Kapitalizm yurttaşlığı genişletti, ancak toplumsal gücünü sınırladı. Sosyal haklar ve refah devleti ise piyasanın değil, emekçi sınıfların mücadelelerinin ve savaş sonrası güç dengelerinin ürünü olarak ortaya çıktı.
İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek ve toplumsal yaşamın parçası olabilmek için karşılanması zorunlu olan çeşitli ihtiyaçlara sahiptir. Barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine erişim, eğitim, ulaşım ve haberleşme bu ihtiyaçların başlıcalarıdır. İhtiyaçların niteliği ve düzeyi tarihsel dönemlere, toplumlara ve bireylerin toplumsal konumlarına göre farklılık gösterse de ortaklaştıkları bazı temel hususlardan söz etmek mümkündür. İnsanlar ihtiyaç duydukları hizmetlere zamanında erişebilmeyi, yeterli ve nitelikli hizmet alabilmeyi ve bunu insan onuruna yakışır koşullar altında gerçekleştirebilmeyi beklerler. Ancak bu beklentilerin kim tarafından, hangi yöntemlerle ve hangi ölçüde karşılanacağı tarih boyunca değişime uğramıştır. Toplumsal üretim biçimlerinin değişmesiyle birlikte yalnızca yurttaşların hakları ve devletlerin sorumlulukları değil, bu hizmetlerin hangi toplumsal kesimler için, ne ölçüde ve hangi koşullarda sağlanacağı da değişmiştir.
Neoliberal kapitalizmin geldiği aşamada sağlık, eğitim, ulaşım, haberleşme ve sosyal güvenlik gibi alanlarda yaşanan dönüşümler çoğu zaman maliyet, etkinlik ya da hizmet kalitesi gibi teknik gerekçelerle açıklanmaktadır. Oysa mesele bundan çok daha fazlasıdır. Bu hizmetlerin nasıl örgütlendiği, kim tarafından sunulduğu ve hangi toplumsal kesimlerin bunlardan ne ölçüde yararlanabildiği, her şeyden önce yurttaşlığın nasıl tanımlandığıyla ilgilidir. Bir başka ifadeyle, yurttaşlığın kapsamı ve içeriği değiştikçe kamusal hizmetlerin niteliği de değişmektedir. Bu nedenle kamusal hizmetlerin geçirdiği dönüşümü anlayabilmek için öncelikle yurttaşlık kavramının tarihsel gelişimine bakmak gerekir.
İki kısımdan oluşacak yazı serimizin ilk bölümünün iddiası şudur: Kapitalizm yurttaşlığın kapsamını genişletirken gücünü sınırlamıştır. Bireyler bir yandan hukuken eşit ve özgür yurttaşlar olarak tanımlanırken, diğer yandan toplumsal ve iktisadi yaşam üzerindeki denetimlerini önemli ölçüde kaybetmişlerdir. Buna karşılık yirminci yüzyılda gelişen sosyal yurttaşlık anlayışı, piyasa ilişkilerinin dışında kalan yeni hak alanları yaratarak yurttaşlığın kapsamını genişletmiştir. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi hizmetler yurttaşlığın ayrılmaz parçaları olarak tanımlanmış; refah devleti ise bu anlayışın kurumsal biçimi haline gelmiştir. Serinin bu kısmında öncelikle kapitalist yurttaşlığın tarihsel karakterini kısaca ele alacağız ve ardından sosyal yurttaşlığın yükselişi ve refah devletinin ortaya çıkışını tartışacağız.
Kapitalizm ve Yurttaşlığın Çelişkili Karakteri…
Kapitalizmin ortaya çıkışı yalnızca yeni bir üretim biçiminin ortaya çıkışı anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda insanların yaşamlarını sürdürme biçimlerinin köklü şekilde değişmesi anlamına da geliyordu. Kapitalizm öncesi toplumlarda üreticiler çoğu zaman çeşitli siyasal ve hukuksal bağımlılıklar altında yaşıyorlardı; ancak geçimlerini sağlayan üretim araçlarına doğrudan erişimleri vardı. Köylü emeğinin temel aracısı olan toprağa ulaşabiliyor, yaşamını büyük ölçüde kendi üretimi üzerinden sürdürebiliyordu. Buna karşılık devletin ya da feodal lordun köylü emeğine el koyabilmesi, iktisadî değil, siyasî ve askerî gücüne dayanıyordu. Vergiler, angaryalar ve kişisel bağımlılık ilişkileri bu sömürünün başlıca araçlarıydı (Wood, 2020).
Bu açıdan bakıldığında, kapitalizmin tarihsel özgünlüğü, sömürünün siyasal baskının doğrudan görünürlüğünden ayrıştırılmış olmasıdır. E. M. Wood’un (2016) da dikkat çektiği gibi kapitalist toplumlarda iktisadî ve siyasî alanlar birbirinden ayrıştırılmış görünmektedir. Bu sayede sömürü ilişkileri siyasal eşitlik ilkesiyle çelişmeden varlığını sürdürebilmektedir. Yani, yurttaşlar yasalar önünde eşit kabul edilirken, üretim araçlarının mülkiyeti ve ekonomik güç son derece eşitsiz biçimde dağılmaya devam etmektedir.
Bilindiği üzere bu dönüşümün tarihsel ön koşulu üreticilerin üretim araçlarından koparılarak mülksüzleştirilmesidir. Marx’ın “ilkel birikim” olarak tarif ettiği bu süreç, kapitalist üretim ilişkilerinin oluşumunda kurucu bir rol oynamış ve ortak kullanım alanlarının tasfiyesi, köylülerin topraklarından koparılması ve geçim araçlarından mahrum bırakılmasıyla geniş mülksüz kitleler ortaya çıkmıştır. Marx’ın ifadesiyle ilkel birikimin tarihi “fetih, köleleştirme, soygun ve cinayetlerle” yazılmıştır (Marx, 2011). Sürecin sonunda üretim araçlarının sahipliğinden dışlanmış ve fakat emek gücünü satmakta özgür olan yeni bir toplumsal sınıf ortaya çıkmıştır.
Tam bu noktada, kapitalizmin özgürlük vaadinin çelişkili niteliğini açıkça görmek mümkündür. Evet işçi artık bir serf ya da köle değildir; hukuken özgürdür, emeğini kime satacağına kendisi karar verir. Yani biçimsel olarak kendi yaşamı üzerinde tasarruf sahibidir. Ancak aynı zamanda üretim araçlarından koparılmıştır ve yaşamını sürdürebilmesinin tek yolu emek gücünü satmaktır. Bir başka ifadeyle, emekçi özgürdür ama bu özgürlüğünü kullanmaktan başka seçeneği yoktur. İşte bu siyasal özgürlük ile iktisadi zorunluluğun aynı anda var olabilme hali, kapitalist toplumun sömürü ilişkilerini siyasal eşitlikle uyumlu hale getirmesini mümkün kılmaktadır.
Wood’a (2020) göre antik Atina demokrasisi ile modern liberal demokrasi arasındaki temel farklardan biri de burada ortaya çıkmaktadır. Antik dünyada siyasal yurttaşlık ile ekonomik yaşam arasındaki ilişki çok daha doğrudandı ve yurttaşların siyasal alandaki konumları, üretim ve mülkiyet ilişkilerinden bütünüyle bağımsız değildi. Buna karşılık kapitalist toplumlarda yurttaşlık statüsü ile sınıfsal konum arasındaki bağ büyük ölçüde koparılmıştır. Yurttaşlar yasalar önünde eşit kabul edilir, aynı siyasal haklara sahip oldukları varsayılır ve yönetime katılma bakımından biçimsel olarak aynı statüde değerlendirilirler. Ancak bu siyasal eşitlik, iktisadî yaşamın ürettiği eşitsizliklere hiç dokunmaz. Üretim araçlarının mülkiyeti son derece eşitsiz biçimde dağılmış olmasına rağmen, bu eşitsizlik yurttaşlık statüsünün dışında tutulur. Böylece kapitalist toplumlarda siyasal eşitlik ile sınıfsal eşitsizlik yan yana var olabilir. Kapitalizmin tarihsel özgünlüğü de büyük ölçüde burada yatmaktadır. Yurttaşlığın kapsamı genişlerken, toplumsal ve iktisadi yaşam üzerindeki etkisi daralmakta; ekonomik güç ilişkileri ise siyasal alanın dışında ve ona müdahale etmeksizin yeniden üretilebilmektedir.
Bu nedenle, kapitalist yurttaşlığın tarihi yalnızca yeni hakların kazanılmasının değil, aynı zamanda üreticilerin toplumsal yaşam üzerindeki denetimlerini kaybetmelerinin de tarihidir. Kapitalizm bireyleri hukuken özgür yurttaşlar haline getirirken, onları yaşamlarını sürdürebilmek için piyasa ilişkilerine bağımlı kılmıştır. Ancak bu yeni toplumsal örgütlenme biçimi elbette kendi çelişkilerini de üretmiştir. Sanayileşmeyle birlikte büyüyen servet, aynı zamanda yoksulluğu, işsizliği ve güvencesizliği de büyütmüş; ortaya çıkan toplumsal sorunlar yurttaşlığın yalnızca hukuksal ve siyasal haklardan ibaret olup olamayacağı tartışmasını gündeme taşımıştır.
Bir başka yurttaşlık…
On dokuzuncu yüzyıl boyunca kapitalist birikimin yarattığı toplumsal maliyetler derinleştikçe yurttaşlığın kapsamına ilişkin tartışmalar da yoğunlaşmıştır. Kentlere yığılan işçi nüfusu, düzensiz çalışma koşulları, çocuk emeği, salgın hastalıklar ve yaygın yoksulluk yalnızca işçi sınıfının değil toplumsal düzenin bütünü açısından sorun haline gelmiştir. Böylece başlangıçta yalnızca hukuksal ve siyasal haklarla tanımlanan yurttaşlık anlayışı giderek daha fazla sorgulanmaya başlanmıştır. Bu dönüşümü kavramsallaştıran en önemli çalışmalardan biri T. H. Marshall’ın (1950) yurttaşlık kuramıdır. Marshall’a göre yurttaşlığın gelişimi sosyal hakların ortaya çıkışıyla yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve asgari refah düzeyine erişim gibi haklar yurttaşlığın ayrılmaz parçaları haline gelmiştir. Böylece bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli bazı hizmetler piyasa içerisindeki başarılarına bırakılmaktan çıkarılmıştır. Fakat özellikle vurgulanması gereken husus, sosyal yurttaşlığın yükselişinin hakların doğrusal biçimde genişlemesinin doğal bir sonucu değil, tam tersine, kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere karşı verilen toplumsal mücadelelerin ürünü olduğu gerçeğidir. İşçi hareketlerinin güçlenmesi, sendikal örgütlenmelerin yaygınlaşması ve kitlesel siyasal talepler sosyal hakların kurumsallaşmasında belirleyici rol oynamıştır. Bir başka ifadeyle sosyal yurttaşlık, kapitalist gelişmenin değil, kapitalist gelişmenin yarattığı çelişkilerin ürünüdür.
Bu noktada Polanyi’nin (2001) yaklaşımı önemli bir açıklama sunmaktadır. Hatırlanacağı üzere Polanyi’ye göre piyasa ilişkilerinin toplumsal yaşam üzerindeki yıkıcı etkileri, onları sınırlandırmaya yönelik karşı hareketleri de beraberinde getirmektedir. Eğitimin, sağlığın ya da sosyal güvenliğin piyasa mekanizmasının dışına çıkarılması bu karşı hareketlerin en önemli örneklerinden biri olarak okunabilir. Bu sayede toplumsal yaşamın bütünüyle piyasa mantığına tabi kılınmasına karşı belirli koruma alanları oluşturulabilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu eğilim daha da güçlenmiştir. Sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, kamusal eğitim sistemlerinin geliştirilmesi ve kapsamlı sosyal güvenlik ağlarının kurulmasıyla birlikte yurttaşlık ilk kez geniş ölçekli biçimde sosyal içerik kazanmıştır. Refah devleti olarak adlandırılan bu tarihsel dönem, yurttaşlığın yalnızca siyasal katılım hakkı olarak değil, aynı zamanda toplumsal refaha erişim hakkı olarak tanımlandığı özgün bir dönemdir.
Refah Devleti: Tarihsel Bir Uzlaşma?
Sosyal yurttaşlığın yükselişini yalnızca ahlaki ya da siyasal tercihlerin sonucu olarak değerlendirmek hatalı bir analiz olacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah devletinin ortaya çıkması ve yaygınlaşması, elbette dönemin uluslararası güç dengeleriyle de yakından ilişkiliydi. Bir yanda Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği alternatif toplumsal örgütlenme modeli, diğer yanda savaş sonrasında güçlenen işçi hareketleri ve sendikal örgütlenmeler kapitalist devletler üzerinde yakıcı bir baskı oluşturuyordu. Emekçi sınıfların taleplerinin bütünüyle göz ardı edilmesi yalnızca toplumsal huzursuzluk değil, aynı zamanda sistemin meşruiyetine ilişkin daha derin sorunlar yaratma potansiyeli de taşıyordu[1]. Bu nedenle sosyal hakların genişletilmesi ve kamusal hizmetlerin yaygınlaştırılması aynı zamanda kapitalist sistemin siyasal istikrarının korunmasının da araçlarından biri haline gelmişti.
Diğer yandan, refah devletinin yükselişi belirli bir sermaye birikim rejiminin ihtiyaçlarıyla da uyumluydu. Büyük Buhran’ın ardından hâkim iktisadi yaklaşımın yerini alan Keynesçi iktisat, ücretlerin ve iç talebin korunmasını ve tam istihdamın sağlanmasını ekonomik büyümenin temel koşulları arasında görüyordu. Bu çerçevede kamusal harcamalar, sosyal güvenlik sistemleri ve kamusal hizmetler yalnızca sosyal politika araçları değil, aynı zamanda ekonomik istikrarın sağlanmasının da önemli unsurları olarak değerlendiriliyordu. Savaş sonrası dönemin yüksek büyüme oranları ile refah devleti uygulamalarının genişlemesi arasındaki ilişki bu nedenle tesadüfi değildir.
Refah devletinin ortaya çıkışı uzun yıllardır iki farklı yorum arasında tartışılmaktadır. İlk yaklaşım refah devletini kapitalist sistemin yeniden üretimini sağlayan bir mekanizma olarak değerlendirirken, ikincisi onu emekçi sınıfların uzun mücadeleler sonucunda elde ettiği tarihsel bir kazanım olarak görmektedir. Bauman’a (2005) göre refah devleti bu iki açıklamanın kesişim noktasında konumlanmıştır. Modern kapitalist toplumlarda ne sermaye sınıfı ne de emekçi sınıflar siyasal müdahale olmaksızın kendi varlık koşullarını sürdürebilecek durumdadır. Kapitalist ekonomilerin çevrimsel krizleri yalnızca emekçileri değil, aynı zamanda sermaye birikiminin kendisini de tehdit etmektedir. Aynı şekilde işçi sınıfı da işsizlik, hastalık ve yaşlılık gibi riskler karşısında kolektif koruma mekanizmalarına ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle refah devleti yalnızca sosyal yardım programlarının toplamı olarak anlaşılmamalıdır. Daha geniş anlamıyla refah devleti, yurttaşların yaşamın temel risklerine karşı kolektif biçimde korunmasını ifade eder. Bu biçimde, sağlık hizmetlerinden yararlanmak, eğitim almak ya da yaşlılık döneminde sosyal güvenceye sahip olmak bireyin satın alma gücüne değil yurttaşlık statüsüne bağlanmıştır.
Refah devletinin tarihsel önemi de burada yatmaktadır. İlk kez geniş ölçekli biçimde bireylerin piyasa içerisindeki konumlarından bağımsız olarak belirli haklara sahip oldukları kabul edilmiştir. Sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik gibi hizmetler piyasa tarafından sunulan ayrıcalıklar olmaktan çıkarılarak yurttaşlık hakkı olarak tanımlanmıştır. Sosyal yurttaşlığın en önemli başarısı da budur. Ancak bu tarihsel ‘uzlaşma’ kalıcı olmamıştır. Refah devletini mümkün kılan tarihsel koşullar ve sınıfsal güç dengeleri 1970’li yıllardan itibaren değişmeye başlamıştır. Bir dönem kapitalist toplumun vazgeçilmez unsuru olarak görülen sosyal yurttaşlık kurumları bu kez ekonomik etkinliğin önünde engel olarak sunulmaya başlanacaktır.
Son tahlilde, 20. yüzyılın ortalarında sosyal yurttaşlığın kalıcı zaferi gibi görünen şey, gerçekte belirli bir tarihsel dönemin güç dengelerinin ürünüdür. Bu dengelerin değişmesiyle birlikte yurttaşlığın sosyal içeriği de yeniden tartışmaya açılmıştır. İkinci kısımda, 1970’lerden itibaren yükselen neoliberal yeniden yapılanmanın sosyal yurttaşlığı nasıl aşındırdığı ve yurttaşın giderek tüketici kimliğiyle tanımlanmasının hangi tarihsel koşullar altında gerçekleştiği ele alınacaktır.
Kaynakça
Bauman, Z. (2005). Work, consumerism and the new poor (2nd ed.). Open University Press.
Hobsbawm, E. J. (2008). Aşırılıklar çağı: Kısa 20. yüzyıl, 1914-1991 (Y. Alogan, Çev.). Everest Yayınları.
Marshall, T. H. (1950). Citizenship and social class and other essays. Cambridge University Press.
Marx, K. (2011). Kapital: Ekonomi politiğin eleştirisi (M. Selik & N. Satlıgan, Çev.). Yordam Kitap.
Polanyi, K. (2001). The great transformation: The political and economic origins of our time (2nd ed.). Beacon Press.
Wood, E. M. (2016). Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması, İstanbul: Yordam Kitap.
Wood, E. M. (2020). Yurttaşlardan lordlara: eskiçağlardan ortaçağlara Batı siyasi düşüncesinin toplumsal tarihi. Yordam Kitap.
Notlar
-
1945 sonrasının tarihsel arka planı için bkz. Hobsbawm (2008). ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
