Çocukları kim doğurur, nasıl doğurur, kaç tane doğurur ya da doğurmalı, doğumdan nasıl kaçınılır, kaçınılmaya kalktığında ne olur, istenmeyen çocuklarla ne yapılır… Bu ve benzer sorular erken modern dönemden itibaren giderek artan bir biçimde siyasal iktidarın ilgi alanına girer.
Bu yazı dizisinin ilk yazısında ele aldığımız Jonathan Swift’in Mütevazı Bir Öneri‘sinde kadınlar yani anne olan kadınlar, “damızlık yetiştiriciler” (breeders) olarak tanımlanır. Bu sözcük, önceki yazılarda ele aldığımız iktisadi çerçevenin cinsiyetli boyutunu açığa çıkarır: nüfus siyaseti kadın bedenini bir üretim aracı olarak görmeye başlar. Çocukları kim doğurur, nasıl doğurur, kaç tane doğurur ya da doğurmalı, doğumdan kim ve nasıl kaçınır, kaçınmaya kalktığında ne olur, istenmeyen çocuklarla ne yapılır… Bu ve benzer sorular erken modern dönemden itibaren giderek artan bir biçimde siyasal iktidarın ilgi alanına girer.
Ebeliğin uzun tarihi
İnsan doğumu, diğer türlere ve hatta evrimsel olarak en yakın tür olan primatlara kıyasla olağandışı biçimde zorlu ve risklidir. Bu zorluğun popüler yazında oldukça iyi bilinen evrimsel açıklaması obstetrik ikilem (obstetric dilemma) olarak adlandırılır: İki ayak üzerinde yürüme (bipedalism) leğen kemiğini daraltırken, artan beyin hacmi kafatasını büyüttü. Bu iki zıt etkinin etkileşimi ile evrilen homo cinsine ait türlerde, bebek nörobilişsel gelişimini tamamlamadan adeta ‘erken’ doğar oldu. Bu yüzden de insan yavrusu canlılar aleminin en çaresiz yenidoğanlarından biridir.[1] Evrimsel biyologların ‘altriciality’, yani doğumdan sonra uzun süre bakıma muhtaçlık olarak tanımladığı bu durum, sosyal ve kültürel evrimimizin diğer türlerin evriminden önemli şekillerde farklılaşmasının da başat sebeplerinden biri olarak yorumlanır. Karen Rosenberg ve Wenda Trevathan’ın (1995) insan doğumunun evrimsel kökenlerine ilişkin klasikleşmiş çalışması bu tablonun sadece kafa büyüklüğüyle açıklanamayacağını, omuz genişliğinin de doğumu zorlaştıran önemli bir etken olduğunu gösterir. Üstelik insan yavrusu doğum kanalından çıkarken diğer primatlarda görülmeyen bir dizi rotasyon hareketi yapmak zorundadır: başı annenin sırtına dönük, vücudunun geri kalanı ise ters yöndedir. Bu mekanik zorluk doğumu güçleştirir ve yardımcı bir elin varlığını neredeyse bir zorunluluğa dönüştürür (Rosenberg & Trevathan, 1995).[2]
Tam da bu sebeple her toplumda doğuma eşlik eden biri mevcuttur. Brigitte Jordan (1978/1993) birbirinden sosyokültürel olarak çok farklı dört toplumu (Yukatan, Hollanda, İsveç, ABD) karşılaştırarak hem ebeliğin evrenselliğini hem de yerel uygulamada farklılaşmasını gösterir: Jordan’a göre doğumun nasıl olması gerektiğine dair toplumun geneli tarafından benimsenen fikir ve inançlar (ebenin deneyimi, doktorun tıbbi otoritesi, kadının kendi bedensel bilgisi, vb.) kültürel ve siyasal olarak inşa edilmiştir (Jordan, 1978/1993). Bir başka deyişle, ebelik evrensel bir pratiktir; ama biçimi kültürden kültüre köklü biçimde farklılaşır.
Tarihsel çalışmalara baktığımızda da doğumun nasıl olması gerektiğini dair yaygın bilgi ve inanışların zaman içinde değiştiğini görürüz. Erken modern İngiltere’deki doğum pratiklerine ilişkin bazı çalışmalar bu alanı görece korunaklı ve kadınlar tarafından yönetilen bir alan olarak resmeder: bu anlatıya göre komşular, akrabalar, deneyimli kadınlar ve ebeler “kendi kolektif kültürlerine ve maddi gereksinimlerine dayanan bir ağ” oluşturur (Wilson, 1997): Doğum odası karanlık, mumlu, pencereleri örtülü bir ritüel alanı, dışarıya, erkeklere ve dünyaya kapalı bir yerdir.
Ama bu tablo, ebeler açısından bakıldığında her zaman güvenli ve itibarlı bir alana işaret etmez. 1970’lerin feminist tarih yazınının ortaya koyduğu gibi, 14. yüzyıldan 17. yüzyılın sonuna kadar süren ve Avrupa genelinde çoğunluğu kadın on binlerce insanı etkileyen cadı avlarının başat hedeflerinden biri de ebelerdir. Witches, Midwives and Nurses başlıklı çalışmalarında bu anlatının en güçlü ifadelerinden birini sunan Ehrenreich ve English, kadın şifacılar ve ebelerin yüzyıllar boyunca “ruhsatsız doktorlar ve anatomistler” olarak hizmet verdiğini; doğuma dair bilgi ve deneyimlerinin hem kilise hem de gelişmekte olan erkek tıp mesleği tarafından hedef alındığını öne sürer. Cadı avlarının teolojik ve hukuki rehberi sayılan Malleus Maleficarum‘da (1484) yer alan “Kilise’ye hiçbir şey ebelikten daha fazla zarar veremez” ifadesi bu okumanın simgesi haline gelmiştir (Ehrenreich & English, 1973/2010). Silvia Federici bu çerçeveyi daha da ileri taşır ve Caliban and the Witch (2004) isimli kitabında cadı avlarını kapitalist birikimin ilkel aşamasıyla ilişkilendirir. Federici’ye göre erken modern Avrupa’da kadın bedeninin yeniden üretim kapasitesi üzerindeki denetim hem nüfusu artırmak hem de doğurganlığa ilişkin kadın bilgisini ve özerkliğini tasfiye etmek amacıyla sistematik biçimde kurulmuştur. Önceki iki yazıda ele aldığımız ve merkantilizm ile ilişkilendirilen ‘nüfus = ulusal zenginlik’ anlayışı çerçevesinde, Federici’nin ilksel birikime referans veren politik iktisadi yorumu bütünsel bir anlatıyı mümkün kılar. Bununla birlikte bu bütünlüklü anlatılara yönelik tarih yazınsal eleştiriler de dikkatle ele alınmayı hak eder. David Harley, 1990’daki çalışmasında arşiv kanıtlarının ‘ebe-cadı’ efsanesini desteklemediğini öne sürer. Ağırlıklı olarak İngiliz ve kısmen Kuzey Avrupa arşivlerine dayanan çok sayıda dava kaydını inceleyen Harley, cadı avlarında yargılanan kadınlar arasında ebelerin son derece küçük bir azınlık oluşturduğunu, ebeliğin toplumsal konumumun (doğuma tanıklık etmek, topluluğun ahlaki düzenini korumak) ebeleri cadı suçlamalarına karşı görece korunaklı kıldığını öne sürer (Harley, 1990/2018).
Bu tarih yazınsal tartışmanın bir sebebi belki de ne zaman ve nereye baktığımızla ilgili uzlaşma olmamasından kaynaklanır: bazı bölgelerde ve dönemlerde (özellikle Almanya ve İsviçre’nin bazı kantonlarında, cadı avlarının en yoğun yaşandığı 15.–17. Yüzyıllarda) kadın şifacılara ve ebelere yönelik baskının çok daha sistematik bir görünüm aldığına dair kanıtlar mevcuttur. Ebelerin hedef alındığı tezi her coğrafyada ve her dönemde doğrudan desteklenmese de görmezden gelinecek bir sezgiyi taşır. Ebeliğin kadınların elinden alınması ya da daha sıkı denetim altına alınması süreci farklı coğrafyalarda farklı biçimler almıştır ama ortak bir yön mevcuttur: kadın bilgisinin sistematik olarak küçümsenmesi, dışlanması ve nihayetinde erkek tıp mesleğinin ya da devlet otoritesinin egemenliğine devredilmesi.
İspanya’da bu süreç kurumsal bir kırılma biçiminde tezahür eder. 1477’de kurulan Protomedicato, sağlık alanını düzenleyen ve lisans veren merkezi otorite olarak ebelik pratiğini de denetim altına alır. Lisans sınavlarını üniversite eğitimli erkek hekimlerin kontrolüne bırakan bu yapı, ebelerin alana erişimini fiilen engeller (Valles Duran, 2022). Kastilya’da aynı yıl yasal çerçeveye alınan ebelik mesleği, Felipe II’nin 1576 kararnameleriyle bu zeminden koparılır (Espina-Jerez vd., 2022). Bu neredeyse iki yüzyıllık boşlukta ebeler hukuki güvenceden yoksun kalır. Bununla birlikte, bitkisel bilgilerin kullanımı ile dinî pratiklerin iç içeliği (dualar, büyüler, doğum yardımı) onları hem toplum için değerli hem de otorite karşısında şüpheli bir konuma yerleştirir; cadılık suçlamalarına maruz kalanlar kimi zaman hayatlarını yitirir. Bu döneme dair çalışmalar bazı erkek tıp yazarlarının bizzat kadın ebelerle görüşerek derlediği bilgiyi kendi otoritesiyle sunduğunu gösterir (Valles Duran, 2022).
Fransa’da dönüşüm farklı bir kanaldan gerçekleşir: Erkek cerrah ebeler (chirurgiens accoucheurs) başlangıçta yalnızca ölüm kapıda olduğunda, bebek ya da anne hayatını kaybetmek üzereyken çağrılır. McTavish’e göre 18. yüzyılın sonunda bu tür profesyonel yardımcıların sorunsuz doğumlara bile davet edilir hale gelmesi ancak kısmen tıbbi bilginin gelişimiyle açıklanabilir (McTavish, 2017). Asıl belirleyici olan, doğuma dair yazılan obstetrik metinler aracılığıyla kurulan erkek cerrahların otorite iddiasıdır: kadın bedenini, gebeliği ve doğumu inceleyen bu yazılı metinler, erkek pratisyenin daha güvenilir ve yetkili figür olarak tanınmasını mümkün kılar.
İngiltere’de ise sürecin dinamikleri daha karmaşıktır. Adrian Wilson’ın (1995) ayrıntılı incelemesi erkek ebeliğin yükselişini ne tıbbi ilerlemeyle ne de salt patriarkal bir baskıyla açıklar. Bu dönemde obstetrik forsepsin icadı yalnızca erkeklerin üye olabildiği Berber-Cerrahlar Loncası mensuplarına tanınan bir ayrıcalık olarak önem kazanmış ve erkeklerin doğum odasında daha sık yer almasına olanak sağlamıştır. Bununla eş zamanlı olarak, varlıklı kadınlar arasında erkek ebe tutmanın daha yüksek statü ve teknik beceriyle özdeşleştirildiğini görürüz (Achterberg, 1991; Bourdillon, 1988). Forceps kullanan Tory cerrahlar ile aletleri reddeden Whig pratisyenler arasındaki siyasi ayrışma, sınıfsal statü ihtiyaçları ve kentli kadınların tüketim pratikleri, bunların hepsi doğum uygulamalarını etkileyen tıbbi bilgiden bağımsız etkenlerdir.[3] Öte yandan, bütün bu değişime karşın Elizabeth Nihell gibi kadın ebeler üreme bilgisi üzerindeki otoritelerini savunmayı sürdürür. 1747’de Paris’teki Hôtel Dieu’da eğitim alan ve iki yılda 2.000’den fazla doğuma tanıklık eden Nihell, 1760’ta yayımladığı Treatise on the Art of Midwifery’de forsepsin gereksiz olduğunu ve bebeklere zarar verdiğini yazar. 1772’de ise erkek ebelerin yaygınlaşmasını “tehlikeli ve edepsizce” olarak nitelendirir (Cody, 1999). İngiltere’de Nihell gibi yazarların varlığı kamusal alanda doğumun nasıl olması gerektiğine dair canlı bir tartışmaya işaret eder.
Osmanlı’da ise baskı cadı avı ya da mesleki dışlama biçiminde değil, modernleşme söylemi aracılığıyla belirginleşir. 19. yüzyıla kadar görece geniş bir hareket alanına sahip olan ebeler (Demirci ve Somel, 2008), bu yüzyılda devletin demografik kaygılarının doğrudan nesnesi hâline gelir. Osmanlı devleti toprak kayıpları, göç dalgaları ve salgın hastalıkların yarattığı demografik baskı altında nüfusu bir ulusal kaynak olarak yeniden tanımladığı bir bağlamda ebelik pratiği, eğitim ve lisans zorunluluğuyla birlikte modernleşme projesinin bir parçasına dönüştürülür (Balsoy, 2013).[4] Devlet ebeyi hem araçsallaştırır hem de gözetim altına alır: ebe artık topluluğun bilge kadını değil, demografik politikanın uygulayıcısıdır. Pronatalist söylem bu kontrolü meşrulaştırırken, doğum, hamilelik ve kürtaj giderek daha fazla tıbbi ve siyasi denetime açık hâle gelir.
Çin’de ise gerilim farklı bir eksende seyreder. Erkek doktorların ebelik pratiğine yönelik eleştirileri erken dönemden itibaren mevcuttur; ancak bu eleştiriler Avrupa’daki gibi dinî kovuşturma ya da kurumsal dışlama biçimi almaz (Lee, 2005). Ming hanedanlığında erkek hekimlerle kadın hastalar arasındaki fiziksel temas tabu sayıldığından, erkek hekimler doğum odasına giremez. Bu durum ebeleri pratikte vazgeçilmez kılarken, aynı zamanda onları tıbbi hiyerarşinin altında sabitlemiştir. Geç İmparatorluk döneminde ise ebeler söylemsel olarak hedef alınır: Qing döneminin en çok okunan obstetrik metinlerinden Kolay Doğum Üzerine İnceleme‘nin yazarı Ye Feng, doğumun doğal bir süreç olduğunu ve ebelerin müdahalesinin gereksiz olduğunu savunarak onların olumsuz imajını pekiştirir (Wu, 2010). Bununla birlikte ebeler yalnızca doğumla sınırlı kalmayıp bekaretin doğrulanması, cinsiyetin tespiti ve otopsi gibi kamusal işlevler de üstlenerek pratikte varlıklarını sürdürür (Furth, 1999). Kadın pratisyenlerin ürettiği deneyim bilgisi ile erkek yazarlığının inşa ettiği tıbbi otorite arasındaki gerilim, açık bir ruhsat rejimi ya da cezai kovuşturma yoluyla değil, yazılı otoritenin sessiz ama kalıcı baskısıyla şekillenir. Asıl kırılma modernleşmeyle birlikte gelir: 19. yüzyılın sonunda Batı tıbbına dayalı bir doğum reformu talep eden Çinli reformcular geleneksel ebeliği “gericilik ve feodal batıl inanç” olarak damgalar (Yip, 1995). Avrupa’daki gibi erkek cerrahlara geçiş değildir bu; doğumun özel alandan kamusal ve kurumsal alana taşınmasıyla geleneksel ebe (jie sheng po) mesleki meşruiyetini yitirir; yerine eğitimli kadın ebe (zhu chan shi) geçer (Hirst vd., 2007).
Bu farklı coğrafyaları bir arada okuyunca ortaya çıkan tablo şudur: ebeliğin dönüşümü ne tek bir nedenin ne de tek bir çatışmanın ürünüdür. İspanya’da kurumsal dönüşümler, Fransa’da obstetrik otorite inşası, İngiltere’de sınıf ve siyasetin kesişimi, Osmanlı’da modernleşme baskısı, Çin’de tıbbi hiyerarşi… Ama sonuç benzerdir: Kadın bilgisi küçümsenmiş, dışlanmış ya da devşirilmiştir.
Bununla birlikte Linda Pollock kadın bilgisinin kaynağı olarak görülen kadın ağlarının varlığının kendi başına güvenli bir alana işaret etmeyebileceğine dikkat çeker. Doğum çevresinde şekillenen kadın ağları, ne kadar güçlü görünürse görünsün, yalnızca destek değil aynı zamanda denetim mekanizmalarıdır; evlilik dışı gebeliği açığa çıkarmak, normları uygulamak ve ahlaki düzeni korumak bu ağların işlevlerindendir (Pollock, 1997). Bir başka deyişle “dayanışma, kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcıdır.” Evlilik dışı gebe kalan kadın çoğu zaman sistemin dışına itilir. Ebeliğin hem destek hem denetim hem bilgi hem iktidar meselesi olduğu gerçeği, bir sonraki yazıda ele alacağımız doğum kontrolü ve kürtaj kararlarının siyasallaşması tartışmasının da zeminidir.
Sonuç: Bir Kurumun Siyaseti
Bu yazıda ebeliğin tarihini uzun bir evrimsel arka plandan erken modern dönemin kurumsal dönüşümlerine uzanan bir hat üzerinde, farklı coğrafyaların deneyimlerini karşılaştırmalı olarak ele almaya çalıştım. İnsan doğumunun biyolojik zorluğu doğuma eşlik etmeyi evrensel kıldı. Ama bu eşliğin kim tarafından, hangi bilgiyle ve hangi otorite çerçevesinde gerçekleştirileceği sorusu hiçbir zaman yalnızca teknik bir soru olmadı. Ebelik, topluluğun hem çok ihtiyaç duyduğu hem de en çok denetim altında tutmak istediği pratiklerden biri oldu. Özellikle modern devletin yükselişi ile kadın ebeler coğrafyaya, döneme ve siyasi konjonktüre göre farklı biçimlerde sistemin kenarına itildi. Kadının ne zaman doğuracağına, ne zaman doğurmayacağına ve doğurduğu çocukla ne yapacağına kimin karar vereceği sorusu, erken modern dönemden bugüne toplumsal alanın en çatışmalı konularından biri olmaya devam etti. Bir sonraki yazıda anaakım ve feminist iktisat tarihi perspektifinden bu soruların bir uzantısı olan gayrimeşru doğum, doğum kontrolü, kürtaj ve bebek ölümleri konusunu ele alacağım.
Not: Bu yazının kaleme alınmasında, dil akışını gözden geçirmek amacıyla üretken yapay zekâ aracı sınırlı ölçüde kullanılmıştır. Kuramsal çerçeve, tarihsel yorum ve kaynak seçimi tamamen yazara aittir.
Kaynakça
Achterberg, J. (1991). Woman as healer. Shambhala.
Balsoy, G. (2013). The politics of reproduction in Ottoman society, 1838–1900. Pickering & Chatto.
Balsoy, G. (2014). Ottoman pronatalism in printed sources in late nineteenth century. İletişim: Araştırmaları, 12, 13–40.
Balsoy, G. (2021). Demographic anxieties, pro-natalism, and governing difference in the late Ottoman Empire. In D. Atkinson & C. Jeppesen (Eds.), The Routledge companion to sexuality and colonialism (pp. 1–8). Routledge.
Bourdillon, H. (1988). Women as healers: A history of women and medicine. Cambridge University Press.
Bray, F. (2008). Technology and gender: Fabrics of power in late imperial China. University of California Press.
Cody, Lisa Forman. “The politics of reproduction: From midwives’ alternative public sphere to the public spectacle of Man-Midwifery.” Eighteenth-Century Studies 32.4 (1999): 477-495.
Demirci, T., & Somel, S. A. (2008). Women, politics, and society in the Ottoman Empire. Middle Eastern Studies, 44(3), 409–438.
Ehrenreich, B., & English, D. (1973/2010). Witches, midwives, and nurses: A history of women healers. Feminist Press.
Espina-Jerez, B., Franco-Valverde, F., León-Larios, F., & Gómez-Salgado, J. (2022). Midwifery regulation in 16th-century Castile. Midwifery, 106, 103248.
Federici, S. (2004). Caliban and the witch: Women, the body and primitive accumulation. Autonomedia.
Furth, C. (1999). A flourishing yin: Gender in China’s medical history, 960–1665. University of California Press.
Grunstra, N. D. S., Alemseged, Z., Hublin, J.-J., Rae, T. C., & Boeckx, C. (2023). Revisiting the obstetric dilemma: Towards a holistic view of pelvic morphology and birth in Homo sapiens. Evolutionary Anthropology, 32(3), 148–162.
Harley, D. (1990/2018). Historians as demonologists: The myth of the midwife-witch. Social History of Medicine, 3(1), 1–26.
Hirst, J., Roach, M., & Crowther, S. (2007). Midwives in China: ‘jie sheng po’ to ‘zhu chan shi’. Midwifery, 23(2), 126–135.
Jordan, B. (1978/1993). Birth in four cultures: A crosscultural investigation of childbirth in Yucatan, Holland, Sweden, and the United States (4th ed.). Waveland Press.
Lee, J.-D. (2005). Childbirth in early imperial China. Nan Nü: Men, Women and Gender in China, 7(2), 216–286.
McTavish, L. (2017). Childbirth and the display of authority in early modern France. Routledge.
Pardo-Tomás, J., & Martínez-Vidal, À. (2017). The ignorance of midwives: The role of clergymen in Spanish Enlightenment debates on birth care. In O. P. Grell & A. Cunningham (Eds.), Medicine and religion in Enlightenment Europe (pp. 49–72). Routledge.
Pollock, L. (1997). Childbearing and female bonding in early modern England. Social History, 22(3), 286–306.
Rosenberg, K., & Trevathan, W. (1995). Bipedalism and human birth: The obstetrical dilemma revisited. Evolutionary Anthropology, 4(5), 161–168.
Trevathan, W. (1987). Human birth: An evolutionary perspective. Aldine de Gruyter.
Valles Duran, M. (2022). The struggle for medical supremacy: The marginalisation of Spanish midwives in the sixteenth century [Unpublished thesis].
Wilson, A. (1995). The making of man-midwifery: Childbirth in England, 1660–1770. UCL Press.
Wilson, A. (1997). The ceremony of childbirth and its interpretation. In V. Fildes (Ed.), Women as mothers in pre-industrial England (pp. 68–107). Routledge.
Wu, Y.-L. (2010). Reproducing women: Medicine, metaphor, and childbirth in late imperial China. University of California Press.
Yip, K.-C. (1995). Health and national reconstruction in Nationalist China: The development of modern health services, 1928–1937
Notlar
-
Obstetrik ikilem kavramı son yıllarda tartışmalı hale gelmiştir. Bir kesim antropolog, doğumun zorluğunu abartılmış buluyor ya da bunu evrimsel bir kısıttan çok modern tıbbın aşırı medikalizasyonuna ve ataerkil obstetrik pratiklere bağlıyor. Grunstra ve meslektaşlarının (2023) kapsamlı çalışması bu eleştirileri ciddiye alarak yanıtlar: ikilem gerçektir, ancak 20. Yüzyılda sunulduğu basit biçimiyle değil; biyolojik ve sosyokültürel etkenlerin karmaşık bir iç içeliğiyle açıklanması gerekir (Grunstra et al., 2023). ↑
-
Çalışmalar primat doğumlarında aktif yardımın ya hiç görülmediğini ya da son derece nadir olduğunu ortaya koyar. İnsan, doğuran bireye aktif olarak eşlik eden, bebeği yönlendiren, müdahil olan bir türdür ve bu, evrimsel bir özgünlük olarak değerlendirilebilir (Trevathan, 1987; Rosenberg & Trevathan, 1995). ↑
-
Whig ve Tory, 17. yüzyıl İngiltere’sindeki farklı siyasi gelenekleri ifade eder; kabaca Whig reformcu-liberal, Tory ise muhafazakâr-gelenekçi çizgiyi temsil eder. ↑
-
Bu alandaki öncü çalışmalardan biri olan The Politics of Reproduction in Ottoman Society, 1838–1900’da (Balsoy, 2013) Osmanlı pronatalizminin ebeliğin meslekleştirilmesi, kürtajın yasaklanması ve hamileliğin tıbbi denetim altına alınması eksenlerinde şekillendiği gösterilir. Argümanın kritik boyutu şudur: bu politikalar evrensel bir nüfus kaygısı taşımaz; pronatalist söylem açıkça Müslüman nüfusu hedef alır, gayrimüslimleri kapsam dışında bırakır. Balsoy homojen bir Müslüman nüfus yaratma kaygısının Tanzimat’ın eşitlikçi vaatlerinden çok daha erken, 1840’larda belirginleştiğini öne sürer. Bu argüman ilerleyen çalışmalarında coğrafi olarak da genişler: “Demographic Anxieties, Pro-natalism, and Governing Difference in the Late Ottoman Empire”da (2021) İstanbul’dan Medine’ye ebe atanması ve Kudüs’te dağıtılan kürtaj karşıtı bir broşür üzerinden pronatalist politikaların imparatorluğun çevre bölgelerine nasıl taşındığı sorgulanır. ↑
