Bugün neden bize giderek daha az “yurttaş”, daha çok “tüketici” deniyor? Çünkü değişen yalnızca kamusal hizmetler değil; neoliberal kapitalizm, yurttaşlığın anlamını da yeniden tanımlıyor.
Haziran yazımızda kapitalist yurttaşlığın tarihsel gelişimini, sosyal yurttaşlığın yükselişini ve refah devletinin belirli bir sermaye birikim rejiminin ürünü olarak nasıl ortaya çıktığını tartışmıştık. Yazının sonunda vardığımız noktada ise, bu tarihsel uzlaşmayı mümkün kılan koşulların 1970’lerden itibaren çözülmeye başlamasıyla birlikte sosyal yurttaşlığın neden yeniden tartışma konusu hâline geldiği sorusunu sormuştuk. Bu ayın yazısında, bu sorunun izini sürerek neoliberal yeniden yapılanmanın kamusal hizmetleri ve yurttaşlığı nasıl dönüştürdüğünü, bireyin hak sahibi bir yurttaştan giderek bir tüketiciye nasıl dönüştürüldüğünü ele alacağız. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Refah Devletinin Krizi mi, Birikim Rejiminin Krizi mi?
Refah devletinin çözülüşü çoğu zaman kamu harcamalarının sürdürülemez hale gelmesi, sosyal güvenlik sistemlerinin aşırı büyümesi ya da devletin ekonomide gereğinden fazla yer tutmasıyla açıklanmaktadır. Fakat böyle bir açıklama, yaşanan dönüşümün nedenlerine değil sonuçlarına odaklanmaktadır. Halbuki burada asıl cevaplanması gereken soru şudur: İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist ekonomilerin istikrarının vazgeçilmez unsurlarından biri olarak görülen refah devleti, ne olmuştur da yalnızca otuz yıl sonra sistemin temel sorunlarından biri olarak tanımlanmaya başlanmıştır?
Bizim perspektifimizden, bu sorunun yanıtı refah devletinin kendi içinde değil, onu mümkün kılan sermaye birikim rejiminde aranmalıdır. Savaş sonrasında kapitalist ekonomiler, yüksek büyüme oranları, tam istihdam ve kitlesel üretim ile kitlesel tüketimin birbirini beslediği Fordist birikim rejimi üzerinde yükselmişti ve refah devleti bu yapının dışında gelişmiş bir sosyal politika tercihi değil, onun kurumsal bir parçasıydı. Bu nedenle, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve benzeri kamusal hizmetler yalnızca yurttaşların refahını artırmayı amaçlamıyor; aynı zamanda sermayenin ihtiyaç duyduğu sağlıklı, eğitimli ve üretken emek gücünün yeniden üretimini de güvence altına alıyordu. Ücret artışları ve sosyal transferler ise kitlesel tüketimi besleyerek, sermaye birikiminin sürekliliğine destek oluyordu. Başka bir ifadeyle, refah devleti kapitalizmin geldiği aşamada bahşettiği bir lütuf değil; savaş sonrası dönemde sermaye birikiminin istikrarlı biçimde sürdürülmesini mümkün kılan kurumsal düzenlemeler bütününün önemli bir parçasıydı (Harvey, 2005; Hobsbawm, 1994).
Ancak 1970’li yıllarla birlikte bu tarihsel uzlaşmayı mümkün kılan koşullar değişmeye başladı. Verimlilik artışlarının yavaşlaması, petrol krizlerinin yarattığı maliyet baskısı, uluslararası rekabetin sertleşmesi ve en önemlisi sermaye kârlılığındaki gerileme, savaş sonrası birikim rejimini ciddi bir krize sürükledi. Duménil ve Lévy’nin (2004) gösterdiği gibi neoliberal yeniden yapılanmanın temel amacı, sermaye sınıfının azalan kârlılığını yeniden tesis etmekti. Dolayısıyla yaşanan dönüşüm, kamu harcamalarının yüksekliğine verilmiş teknik bir tepki değil; sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesine yönelik tarihsel bir müdahaleydi. Bu nedenle, Harvey’nin (2005) de vurguladığı gibi neoliberalizm, devletin ekonomiden çekilmesinden çok, sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldıracak yeni bir devlet biçiminin inşası anlamına gelmektedir.
Bu dönüşüm aynı zamanda emeğin yeniden üretim biçiminin de yeniden örgütlenmesini kendi mantığı içinde zorunlu kılıyordu. Savaş sonrası dönemde eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve diğer kamusal hizmetler yalnızca sosyal hakların kurumsal güvencesi değil, emek gücünün toplumsal ölçekte yeniden üretimini sağlayan önemli mekanizmalardı. Başka bir ifadeyle, emekçinin ertesi gün yeniden çalışabilir durumda olması yalnızca ücret ilişkisiyle değil; sağlık hizmetlerinden eğitime, sosyal güvenlikten kamusal altyapıya kadar uzanan kolektif kurumlar aracılığıyla mümkün oluyordu (Lebowitz, 2003). Sermayenin uluslararasılaşması ve finansallaşmasıyla birlikte bu model de değişmeye başladı. Bu konjonktürde sermaye kesimi, emek gücünün yeniden üretim maliyetlerini ulusal devletler aracılığıyla üstlenmeye eskisi kadar ihtiyaç duymuyor; bu maliyetleri giderek bireylere, hanehalklarına ve piyasa mekanizmalarına devretmeye yöneliyordu. Daha önce yurttaşlık hakkı olarak görülen hizmetlerin piyasalaştırılmasını tam da bu nedenle sadece malî bir tercih ya da kamu yönetimi reformu olarak görmemek gerekir, çünkü bu süreç aynı zamanda emeğin yeniden üretim maliyetlerinin kamusal alandan özel alana aktarılması anlamına gelmektedir. Nitekim son yıllarda, sosyal yeniden üretim literatüründe de vurgulandığı üzere, neoliberal kapitalizm yalnızca üretim süreçlerini değil, yaşamın yeniden üretimini mümkün kılan kurumsal yapıları da piyasa mantığına göre yeniden şekillendirmektedir (Fraser, 2016; Bhattacharya, 2017). Bu nedenle, krizinden söz edilmesi gereken özne refah devleti değil, onu mümkün kılan tarihsel uzlaşma ve emek gücünün yeniden üretimine ilişkin kurumsal modeldir. Neoliberal yeniden yapılanmanın sonraki aşaması, bu dönüşümün devletin örgütlenmesine ve kamusal hizmetlerin sunuluş biçimine yansıması olarak gerçekleşmiştir.
Birikim Rejiminin Değişimi ve Devletin Yeni İşlevi
Tekrar altını çizecek olursak, sermaye birikim rejimindeki dönüşüm yalnızca üretim süreçlerini değil, devletin ekonomi ve toplum içindeki işlevini de yeniden tanımlamıştır. Bu nedenle neoliberal dönemi devletin küçülmesi ya da ekonomiden çekilmesi olarak değerlendirmek eksik bir okuma olacaktır. Çünkü değişen, devletin varlığı değil; sermaye birikim süreciyle kurduğu ilişkinin niteliğidir. 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde devlet, tam istihdamı destekleyen, emeğin yeniden üretimini güvence altına alan ve iç talebi canlı tutan politikalar aracılığıyla sermaye birikiminin istikrarına katkıda bulunuyordu, neoliberal dönemde ise aynı devlet, sermayenin küresel rekabet koşullarına uyumunu kolaylaştıran, piyasaların işleyişini güvence altına alan ve yeni birikim alanları yaratan bir kurumsal yapıya dönüşmeye başlamıştır (Harvey, 2005).
Bu dönüşümün en belirgin sonuçlarından biri kamusal hizmetlerin yeniden tanımlanmasıdır. Refah devleti döneminde bu hizmetler, yurttaşlığın sosyal boyutunun ayrılmaz parçaları olmanın yanı sıra emek gücünün toplumsal ölçekte yeniden üretimini sağlayan kamusal yatırımlar olarak da görülüyordu. Neoliberal yeniden yapılanma ile birlikte ise bu hizmetler giderek maliyet unsuru, bütçe yükü ya da piyasa içinde daha verimli sunulabilecek faaliyet alanları olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Böylece kamusal hizmetlerin toplumsal işlevi değişmediği halde, bu işlevin nasıl ve kim tarafından yerine getirileceğine ilişkin anlayış köklü biçimde dönüşmeye başlamıştır.
Bu noktada dikkat çekici olan, devletin kamusal hizmetlerden bütünüyle çekilmesi değil, bu hizmetlerin sağlanma biçimini değiştirmesidir. Devlet artık doğrudan hizmet sunan bir aktörden çok, hizmetlerin piyasa ilkelerine göre üretilmesini düzenleyen, denetleyen ve rekabeti teşvik eden bir konuma yönelmiştir. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve bakım hizmetleri kamusal sorumluluk olmaktan çıkarılmamış; ancak piyasa aktörlerinin giderek daha fazla faaliyet gösterebildiği ekonomik alanlara dönüştürülmüştür. Bu nedenle neoliberal devlet, kamusal hizmetleri ortadan kaldıran değil, onları piyasa mantığına göre yeniden örgütleyen bir devlet biçimi olarak değerlendirilmelidir (Harvey, 2005).
Elbette bu dönüşüm aynı zamanda emeğin yeniden üretimine ilişkin maliyetlerin de yeniden dağıtılması anlamına geliyordu. Refah devleti döneminde önemli ölçüde kamusal kaynaklarla karşılanan bu harcamalar giderek bireylerin ve hanehalklarının sorumluluğuna bırakılmaya başlanmıştır. Lebowitz’in (2003) vurguladığı gibi emek gücünün yeniden üretimi kapitalist üretim sürecinin dışında düşünülemez. Dolayısıyla bu maliyetlerin kamudan bireylere aktarılması yalnızca malî bir tercih değil, sermaye birikiminin yeni ihtiyaçlarına uygun bir yeniden yapılanmadır. Fraser’ın (2016) da belirttiği gibi neoliberal kapitalizm, yalnızca üretim süreçlerini değil, yaşamın yeniden üretimini mümkün kılan kurumsal yapıları da piyasa mantığına göre yeniden şekillendirmektedir. Sonuç olarak, kamusal hizmetlerin geçirdiği dönüşüm de bu yeniden yapılanmanın en görünür alanlarından birini oluşturmaktadır.
İşte tam bu noktada kamusal hizmetlerin anlamı kadar, bu hizmetlerden yararlanan bireyin tanımı da değişmeye başlamaktadır. Kamusal hizmetler artık öncelikle sosyal yurttaşlığın gereği olarak değil; tercih, rekabet, performans ve bireysel sorumluluk ilkeleri doğrultusunda sunulan hizmetler olarak yeniden kurgulanmaktadır. Böylece hak sahibi yurttaşın yerini, hizmetler arasında seçim yapan, memnuniyeti ölçülen ve kendi refahından giderek daha fazla sorumlu tutulan yeni bir özne almaya başlamaktadır. Neoliberal dönemde yurttaşlığın geçirdiği dönüşümü anlamak için bu yeni öznenin nasıl inşa edildiğine yakından bakmak önemlidir.
Hak Sahibi Yurttaştan Hizmet Tüketicisine
Bir toplumda bireylerin hangi kavramlarla tanımlandığı yalnızca dilsel bir tercih değildir. Kullanılan kavramlar, bireylerin devletle, piyasa ile ve birbirleriyle kurdukları ilişkinin nasıl tasarlandığını da gösterir. Bu nedenle kamusal hizmetlerden yararlanan kişilerin giderek daha sık “tüketici”, “müşteri” ya da “hizmet kullanıcısı” olarak tanımlanmasını, yalnızca terminolojik bir değişiklik olarak göremeyiz. Kullanılan kavramların değişmesini kamusal hizmetlerin örgütlenme biçiminde yaşanan dönüşümün siyasal ve ideolojik ifadesi olarak görmek gerekir.
Refah devleti döneminde sağlık, eğitim ya da sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanan kişi, öncelikle bu hizmetlere yurttaş olduğu için erişme hakkına sahip bir özne olarak kabul ediliyordu. Hizmetlerden yararlanmanın temel dayanağı satın alma gücü değil, yurttaşlık statüsüydü. Neoliberal dönemde ise kamusal hizmetlerin örgütlenme mantığı değiştikçe bu ilişki de değişmeye başladı. Hizmetlerin piyasalaştırılmasıyla birlikte birey, hak sahibi bir yurttaştan çok hizmetler arasında tercih yapan, memnuniyeti ölçülen ve seçimleri üzerinden değerlendirilen bir tüketici olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Böylece hak kavramı yerini giderek tercih, rekabet, verimlilik ve bireysel sorumluluk gibi piyasa kavramlarına bırakmaktadır.
Bu dönüşüm yalnızca kamusal hizmetlerin sunuluş biçimini değil, yurttaşlığın anlamını da değiştirmektedir. Wendy Brown’ın (2015) dikkat çektiği gibi neoliberalizm, piyasa mantığını yalnızca ekonomik alana değil, siyasal ve toplumsal yaşama da taşımakta; bireyleri giderek hak sahibi siyasal öznelerden çok kendi yaşamlarını ekonomik rasyonalite içinde yönetmesi beklenen aktörler olarak yeniden kurmaktadır. Benzer biçimde Rose (1999), neoliberal yönetimselliğin bireyleri doğrudan yönetmekten çok, onları kendi seçimlerinden sorumlu girişimci özneler olarak şekillendirdiğini ileri sürmektedir. Böylece devlet ile yurttaş arasındaki ilişki de hak ve yükümlülük temelinden uzaklaşarak performans, tercih ve bireysel sorumluluk ekseninde yeniden tanımlanmaktadır.
Bu nedenle günümüzde kamusal hizmetlerin piyasalaştırılmasını yalnızca özelleştirme politikaları ya da yeni yönetim teknikleri üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Asıl dönüşüm, kamusal hizmetlerden yararlanan bireyin kim olduğuna ilişkin anlayışta yaşanmaktadır. Sağlık hizmeti alan kişi artık hasta olduğu kadar müşteri, eğitim hizmetinden yararlanan kişi öğrenci olduğu kadar tüketici, sosyal güvenlik sistemine dahil olan birey ise hak sahibi bir yurttaş olmaktan çok kendi geleceğine yatırım yapan bir ekonomik özne olarak görülmektedir. Özcesi, kamusal hizmetlerin dili değiştikçe, yurttaşlığın dili de değişmektedir.
Bu nedenle “yurttaştan tüketiciye dönüşüm”, yalnızca yeni bir söylem ya da yönetsel tercih olarak okunmamalıdır. Bu dönüşüm, önceki bölümlerde tartışıldığı gibi, sermaye birikim rejiminin yeniden yapılanmasıyla başlayan; emeğin yeniden üretim maliyetlerinin kamusal alandan bireylere aktarılmasıyla derinleşen ve devletin yeni işlevleri doğrultusunda kurumsallaşan tarihsel bir sürecin sonucudur. Kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ile bireyin tüketici olarak yeniden tanımlanması aynı dönüşümün iki farklı görünümüdür. Birinde hizmetlerin örgütlenme mantığı değişirken, diğerinde bu hizmetlerden yararlanan öznenin kimliği yeniden kurulmaktadır.
Sonuç yerine…
Kamusal hizmetlerin geçirdiği dönüşüm çoğu zaman özelleştirme uygulamaları, kamu yönetimi reformları ya da mali disiplin politikaları çerçevesinde tartışılmaktadır. Oysa bu yazının temel iddiası, söz konusu dönüşümün çok daha derin bir tarihsel yeniden yapılanmanın parçası olduğudur. Neoliberal dönemde yaşanan değişim, refah devletinin malî açıdan sürdürülemez hale gelmesinden değil; onu mümkün kılan sermaye birikim rejiminin çözülmesinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle devletin yeniden yapılandırılması, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal yurttaşlığın aşınması birbirinden bağımsız süreçler değildir.
Bu çerçevede kamusal hizmetlerin piyasaya açılması elbette yalnızca hizmet sunum yöntemlerinin değişmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda emeğin yeniden üretim maliyetlerinin kamusal alandan bireylere aktarılmasını, kamusal sorumlulukların giderek bireyselleştirilmesini ve sosyal hakların piyasa ilişkileri içinde yeniden tanımlanmasını ifade eder. Kamusal hizmetler yurttaşlık hakkı olmaktan uzaklaştıkça, bu hizmetlerden yararlanan birey de giderek hak sahibi bir yurttaş olarak değil, tercih yapan ve seçimlerinden sorumlu tutulan bir tüketici olarak kurgulanır.
Dolayısıyla yurttaştan tüketiciye geçiş, yalnızca dilde yaşanan bir kavram değişikliği değildir. Bu değişim, neoliberal kapitalizmin kamusal hizmetleri yeniden örgütlerken yurttaşlığın maddi temelini de dönüştürmesinin siyasal ve ideolojik ifadesi ve sermaye birikim rejimindeki değişimin kamusal hizmetler aracılığıyla gündelik yaşama nasıl nüfuz ettiğini gösteren en görünür işaretlerden biridir. Bu nedenle kamusal hizmetlerin geleceğine ilişkin tartışmalar, yalnızca hizmetlerin nasıl sunulduğuna değil, nasıl bir yurttaşlık anlayışını mümkün kıldığına odaklanmak zorundadır.
Kaynakça
Bhattacharya, T. (Ed.). (2017). Social reproduction theory: Remapping class, recentering oppression. Pluto Press.
Bauman, Z. (2005). Work, consumerism and the new poor (2nd ed.). Open University Press.
Brown, W. (2015). Undoing the demos: Neoliberalism’s stealth revolution. Zone Books.
Duménil, G., & Lévy, D. (2004). Capital resurgence: Roots of the neoliberal revolution. Harvard University Press.
Fraser, N. (2016). Contradictions of capital and care. New Left Review, 100, 99–117.
Harvey, D. (2005). A brief history of neoliberalism. Oxford University Press.
Hobsbawm, E. J. (1994). The age of extremes: The short twentieth century, 1914–1991. Michael Joseph.
Lebowitz, M. A. (2003). Beyond Capital: Marx’s political economy of the working class (2nd ed.). Palgrave Macmillan.
Needham, C. (2007). The reform of public services under New Labour: Narratives of consumerism. Palgrave Macmillan.
Rose, N. (1999). Powers of freedom: Reframing political thought. Cambridge University Press.
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
