Sosyal bilimlerde modası geçtiği düşünülen bir konuya dönme zorunluluğunun doğduğunu düşünüyorum: işçi-patron ilişkisi, yani kapitalist firma neden var?
Bağımsız Maden İş Genel Başkanı Gökay Çakır şöyle konuşmuş:
“Önce bizim köylerimizden okullarımızı aldılar … bu çocukların, madenci çocukların hiçbirisi lise mezunu değildir, hepsi ilkokul mezunu, köylü çocuklardır. Bu çocukların köyden okullarını aldılar ki bu çocukları şehre götürdüler, şehirde maden ruhsatları verdikleri bu arkadaşların kölesi yaptılar … Şimdi maaşlarını da ödemiyorlar, köylerimize de gidemiyoruz. Bu arkadaşlar her gün ruhsat alıyorlar. Bu işçi arkadaşlara sorun bakalım, Türkiye’deki siyasetçiler, kamera tutan kardeşlerimiz, bu arkadaşlar çocuklarına her gün bir çikolata alabiliyorlar mı? Ama bu ‘saat arkadaş’ her gün bir tane maden ruhsatı alıyor Türkiye’de. Sorun bakalım 3000 maden ruhsatı nasıl alınmış?”
Gerçekten, bu neden böyle? Sosyal bilimlerde modası geçtiği düşünülen bir konuya dönme zorunluluğu doğduğunu düşünüyorum: bir önceki yazıda sözünü ettiğimiz tüm bu sosyal hiyerarşiler bir yana, işçi-patron ilişkisi, yani kapitalist firma neden var?
Bu sorunun iki önemli yönü üzerine görüşlerimi okurla paylaşmak isterim. Öncelikle yakıcı soruna yönelelim: firma içindeki hiyerarşi bir tür eşitsizliği de beraberinde getiriyor; bunu neden kabulleniyoruz? John Roemer’in (1982) örneği ile başlayalım: çok sayıda üreticinin olduğu ve yalnızca mısır üreten bir toplumda herkes haftada 1 birim mısır tüketerek yaşamını sürdürebiliyor olsun. Bu toplumda mısır üretmenin herkesin bildiği iki yolu var: emek yoğun yöntemle hiç mısır tohumu kullanmadan haftanın 6 günü çalışarak; sermaye yoğun yöntemle ise bir miktar mısır tohumu kullanılarak ve haftanın 3 günü çalışarak mısır üretilebilir (sermaye yoğun yöntem ile yeniden üretim için gerekli mısır tohumu da toplam ürüne dahil kabul edilir). Emek yoğun yöntemle çalışan işçiler haftanın 7 günü çalışarak belli bir süre sonunda sermaye olarak kullanabilecekleri mısır tohumlarını biriktirebilecek olsalar da Roemer’in örneğinde işçiler ya bunu yapmak istemiyor ya da 6 gün çalışmanın ardından dinlenmek zorunda hissediyorlar.
Bu toplumda mısır tohumları ancak üreticilerin yarısını çalıştırabilecek kadarsa ve eşit biçimde dağılmamışlarsa, mısır tohumlarına sahip olan ve olmayan üreticiler arasında bir anlaşma olanağı doğar: mısır tohumu sahibi olan üreticiler, mısır tohumuna sahip olmayan üreticilere bir iş teklifi sunabilir. Buna göre, bir üretici, tohumu olan bir diğer üretici için 6 gün çalışarak ilk 3 günde kendi tüketimi için gereken mısırı, ikinci 3 günde ise tohum sahibinin tüketimi için gerekli mısırı üretebilir; bu kontrat tohum sahibini kapitalist, tohum sahibi olmayan üreticiyi ise işçi konumuna yerleştirir. İşçinin bu kontrat dışında bir alternatifi vardır: 6 gün çalışmak. Tüm bu varsayımlar altında denebilir ki işçi, kapitalist için çalışmak ile tohum kullanmadan çalışmak arasında kayıtsız kalacaktır. Ancak kapitalist için aynısı söylenemez: kapitalist üretici her işçi başına 2 birim net mısır elde ederek hem işçinin hem kendisinin haftalık tüketimini hem de bir sonraki hafta için gerekli tohumu üretmiş olur ve daha çok işçi işe alarak tohum birikimini giderek artırma yoluna gidebilir. Örneğin iki işçisi olan bir kapitalist toplam 4 birim net mısır elde eder; bunun yarısı işçilerin tüketimi, dörtte biri kendi tüketimi için kullanılır ve tohum için gerekli mısıra ek olarak 1 birim mısır daha üretilmiş olur.
Bu kısa örnekle Roemer, kapitalist firmanın önemli bir özelliğini vurgulamış oluyor: işçiler, tohuma sahip olsalardı yalnızca 3 gün çalışarak tüketimleri için gerekli net mısırı üretebilirlerdi; ancak tohumun eşitsiz dağılımının bir sonucu olarak 6 günlük kontratı kabul etmek zorunda kaldılar ve kendileri için gerekenden daha fazla çalışmış oldular. Dahası, tohum sahibi kapitalistler işçilerinin olmadığı koşullarda çalışmak zorunda kalırlardı; buna karşılık işçilerle aralarındaki anlaşmanın sonucu olarak hiç emek harcamadan hem tüketim hem de tohum için gereken mısırı elde etmiş oldular. Ancak işçilerin kendileri için gerekenden fazla çalışmış olmaları, yani sömürülmüş olmaları, bir kandırmacanın ya da zorlamanın sonucu olarak değil, tohumların toplumda eşitsiz bölüşülmesinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Eğer eşit miktarda tohum, yani toplumun ancak yarısını işe alabilecek kadar tohum, herkes arasında eşit dağıtılmış olsaydı, ilk 1,5 gün sermaye yoğun, sonraki 3 gün ise emek yoğun yöntemi kullanarak üreticiler hem kendileri için gereken net mısırı üretmiş hem de 6 günden az çalışmış olurlardı.
Yani Roemer’e göre kapitalist sömürü için gerekli koşullar; sermayeye nazaran bolca bulunan ve çalışmaktan başka seçeneği olmayan işçiler, bu işçi nüfusunun azalmasına engel olacak (örneğin emek yoğun üretim yöntemi gibi) alternatif bir mekanizma ve işçilerin hızla birikim yapıp kapitalistleşmelerine engel olacak başka bir mekanizma olarak sıralanabilir. Daha açık söylemek gerekirse: kısıtlı sermaye eşitsiz dağıldığı sürece, kapitalist sömürüden başka bir sonuç gözlemlemeyi beklemek doğru olmayacaktır.
Buraya kadar, bir yönüyle, Gökay Çakır’ın gözlemlerini desteklemiş olduk. Ancak bu neden böyle? Yani sermayenin eşitsiz dağılımı sömürüyü mümkün kılıyor; peki neden bu dağılımda ısrar ediyoruz? Alay edilmek pahasına bir örnek vermek gerekirse: maden ruhsatlarını iptal etmektense neden herkese maden ruhsatı vermiyoruz?
Armen Alchian ve Harold Demsetz’in bu konuda bir görüşü var. Kısaca özetleyecek olursak, üretim nadiren tek başımıza mısır üretmeye benziyor; çoğu zaman ekip işi olarak gerçekleşiyor. Ekip hâlinde çalışıldığında ise kimin emeğinin ne kadar işe yaradığını ölçmek ya çok zor ya da olanaksız. Ve üretkenliğin tartışmaya yer bırakmayacak ölçütlerinin bulunmadığı koşullarda, kimin ne kadar kazanacağını belirlemek de bir o kadar güç. Bir tür görev bilinciyle çalışılırsa bu sorun bir nebze göz ardı edilebilir; ancak üreticilerin her birinin üretime katkısının ölçülemediği koşullarda bu görev bilincinden uzaklaşmak, yani “kaytarmak”, hemen hemen kaçınılmaz bir hâl alır.
Alchian ve Demsetz’e göre modern firma bu sorunu iki adımda çözer. Öncelikle bu ölçümler ve iş bölümü üzerine kafa yoracak bir idareci işe alınır. Ancak bu idarecinin de teşvik edilmesi gerekir; idareciye “işçilerin ücretlerini ödedikten sonra masada kalan senindir” denirse, bu sorun da çözülmüş olur. Alchian ve Demsetz, hiyerarşi ve emir-komuta gibi ifadelerden kaçınsalar da özetle bu faaliyetleri pazardan beklemenin pek makul olmayacağını düşünüyorlar. Maden örneğine dönersek: ruhsatları iptal etmektense herkese ruhsat vermek, verimsiz firmanın verimsizliğinin ve bu verimsizliğin tespit edilememesinin nedenini bilen işçilerin olduğu koşullar altında, sorunumuzu çözmeyecektir.
İki önemli vurgu yapma gereği duyuyorum. Öncelikle sorun, “Üretimi yeniden organize ederek şu anki koşullardan daha fazla refah elde edebilir miyiz?” değil de “Neden maaşımızı almak için bile bunca mücadeleye girmek zorundayız?” şeklinde görülebilir. Bu ikinci soruyu önemsizleştirmek gibi bir niyetim yok, ancak bana kalırsa, içinde yaşadığımız dünya sermayenin eşitsiz dağıldığı koşullarda bu sonucun da gözlemlenemez olmadığını bize kanıtlıyor ve üretimin yeniden organize edilmesinin bu nedenle de bir gereklilik olduğunu bize gösteriyor.
Ve şu “herkese maden arama ruhsatı vermek” meselesi: tamam, faaliyeti herkesin yapmasına gerek olmayabilir; ancak üretimin neticelerini bu şekilde paylaşmak zorunda mıyız? Kârları paylaşmak da bir seçenek olamaz mıydı? Eğer idarecilere kâr motivasyonunu üretkenliği yüksek tutmaya çabalamaları için veriyorsak, bu kâr motivasyonu işçilere de verilemez mi? Alchian ve Demsetz pek bu görüşte değiller; ancak haklılar mı? Bir sonraki yazıda tartışmaya çalışacağım.
Kaynakça
Roemer, John E. A general theory of exploitation and class. Harvard University Press, 1982.
Alchian, Armen A., and Harold Demsetz. “Production, information costs, and economic organization.” The American economic review 62.5 (1972): 777-795.
Notlar
- Haklarını söke söke alan Doruk Maden işçilerini ve Bağımsız Maden İş’i kutluyoruz.
Not: Türkçe karakter düzeltmeleri için ChatGPT kullanılmıştır.
