi hesabına çalışanların da emekten elde ettiği geliri tahmin etmeye çalışarak toplam emek gelirini GSYH’ye oranlar. Bu yöntem de özellikle kayıt dışılığın yüksek olduğu gelişmekte olan ülkelerde daha gerçekçi bir tablo sunar. Bundan dolayı da ILO ve TÜİK verileri arasında kısmi farklar olsa da Türkiye için trend aynı yönde gitmektedir. Türkiye’nin içinde yer aldığı Orta-Yüksek Gelir grubu dünya ortalamasının altında kalmakla birlikte Türkiye ise kendi grubunun da yaklaşık 8-9 puan gerisinde, yüzde 41 civarında. Bu durum yalnızca ekonomik gelişmişlik düzeyiyle açıklamaktan uzakta bir noktada. Aynı gelir grubundaki ülkeler de benzer süreçlerden geçse de Türkiye onların da altında kalıyor.

Şekil 1 – Emek gelirinin gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payı, 2004-2026

Kaynak: ILO

Dünya’da sendikalaşma

Emek payının arttığı dönemlerde sendikal hareketlerin ve işçi sınıfı örgütlülüğün de arttığını bir önceki yazımızda Türkiye üzerinden konuşmuştuk. Peki diğer ülkelerdeki sendikalar ne durumda ve orada da Türkiye’de olduğu gibi farklı engellerle karşılaşılıyor mu? Bunun için tekrardan ILO’nun “Sendikalaşma Oranı” verilerinden birkaç ülkeyi inceleyeceğim. Verilerde bazı eksikler olmasından kaynaklı olarak grafikle görselleştiremeyeceğim ancak nedenleriyle birlikte yazmaya çalışacağım. İlk olarak gelişmiş olan ve sendikalaşmanın en yüksek olduğu ülke İsveç karşımıza çıkıyor. İsveç’te 2000’de yaklaşık olarak %79 olan sendikalaşma oranı 20 yıl içerisinde %65’e kadar erimiş olsa da hala daha oldukça yüksek bir orana sahip. İsveç’in neden bu kadar yüksek bir sendikalaşma oranına sahip olduğuna baktığımızda İsveç’teki “Ghent Sistemi” bunun en büyük nedeni olarak gösterilebilir. Bu sistemde İsveç’teki işsizlik sigortası fonlarına üyelik zorunlu değil, gönüllülük esaslıdır. Devlet tarafından mali olarak büyük oranda desteklenen işsizlik fonlarının doğrudan sendikalar tarafından yönetilmesinden dolayı da sendikalaşma oranı yüksektir. Ancak değişen hükümetten sonra devletin işsizlik fonlarına verdiği mali destekler azaldığı için sendikalaşma oranı da düşmektedir (Berglund & Lindellee, 2022). Bir diğer gelişmiş ülke olan İngiltere ise sendikasızlaşma denildiğinde akla ilk gelen örneklerden biridir. İngiltere’de 1980’lerin başında sendikalaşma oranı %50’lerdeyken Thatcher dönemindeki yasal kısıtlamalar ve madenci grevinin de kırılmasıyla daha da büyük bir darbe aldı. Daha sonra özelleştirmelerle en fazla sendikalaşmaya sahip olan ağır sanayi kollarının da tasfiye edilmesiyle istihdam hizmet sektörüne kayarken sendika örgütlenmesi de azaldı. Toplu sözleşmeler de sektör düzeyinde biterken sendikalar oldukça güç kaybetti ve böylece işçilerin pazarlık güçleri de azaldı. 2000’lerden sonra da devam eden bu gerileme sonucunda, kurulan bu esnek emek piyasası düzeni kalıcı hale gelerek sendikalaşma oranını günümüzde %23’lere kadar düşürdü.

Gelişmiş ülkelerden farklılıklar böyle olurken Türkiye’nin de içinde bulunduğu grup olan gelişmekte olan ülkelerden birkaç örneğe bakabiliriz. İlk olarak Meksika’daki alışık olduğumuzdan farklı bir sendikacılık anlayışı olan “charro sendikacılığı” kavramı hâkim. Bu anlayış da işçileri korumak yerine devlet ve işverenlerin çıkarlarını korumaktadır. Sendikalaşma oranı %17’lerden %12’lere kadar düşmüş olsa da zaten sendikaların burada işçi sınıfına bir yararı yoktur. Bu açıdan Meksika, bildiğimiz ve düşündüğümüz sendikaların tam aksi bir yapı göstermektedir.

Doğu Avrupa’dan bakıldığında ise bu tablonun ilginç bir örneği Polonya karşımıza çıkıyor. 1980’de Gdańsk tersanelerinde başlayan Solidarność (Dayanışma) hareketi birkaç hafta içinde neredeyse 10 milyon üyeye ulaştı; devlet çalışanlarının yüzde 80’i bu sendikaya katıldı. Komünist hükümet hareketi sıkıyönetimle bastırmaya çalıştı ancak sonunda müzakere masasına oturmak zorunda kaldı. Yani Polonya, güçlü sendikal hareketin tarihteki en somut örneklerinden birini yaşadı. Bugün ise sendikalaşma oranı %13. Çünkü 1989 sonrasında Solidarność’un kendi kadroları neoliberal şok terapiyi ve piyasa dönüşümünü bizzat yönetti. Sıradan Polonyalı işçiler bu dönüşümün ağır bedelini öderken hareket de kendi doğurduğu sisteme kurban gitti (Ost, 2005).

Son olarak Güney Afrika bu tabloda ilginç bir istisna oluşturuyor. COSATU’nun (Güney Afrika İşçi Sendikaları Kongresi) tarihsel mirası sayesinde sendikalaşma oranı 2010-2019 arasında %29-30 bandında görece stabil seyretti. Ancak sendika formel sektörleri kapsayarak ilerlediği için Güney Afrika’da kayıt dışı istihdam gibi bir problem karşımıza çıkmaktadır. ILO’nun kayıt dışı istihdam verilerine göre Güney Afrika’da bu oran bir hayli yüksekte; %35’lere yakın bir oranda seyretmektedir. Ülkedeki yüksek kayıt dışı istihdamı da sendikaların toplu sözleşmeleri kapsamamasından dolayı görece yüksek sendikalaşma oranı da kırılganlaşmaktadır. Bu durumda her ne kadar güçlü bir örgütlülük mirası varmış gibi görünse de sendikaların kapsayıcılığı ayrı bir tartışma konusudur.

Bu noktada emek paylarındaki erimenin ve sendikasızlaşmanın bizzat yaşam koşullarına etkileri de farklı göstergelerle de görülebilmektedir. Bunun için de Şekil 2’de ülkelerin haftalık ortalama çalışma saati ile satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen GSYİH arasındaki ilişkiye bakılmak istenmiştir. Ne kadar zamanlarını çalışmaya ayırıp buna karşılık olarak toplam gelirden ne kadar faydalanılmaktadır? Bir yandan da ülkeler ITUC Küresel Haklar Endeksi’ne göre de farklı gruplarda sınıflandırılmıştır. Buna göre de örneğin Grup 1 “Hakların ara sıra ihlali” olarak sınıflandırılırken bu grafikte yalnızca Türkiye’nin yer aldığı Grup 5’te “Hakların hiçbir teminatının bulunmaması” gibi sınıflandırılmıştır. Grafiğe ilk baktığımızda ise ters bir orantı görebiliriz. Gelişmiş, merkez ülkelerde haftalık çalışma saatleri 32-36 saat civarında düşük seyrederken, bu ülkelerde kişi başına düşen gelir seviyesi de daha yüksektedir. Üstelik bu ülkeler Küresel Haklar Endeksi’nde en yüksek sıralamalar olan Grup 1 ve Grup 2’de yer alıyor. Türkiye’nin konumu ise oldukça çarpıcı bir noktada. Hem Avrupa’nın en çok çalışan ülkesi hem kişi başı gelirde de oldukça düşük bir değerde seyretmekte hem de en düşük grupta yer almakta. Türkiye’ye en yakın olan ülkelerden örneğin Yunanistan hem haklar konusunda bir üst grupta yer almakta hem de Türkiye’deki çalışanlardan daha az çalışmakta. Veya yukarıda konuştuğumuz sendikalaşmanın ciddi bir darbe yediği Polonya da çalışma koşulları ve haklar açısından Türkiye’ye kıyasla daha iyi bir konumdadır.

Şekil 2– Kişi başı GSYİH ve Haftalık Ortalama Çalışma Saatleri, 2024

Kaynak: Eurostat

Sonuç olarak

Bu yazıda gördüğümüz tablo aslında birinci yazıdaki Türkiye analizini küresel olarak da anlamak gibi bir çaba içeriyor. Emek payının erimesi, sendikalaşmanın gerilemesi ve işçi haklarının güvencesizleşmesi Türkiye’ye özgü değil, küresel bir trend. Ancak Türkiye bu trendin en sert yaşandığı ülkeler arasında yer alıyor. Her ne kadar her ülke geçmişte farklı olaylara şahit olsa da hiçbiri şu an Türkiye’deki kadar kötü bir tablo ortaya koymamaktadır. Çünkü küresel ölçekte emek payının gerilemesi ve sendikaların kan kaybetmesi ortak bir hikaye olsa da Türkiye’deki süreç daha da farklılaşmakta. Herkesten çok daha uzun saatler çalışıp karşılığında daha düşük ücretlerine mahkum edilirken, buna karşı çıkan en temel işçi talepleri bile çok sert baskılarla susturulmaya çalışılıyor. Sonuç olarak bu küresel tablo bize, her ne kadar dünyadaki farklı ülkelerin de işçiler için güvencesizleştiğini gösterirken Türkiye’deki durumun çok daha derin bir problem olduğunu gösteriyor.

Kaynakça

Berglund, T. & Lindellee, J. (2022). Beyond de-commodification: Swedish trade unions and the Ghent system in transition. Economic and Industrial Democracy, 43(1), 3–24.

Eurostat. (2024). Average number of usual weekly hours of work in main job. European Commission. https://ec.europa.eu/eurostat

Eurostat. (2024). Gross domestic product (GDP) and main components per capita – annual data. European Commission. https://ec.europa.eu/eurostat

International Labour Organization. (2026). SDG indicator 10.4.1 – Labour income share as a percent of GDP. https://ilostat.ilo.org

International Labour Organization. (2024). Trade union density rate. https://ilostat.ilo.org

International Labour Organization. (2026). SDG indicator 8.5.2 Unemployment rate by sex and age. https://ilostat.ilo.org

Karabarbounis, L. & Neiman, B. (2013). The global decline of the labor share (NBER Working Paper No. 19136). National Bureau of Economic Research. https://www.nber.org/papers/w19136

Ost, D. (2005). The defeat of Solidarity: Anger and politics in postcommunist Europe. Cornell University Press.

  • Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü’nden Ocak 2025’te mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nda (TEPAV) araştırmacı olarak çalıştı. Eylül 2025 itibarıyla Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine ve aynı bölümde araştırma görevliliğine başladı. Politik iktisat, kalkınma iktisadı ve toplumsal cinsiyet iktisadı başlıca ilgi alanlarıdır.

    Diğer Yazıları