Döviz kurundaki hareketler, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde enflasyonun yanında bölüşümü de belirlemede önemli rol oynamaktadır. Bu yazı serisinin ilk bölümünde, döviz kurunun bölüşümü hangi kanallardan değiştirebileceğini ele alıyoruz.
Döviz kuru için, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde en önemli varlık fiyatı demek yanlış olmaz. Etkisi yalnızca finansal piyasalarda görülmez. Üretimden fiyatlamaya, beklentilerden gelir ve servet bölüşümüne kadar uzanan geniş bir alanda belirleyicidir. Çok az değişken bu kadar çok makro alanla aynı anda etkileşim halindedir. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerde kısa ve orta dönem dinamikleri döviz kuru dalgalanmalarından bağımsız olarak ele alınamaz. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde yüksek enflasyon çoğu zaman döviz kuru şoklarıyla yakından ilişkilidir (Yusifzada, Cömert ve Parmaksız, 2024).
Döviz kurunun gelişmekte olan ülkelerde oynadığı rol ve görece oynaklığı tesadüf değil; yapısal bir olgudur (Cömert, 2026). Bu yapısal olgu yazında “para hiyerarşisi” (monetary hierarchy) olarak kavramsallaştırılır. Uluslararası sistem içindeki güç hiyerarşileri, ulusal para birimlerinin de hiyerarşik yapılanmasına sebep olur. Bu nedenle gelişmekte olan ülkelerde kur hareketleri iç politika seçimleri, yerleşiklerin portföy tercihleri, küresel likidite koşulları ve bunlarla alakalı olan sermaye akımları tarafından belirlenir.
Bu yazı dizisinde Türkiye örneğine odaklanarak, özellikle 2018 sonrasında döviz kuru, enflasyon ve gelir dağılımı arasındaki dinamik ve karmaşık ilişkiyi inceleyeceğiz[1][2]. Teorik ve ampirik olarak tartışacağımız gibi, döviz kuru şokları, enflasyon, servet ve gelir dağılımı arasındaki ilişki tek boyutlu değildir. Bu ilişki siyasi ve iktisadi süreçlerden önemli ölçüde etkilenmektedir.
Bu ilk yazıda, Türkiye gibi tipik bir gelişmekte olan ülkede döviz kuru şoklarının gelir ve servet dağılımını nasıl etkileyebileceğini teorik olarak tartışacağız. Serinin diğer yazılarında ise ampirik bulgularla birlikte, politik-ekonomik gelişmelerin döviz kuru, enflasyon ve bölüşüm ilişkilerini Türkiye verileri ışığında nasıl etkilediğini ele alacağız.
Döviz Kuru Şokları Bölüşümü Hangi Kanallardan Etkiler?
Döviz kuru şokları bölüşümü birden fazla kanal üzerinden etkiler. Bunlar ticaret, enflasyon kârlar ve ücret payı ile bilançolar olarak sıralanabilir. Bu kanalların bir kısmı daha çok gelir dağılımını, bir kısmı ise daha çok servet dağılımını etkiler. Her kanal aynı yönde ve aynı şiddette çalışmaz. Sonuç, önemli ölçüde firmaların fiyatlama gücü, ücretlerin enflasyona uyumu ve hanehalklarının döviz cinsinden varlık ya da borç pozisyonları tarafından etkilenir. Ayrıca sektörlerin dışa açıklığı ve ithal girdi bağımlılığı da döviz kuru şoklarının bölüşümü ne şekilde etkileyeceğini anlamak için önemlidir.
Ticaret kanalı ve ihracatçı-ihracatçı olmayan ayrımı
Bir ülkenin para birimi değer kaybettiğinde, net döviz geliri olan ihracatçı sektörlerin yerel para cinsinden gelirleri artabilir. Aynı miktardaki yabancı para cinsinden ihracat geliri, daha fazla yerel para birimine karşılık gelir. Bu nedenle, ihracatçı sektörler ihracat hacimlerini artırmadan da yerel para cinsinden gelir artışı yaşayabilir. Bu etki özellikle ithal girdi bağımlılığı sınırlı olan sektörlerde belirginleşir. Fiyatlarını yabancı para cinsinden belirleyebilen ve maliyetlerinin önemli kısmı yerel para cinsinden olan firmalar bu durumdan daha fazla yararlanabilir.
Ancak bu kanal otomatik olarak bütün ihracatçıların lehine işlemez. Eğer ihracatçı sektörlerin üretimi yoğun biçimde ithal girdiye dayanıyorsa, kur artışı aynı anda maliyetleri de yükseltir. Türkiye gibi ithal ara malı ve enerji bağımlılığı yüksek ekonomilerde bu nedenle devalüasyonun ihracat üzerindeki olumlu etkisi sınırlı kalabilir. Finansman koşulları da bu etkiyi zayıflatabilir. Ayrıca daha sonra tartışacağımız gibi, döviz cinsinden borcu yüksek olan firmalar için kur şoku bilanço baskısı yaratabilir. Dolayısıyla ticaret kanalında belirleyici olan yalnızca ihracatçı olup olmamak değildir. Firmanın net döviz geliri, ithal girdi bağımlılığı ve maliyetlerini fiyatlara ne ölçüde yansıtabildiği de belirleyicidir (Amiti, Itskhoki ve Konings, 2014; Thorbecke ve Sengonul, 2023). Nominal kur artışı ilk anda net döviz geliri olan ihracatçıların lehine işleyebilir. Ancak şoku takip eden dönemde döviz kuru enflasyonun gerisinde kalırsa reel kur değerlenir. Bu durumda ihracatçıların başlangıçtaki avantajı zayıflar ve kâr marjları sıkışabilir. İleriki yazılarda detaylı şekilde tartışacağımız gibi, Türkiye ekonomisinin 2018 sonrası yaşadığı kur şokları ve sonrasında kurun çapa olarak kullanılması, ihracatçı firmaların göreli durumlarını önce iyileştirirken, sonrasında bozmuştur.
Döviz kuru şokundan ilk elden faydalanan ihracatçı sektörlerde çalışanların ücretlerinde diğer ücretlere kıyasla göreli artışlar görülebilir; ancak bu etki otomatik değildir. Artan ihracat gelirinin firma içinde nasıl bölüşüldüğü önemlidir. Çalışanların pazarlık gücü, sendikalaşma düzeyi ve sektörün nitelikli emek talebini de düşünmek gerekir. Eğer kur şoku sonucunda artan gelir daha çok firma kârlarına, üst düzey çalışanlara veya nitelikli emeğe yansıyorsa, ihracat sektörü içinde bile gelir eşitsizliği büyüyebilir. Bu nedenle ihracatçı sektörlerin kur şokundan faydalanması, o sektörde çalışan tüm grupların aynı ölçüde kazançlı çıkacağı anlamına gelmez. Hatta kur şokunun yaratacağı yüksek enflasyon, pazarlık gücü düşük olan ihracata yönelik sektörlerdeki reel ücretleri sınırlayabilir ve hatta aşağı çekebilir. Çünkü yerli paranın değer kaybetmesi sonrası yaşam maliyetleri artarken ücretler gecikmeli değişir ve aynı ölçüde yükselmeyebilir.
İhracat dışı sektörlerde çalışanların kur şokundan ilk aşamada olumsuz etkilenmesi hayli muhtemeldir. Net döviz geliri elde eden sektörlerde kârlar ve bazı ücretler artarken, iç pazara dönük sektörlerde reel ücretler artan enflasyon ile baskılanabilir. İthal girdiye bağımlı sektörlerde bu baskı daha güçlü olabilir. Böyle bir durumda kur şoku sektörler arası, ücret ve kâr farklarını ihracata yönelik olmayan sektörler aleyhine değiştirebilir. Hatta bu durum dış ticarette belirgin bir iyileşme olmadan da gerçekleşebilir. Çünkü aynı miktardaki yabancı para cinsinden satışın yerli para karşılığı kur şokuyla birlikte değişir (Rossi ve Galbraith, 2016). Tabii, sonraki yazılarda tartışmaya devam edeceğimiz gibi, Türkiye’de çalışanların önemli bir bölümü asgari ücret veya buna yakın düzeyde gelir elde etmektedir. Bu nedenle asgari ücret artışları genel ücret dinamiklerini güçlü biçimde etkileyebilir (Oyvat, Elgin ve Elveren, 2025). Kur şokunu takip eden dönemdeki asgari ücret kararları, sektörel ücret farklarının seyrinde belirleyici olabilir. Bu durum bazı dönemlerde ihracatçı/ihracatçı olmayan sektör ayrımının önüne geçebilir.
Kur şokunun enflasyon, ücretler ve gelir dağılımına yansımaları
Döviz kuru şokları enflasyonu arttırma yoluyla bölüşümü etkileyecektir. Kur hareketleri, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, yüksek enflasyonun başlıca tetikleyicileri arasındadır (Yusifzada, Cömert ve Parmaksız, 2024; Mutlugün, 2025; Oyvat, Elgin ve Elveren, 2025). Bunun nedeni yalnızca ithal nihai malların fiyatlarının artması değildir. Döviz kuru şokları aynı zamanda ithal ara mallarının maliyetini yükseltir. Ayrıca ithal malların fiyatları arttığında yerli ikameler üzerindeki rekabet baskısı zayıflayabilir. Böyle bir ortamda iç pazara üretim yapan firmaların fiyat artırma alanı maliyetleri yükselmese bile genişleyebilir (çünkü rekabet ettikleri ithal malların fiyatları artmıştır).
Bunlara ek olarak, aşağıda detaylandırdığımız gibi yüksek ve tekrarlayan kur şokları fiyatlama normlarını da etkiler. Firmalar kâr marjlarını koruyabildiği ya da artırabildiği ölçüde kur şokunun fiyatlara geçişkenliği güçlenir. Böylece kur şoku nihai ithal mallarının fiyatlarının artırmasının yanında, ara malları fiyatları, rekabet koşulları, beklentiler ve fiyatlama davranışları üzerinden de enflasyonu besler.
Yüksek enflasyon gelir dağılımını iki önemli yoldan etkiler. Birincisi, yüksek enflasyona paralel olarak ücretler ve diğer sabit gelirler artmazsa, bu grupların reel geliri düşer. Bu durum ücretlilerin pazarlık gücü ve kurumsal kararlarla doğrudan ilişkilidir. İşgücü piyasasının durumu, sendikal hakların ve mücadelenin güçlü olması, ücretlerin enflasyona nasıl karşılık vereceğinin belirlenmesinde önemlidir; yüksek işsizlik ve zayıflatılmış emek örgütlenmesi ücretlerin enflasyon karşısında ezilmesine yol açacaktır. Ayrıca bu durum, Türkiye’deki gibi resmi enflasyon oranlarının hanelerin fiilen karşılaştığı fiyat artışlarını tam yansıtmadığı yönünde tartışmaların bulunduğu dönemlerde daha da ağırlaşır. Çünkü ücret artışları çoğu zaman resmi enflasyon oranlarına yakın düzeylerde belirlenir. Eğer resmi enflasyon, düşük ve orta gelirli hanelerin gerçek tüketim maliyetlerini olduğundan düşük gösteriyorsa, bu grupların reel gelir kaybı daha yüksek olur. Bu kanal özellikle pazarlık gücü zayıf ücretliler, kayıt dışı çalışanlar, emekliler ve sosyal yardım alan gruplar açısından önemlidir. Ancak Türkiye özelinde özellikle seçim dönemlerindeki asgari ücret zamları ücret üzerindeki baskıların azaltılmasında rol oynamıştır.
İkincisi, farklı gelir grupları genellikle resmi rakamlardan önemli ölçüde farklı enflasyon oranlarıyla karşılaşır (Akçelik, 2016; Baez, Inan ve Nebiler, 2021; Çelik, 2020). Bunun nedeni, resmi enflasyon oranının temsili bir tüketicinin tüketim sepetine dayanmasıdır. Oysa her hanenin demografik özelliklerine ve gelirine bağlı olarak kendine özgü bir tüketim davranışı vardır. Düşük gelir gruplarının tüketim sepetleri ağırlıklı olarak gıda, kira, ulaşım ve enerji gibi temel ihtiyaçlardan oluşur. Döviz kuru şokları, talebin fiyat esnekliği düşük olan mallarda orantısız fiyat artışlarını tetikleyebilir. Bu artışlar özellikle temel ihtiyaçlarda yoğunlaştığında, düşük gelirli gruplar resmi enflasyon oranının ima ettiğinden daha büyük bir yükle karşılaşabilir. Buna karşılık, yüksek gelir grupları tüketimlerini erteleme ya da ikame etme konusunda daha fazla esnekliğe sahiptir. Finansal varlıklarla korunma veya gelirlerini daha hızlı ayarlama olanakları da daha geniştir.
Kârlar ve ücret payı
Firmalar artan maliyetler karşısında kâr marjlarını artırabildiğinde, emek ve sermaye arasındaki bölüşüm sermaye lehine değişebilir. Ancak sermaye gelirlerindeki artış yalnızca kâr marjının yükselmesine bağlı değildir. Diğer girdi maliyetlerinin emek maliyetlerine oranı da önemlidir. Kur şoku veya diğer girdi maliyetlerindeki fiyat artışları kâr marjlarını hiç değiştirmese bile, katma değer içindeki emek payını aşağı çekebilir. Çünkü birim ara girdi maliyeti ile birim emek maliyeti arasındaki oran değişir.
Döviz kuru şoklarının yarattığı fiyat artışı sermaye kesiminin de gelirlerini arttıracak, değişen kârlılık bölüşümü doğrudan etkileyecektir[3]. Kuşkusuz bu noktada kur ve enflasyon artışı, ücretlerin bu artışa nasıl tepki verebildiği ve firmaların maliyet artışlarına tepki olarak fiyatlarını ne oranda artırabildiği kritik önem taşımaktadır.[4] Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, birçok sektör tam rekabetçi olmaktan uzaktır. Bu nedenle firmaların fiyatlama üzerinde belirli bir etkisi vardır. Normal dönemlerde firmalar çoğu zaman maliyetin üzerine belli bir marj koyarak fiyatlama yaparlar. Kur şoklarının sıklaştığı dönemlerde ise belirsizlik artar. Maliyetleri, stok yenileme koşullarını ve gelecekteki fiyatları öngörmek zorlaşır. Bu ortamda fiyatlama davranışı daha savunmacı ya da daha agresif hale gelebilir.
Bu noktada üç farklı durum ayırt edilebilir. Birinci durumda firmalar artan maliyetleri fiyatlara tam yansıtamaz ve kâr marjları daralır. Bu daha çok rekabet baskısının güçlü olduğu sektörlerde beklenir. Talebin fiyat esnekliği yüksekse ve firmaların fiyatlama gücü sınırlıysa bu olasılık artar. İkinci durumda firmalar artan maliyetleri fiyatlara yansıtarak kâr marjlarını korur. Üçüncü durumda ise firmalar yalnızca gerçekleşmiş maliyet artışlarını değil, gelecekte karşılaşabilecekleri maliyet artışlarını da fiyatlara yansıtır. Nakit akışı riskleri de bu davranışı güçlendirebilir. Böyle durumlarda kâr marjları artabilir. Piyasa yoğunlaşmasının yüksek olduğu sektörlerde döviz kurları sonucu firmalar kâr marjlarını daha rahat koruyup hatta artırabilirler. Buna karşılık, ücretliler, sabit gelirli gruplar ve fiyat artışlarını kendi gelirlerine yansıtamayan kesimler bu sürecin kaybedenleri olur. Küçük firmalar açısından da tablo her zaman olumlu değildir. Piyasa gücü sınırlı, ithal girdiye bağımlı ve finansmana erişimi zayıf küçük işletmeler maliyet artışlarını fiyatlara tam yansıtamayabilir. Bu yüzden kârlılık kaybı yaşayabilirler.
Gelişmekte olan ülkelerde bu mekanizmanın daha güçlü işlemesine uygun bir zemin vardır. Birçok sektörde rekabet sınırlıdır. Giriş engelleri, piyasa yoğunlaşması ve firmalar arası örtük eşgüdüm fiyatlama davranışını etkileyebilir. Ayrıca, kur şoklarının yapısal olarak çok daha sık yaşanması sebebiyle kâr marjları daha az çapalanmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru şokları karşısında firmaların en azından kâr marjlarını korumaya çalıştığına dönük güçlü bulgular vardır (Benlialper ve Cömert, 2026). Türkiye özelinde Şengül’ün (2026) bulguları da bu yöndedir. İlerleyen yazılarda bu konudaki ampirik verileri daha detaylı tartışacağız.
Tabii firmaların ne oranda kâr marjlarını koruyarak fiyatlarını arttırabileceği, emek ve diğer girdilerin fiyatlarının ne oranda artacağına da bağlıdır. İthal girdiye bağımlı ve emek maliyetlerinde daha büyük artış yaşayan sermayedarlar için tablo kâr marjları açısından daha olumsuz olacaktır. Ayrıca yukarıda tartıştığımız gibi ihracata yönelik sektörlerde ihraç edilen ürünlerin fiyatları kur şoku ile zaten otomatik olarak artacaktır.
Firmalar artan maliyetler karşısında kâr marjlarını artırabildiğinde, emek ve sermaye arasındaki bölüşüm sermaye lehine değişecektir. Sermaye kesiminin kârlarındaki artış yalnızca kâr marjının artmasına bağlı değildir, diğer girdi maliyetlerinin emek maliyetlerine oranı da önemlidir. Kur şoku veya diğer girdi maliyetlerindeki fiyat artışları, kâr marjlarını hiç değiştirmese bile, katma değer içindeki emek payı aşağı çeker. Çünkü birim ara girdi maliyeti ile birim emek maliyeti arasındaki oran değişir. Bu bölüşüm etkisini basit bir örnekle açıklayalım:
Mesela bir ürünün fiyatı (F) 120 TL, kâr marjı (m) yüzde 20, birim emek maliyeti (BEM) 50 TL ve birim ara girdi maliyeti (BGM) 50 TL olsun. Buna göre fiyatların maliyetlerin üzerinde belirli bir kâr marjıyla belirlendiği durumda fiyatın açılımı şöyle olur:
F = (1 + m)(BEM + BGM) = 120 = 1,2(50 + 50)
Bu durumda birim kâr 20 TL’dir. Katma değer içindeki emek payı ise 50/(50+20) = yüzde 71,4 olacaktır.
Şimdi bir kur şoku yaşandığını, birim ara girdi maliyetinin 50 TL’den 100 TL’ye çıktığını ve işletmelerin yüzde 20’lik kâr marjlarını koruyabildiğini düşünelim. Bu durumda fiyat 120 TL’den 180 TL’ye çıkar:
F = (1 + m)(BEM + BGM) = 180 = 1,2(50 + 100)
Birim kâr ise 30 TL’ye yükselir. Yeni durumda kâr marjı değişmemesine karşın, katma değer içindeki emek payı yüzde 71,4’ten yüzde 62,5’e geriler: 50/(50+30) = yüzde 62,5. Yani kâr marjı sabit kalsa bile, ara girdi maliyetlerindeki artış emek ve sermaye arasındaki bölüşümü sermaye lehine değiştirebilir. Bu etkinin büyüklüğü, ücretlerin ne kadar hızlı güncellendiğine ve reel kurun kur şokunu takip eden dönemdeki değişimine bağlıdır. Ara girdi maliyetlerinin toplam maliyet içindeki payı da sonucu etkiler.
Tabii iç piyasada ücretler ve diğer girdi fiyatları artarken, kurun kontrol edildiği bir ortamda kâr marjları değişmese bile bölüşüm ücretliler lehine düzelebilir. Bir sonraki yazımızda göstereceğimiz gibi emek ve diğer maliyetler arasındaki oran, Türkiye’de son dönemde emek payının değişiminde en az kâr marjları kadar, hatta onlardan daha büyük bir rol oynamıştır.
Bilanço etkileri
Döviz kuru şoklarının en güçlü ve kalıcı bölüşüm etkilerinden biri bilançolar üzerinden ortaya çıkar. Kur şokları, firmaların ve hanehalklarının döviz cinsinden varlıkları ile yükümlülüklerinin yerel para cinsinden değerini değiştirir. Bu nedenle etkileri yalnızca fiyatlar ve gelirler üzerinden görülmez; doğrudan servet pozisyonları üzerinden de bölüşüm sonuçları yaratır.
Bu kanalda temel ayrım döviz cinsinden varlıklar ile döviz cinsinden borçlar arasındadır. Yerel para değer kaybettiğinde, döviz cinsinden varlığı olanların serveti yerel para cinsinden artar. Buna karşılık, döviz cinsinden borcu olanların borç yükü ağırlaşır. Döviz varlığı ya da dövize erişimi olmayan haneler ise doğrudan borç yükü artışı yaşamasa bile, döviz varlığı olan gruplara göre geriye düşer.
Ayrıca döviz kuru şokları yerel varlık piyasalarında da bölüşüm sonuçları yaratabilir. Yerel paranın hızlı değer kaybettiği dönemlerde, konut gibi yurt içi varlıkların fiyatları döviz kuruna aynı hızda uyum sağlamayabilir. Böyle dönemlerde döviz likiditesi olan yüksek gelir grupları, döviz cinsinden ucuzlayan yerel varlıkları satın alma fırsatı bulabilir. Buna karşılık düşük gelirli haneler, artan yaşam maliyetleri nedeniyle bu tür varlık biriktirme fırsatlarından çoğu zaman yararlanamaz. Döviz kurunun bilanço etkisini Türkiye örneği üzerinden daha sonra ayrıca detaylandırmayı planlıyoruz.
Sonuç
Serinin ilk yazısında, döviz kuru şoklarının Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bölüşüm göstergelerini hangi kanallardan etkileyebileceğini tartıştık. Kur şokları bölüşüm ilişkilerini ticaret, kâr marjları, enflasyon ve bilançolar üzerinden etkileyebilir. Ticaret kanalı net döviz geliri elde eden sektörleri öne çıkarırken, ithal girdiye bağımlı ve iç pazara dönük sektörleri zorlayabilir. Kâr marjları kanalı fiyatlama gücü yüksek firmaların lehine, ücretliler ve fiyat artışlarını gelirlerine yansıtamayan grupların aleyhine işleyebilir. Enflasyon kanalı özellikle reel geliri aşınan ve tüketim sepeti temel mallara yoğunlaşan düşük gelirli grupları daha fazla zorlayabilir. Bilanço kanalı ise döviz varlığı olanları korurken, döviz borcu olanları ve dövize erişimi olmayanları geriye düşürebilir.
Ancak bu etkiler mekanik değildir. Kur şokları her dönemde ve her grup için aynı sonucu doğurmaz. Firmaların fiyatlama gücü, hanelerin tüketim sepetleri, döviz varlıkları ve borçları bu etkilerin yönünü değiştirir. Dönemin siyasal-ekonomik koşulları da bu sürecin nasıl işleyeceğini belirler. Maalesef döviz kurunun bölüşüm etkileri üzerine yeteri kadar eğilinmemektedir. Bir sonraki yazıda, 2018 sonrası Türkiye deneyimine odaklanarak bu etkileri ampirik olarak tartışmaya devam edeceğiz.
Kaynakça
Akçelik, F. (2016). Income groups and inflation in Turkey (Unpublished master’s thesis). Middle East Technical University, Ankara, Turkey.
Amiti, M., Itskhoki, O., & Konings, J. (2014). Importers, exporters, and exchange rate disconnect. American Economic Review, 104(7), 1942–1978. doi:10.1257/aer.104.7.1942
Baez Ramirez, J. E., Inan, O. K., & Nebiler, M. (2021). Getting real? The uneven burden of inflation across households in Turkey (Policy Research Working Paper No. 9869). Washington, DC: World Bank. doi:10.1596/1813-9450-9869
Benlialper, A., & Cömert, H. (2026). Exchange Rate Shocks and Mark-ups in Developing Counties, Work in Progress
Cömert, H. (2026). Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru ve enflasyon dinamikleri (I). Katman İktisat Portalı. Retrieved from https://katmanportal.com/turkiye-ve-diger-gelismekte-olan-ulkelerde-doviz-kuru-ve-enflasyon-dinamikleri-i/
Cömert, H., & Oyvat, C. (2024). Döviz şokları, enflasyon ve bölüşüm: 2021 krizi ve sonrasının bir değerlendirmesi. Heybe Dergisi.
Çelik, D. (2020). Inflation Across Income Groups: The Case of Turkey. [MSc Dissertation]. Middle East Technical University (Turkiye). https://www.proquest.com/dissertations-theses/inflation-across-income-groups-case-turkey/docview/3122678301/se-2
Ha, J., Ivanova, A., Ohnsorge, F., & Unsal, F. (2019). Inflation: Concepts, evolution, and correlates (Policy Research Working Paper No. 8738). Washington, DC: World Bank. doi:10.1596/1813-9450-8738
Hein, E. (2024). Inflation is always and everywhere … a conflict phenomenon: Post-Keynesian inflation theory and energy price driven conflict inflation, distribution, demand and employment. European Journal of Economics and Economic Policies: Intervention, 21(2), 202–231. doi:10.4337/ejeep.2024.0135
Mutlugün, B. (2025). A post-Keynesian-structuralist empirical approach to inflationary pressures in Türkiye. Structural Change and Economic Dynamics, 75, 744–766. doi:10.1016/j.strueco.2025.10.004
Oyvat, C., Elgin, C., & Elveren, A. Y. (2025). Minimum wages in a high-inflation economy: The case of Türkiye (Greenwich Papers in Political Economy No. 51078). Greenwich, UK: University of Greenwich, Greenwich Political Economy Research Centre.
Rossi, D., & Galbraith, J. K. (2016). Exchange rates and industrial wage inequality in open economies (UTIP Working Paper No. 71). Austin, TX: University of Texas Inequality Project.
Rowthorn, R. E. (1977). Conflict, inflation and money. Cambridge Journal of Economics, 1(3), 215–239. doi:10.1093/oxfordjournals.cje.a035360
Şengül, G. (2026). Exchange rate shocks and profit margins: Turkish case . Ongoing doctoral dissertation manuscript.
Thorbecke, W., & Sengonul, A. (2023). The impact of exchange rates on Turkish imports and exports. International Economics, 174, 231–249. doi:10.1016/j.inteco.2023.04.003
Yusifzada, T., Cömert, H., & Parmaksız, K. (2024). Is “high inflation” always and everywhere an exchange rate phenomenon? (Political Economy Research Institute Working Paper Series No. 609). Amherst, MA: Political Economy Research Institute, University of Massachusetts Amherst.
Notlar
-
Yazı dizisinin bazı argümanları önemli ölçüde Heybe dergisinde 2024 yılında yayımlanmış çalışmamıza dayanmaktadır (Cömert ve Oyvat, 2024). ↑
-
Yazı dizisinin bazı argümanları önemli ölçüde Heybe dergisinde 2024 yılında yayımlanmış çalışmamıza dayanmaktadır (Cömert ve Oyvat, 2024). ↑
-
Bu yazıda teorik olarak hedeflenen bir kâr marjı tartışması yapmak yerine basitçe kur şokları sonrasında fiyatlardaki değişimin kâr marjlarını içsel olarak değiştirdiği varsayımına yaslanmaktayız. Şiddetli ve tekrarlanan kur şokları sonrası maliyetlerde yaşanan belirsizlikler hedeflenen görece sabit bir kar marjı tartışmasını karmaşıklaştırmaktadır. ↑
-
Post-Keynesyen iktisatçı Eckhard Hein (2024) Milton Friedman’ın meşhur sözüne gönderme yaparak “enflasyon her zaman ve her yerde bir çatışma olgusudur” der. Enflasyonu bir sınıf çatışması perspektifinden açıklayan ve Çatışma Enflasyonu kavramının ortaya çıktığı makalesinde Rowthorn (1977) da kapitalist bir ekonomide kârların diğer türdeki gelirleri reel olarak geri çekerek artabileceğine, ancak bunun diğer kesimler kendilerini koruyamazsa mümkün olduğuna dikkat çeker. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
