Takip et
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21826532 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Bu yazıda, Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1848 tarihli ünlü Komünist Manifesto’sundan aldığım ilham ile, kadınların daha çok çocuk (örneğin en az üç tane çocuk) doğurmasını isteyen pronatalist görüşlere bir iktisatçı ciddiyeti ile karşı çıkmaya çalışıyorum.

Dünya’da bir hayalet dolaşıyor – çok düşük doğurganlık hayaleti. İhtiyar dünyanın çeşitli güçleri, bu hayaleti kovmak için pronatalist bir ittifak halindeler: Amerikan Başkanı ve Papa, sağcı popülistler ve dinci fanatikler, kürtaj karşıtları ve muhafazakâr yorumcular, “Büyük İkame” komplocuları ve Silikon Vadisi’nin tekno-ütopyacıları.

İnsanları mülksüz ve mesleksiz bırakmak ve doğmamış çocukların geleceğin köleleri olmalarını garanti etmek için, ezkaza işe yarayacak pronatalist söylemden daha ucuz bir araç var mı? Türümüzün bu gezegen üzerindeki mucizevî tarihini sonlandırabilecek olan bir ekolojik felaket için, sıralı bebek patlamalarına yol açmaktan daha iyi bir strateji düşünülebilir mi?

Bu gerçeklikten iki sonuç çıkıyor.

Çok düşük doğurganlığa karşı yükselen pronatalist söylemin, ciddiyetle ele alınması gereken ekonomi-politik bir sorunsal olduğu artık kabul edilmelidir.

İktisatçıların, özellikle de ekonomik demografi kuramcılarının, nüfus ve toplumsal refah analizlerini açıkça ortaya koymalarının ve “çok düşük doğurganlığın toplumun bütünü için çok kötü bir şey olduğu” iddiasının karşısına bilimsel bir olgunlukla bizzat çıkmalarının tam zamanıdır.

Bu amaçla, ben, kendim ve M. Aykut Attar, Ankara’da, Hacettepe Üniversitesi’nde bir araya gelmişler ve Katman Portal’da yayınlanmak üzere aşağıdaki manifestoyu oluşturmuşlardır.

Toplumsal Refah ve Çok Düşük Doğurganlık

Doğurganlık düzeyinin veya nüfusun, optimalden yüksek veya düşük olduğunu nasıl bileceğiz? Bir hükûmetin doğum karşıtı veya doğum yanlısı eylemlerini nasıl meşrulaştıracağız?

İktisat biliminde, bu tür refah sorularını yanıtlamakta kullandığımız, düşüncelerimizi disipline eden bazı teoremlerimiz var. Refah iktisadının birinci temel teoremi (veya Görünmez El Teoremi), aksak rekabet, dışsallıklar, kamusal mallar, asimetrik bilgi, kayıp piyasalar vb. etkinsizlik nedenlerini dışarıda tuttuğumuzda, rekabetçi “bırakınız yapsınlar” dengesinin Pareto’nun ölçütü ile etkin (optimal) olduğunu gösteriyor. İkinci temel teorem (veya Refah Devleti Teoremi), yine bazı kolaylaştırıcı ancak kısıtlayıcı varsayımlar altında, ulaşılması istenen optimal bir durumun, bazı başlangıç politikaları ile, rekabetçi bir denge olarak ortaya çıkarılabileceğini kanıtlıyor. Kenneth Arrow’un İmkânsızlık Teoremi ise, basitçe söylersek, rasyonel toplumsal seçimlerin demokratik olamayacağını imâ ediyor.

Başka toplumsal refah tanımları yapmak da mümkün. Örneğin, bireysel faydaların toplamını veya ortalamasını almak yerine, toplumun en dezavantajlı kesimlerinin faydasına bakılabilir (Rawls, 1971). Ayrıca, Pareto’nun etkinlik ölçütü bireyler arasındaki eşitsizliklerin çok yüksek olmasına izin verdiği için, etkin bir dengenin aynı zamanda adil olması için bireylerin birbirlerine imrenmemesini isteyebiliriz (Varian, 1974).

Bir toplumsal refah tanımında uzlaşabilseydik ve adalet konusunu içimize sinen uygarca bir biçimde çözümleyebilseydik bile, optimal doğurganlık sorunu karşımıza büyük bir zorluk çıkarıyor: Bugün yaptığımız doğurganlık seçimleri, doğmamış çocukların refahını da dikkate almamızı gerektiriyor. Yani, hem kuramsal etkinlik tanımlarımızı genişletmek, hem de nesiller-arası adalet konusunu somutlaştırmak zorundayız. Bunları nasıl başarabileceğimizi yakın zamanlarda anlamaya başladık (Golosov vd., 2007; Schoonbroodt ve Tertilt, 2014). Ancak tam olarak anlayamadık; doğmamış çocukların refahını bugünkü neslin refahı ile birlikte nasıl değerlendireceğimize yönelik imkânsızlık teoremleri de var (Greaves, 2016).

Eski pronatalist argüman şuydu: Gelecekte hepimiz emekli maaşı alacağız ve hepimizin çocukları bu maaşları ödeyecek. Sen bugün yeterince çok sayıda çocuk dünyaya getirmeyerek bedavacılık yapıyorsun. Senin çocuk yapmaman, çocuk yapanlar için bir negatif dışsallıktır (Demeny, 1986). Bu eski argümana tutunmaya devam eden pronatalistlerin, beşerî sermaye birikimi ve teknolojik ilerlemeye bağlı üretim olanakları genişlemesini göz ardı ettikleri anlaşılıyor. Oysa, çok düşük doğurganlık dengesine geçmiş ve hatta nüfusu azalmaya başlamış veya azalmaya başlayacak olan bir ekonomi, kişi başına düşen üretici kaynakları biriktirmeye devam edebilir (Lee vd., 2014). O halde, öncelikli olarak tartışılması gereken, emeklilerin maaşlarını ödemeye yetecek olan üretim büyümesini ve sosyal güvenlik sisteminin finansal sürdürülebilirliğini sağlayacak olan politikalar. Pronatalistler, emek arzındaki açığı dikkate alırken, çocukların bakım yükünün yarattığı emek ihtiyacını da görmezden geliyorlar.

İnsanlar ve Kaynaklar

Tarihsel doğurganlık düşüşü başlamadan önceki tarihin tümü, öyle veya böyle, kaynaklar üzerindeki demografik baskının zayıflamasının ve güçlenmesinin tarihidir (Ashraf ve Galor, 2011; Attar, 2023).

Orman ile oduncu, göl ile balıkçı, tarla ile çiftçi, av ile avcı, kısacası, doğa ile insan, birbirleriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuştur. İnsan doğayı daha çok sömürebildiği zamanlarda daha hızlı çoğalmıştır. Ancak daha çok çoğaldıktan sonra, kaynaklara olan bağımlılık ve savaş, hastalık ve kıtlık gibi şeyler nedeniyle, insanların sayısı ile doğanın bahşettiği kaynaklar arasında bir tür Malthus dengesi kurulması gerekmiştir. Tüm bunlar olurken, özgür ile kölenin, patrisyen ile plebin, senyör ile serfin, lonca ustası ile çırağın, kısacası, ezen ile ezilenin de, birbirleriyle, sürekli bir karşıtlık içinde bulunduklarını hatırlamak gerekir (Marx ve Engels, 1848). İnsan ile doğanın üzerinde anlaşmak zorunda kaldıkları uzun dönemli bir tür Malthus dengesi, ezilenleri, hayatta kalmalarına yetecek olan bir geçimlik düzeyine hapsetmiştir. Ne zaman bir artı değer oluşsa, neredeyse bütünüyle ezenler tarafından ele geçirilmiştir.

Dünyanın birçok yerinde, kadın başına çocuk sayısının çok düşük düzeylere doğru gerilemesi, geniş halk kitlelerinin yaşam düzeyinin, zamanla, geçimlik olan düzeyin kat kat üzerine çıkması ve insanların ceplerinde akıllı telefonlar taşıyor olması gibi şeyler, doğa ile insan arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmış değil. Yalnızca, Malthus rejimi sona ermiş ve kaynaklar üzerindeki nüfus baskısı hafiflemiştir. Kadın ve erkek daha geç evlenir, daha uzun süre eğitim alır, daha çok çalışır, daha az çocuk dünyaya getirir olmuştur; bütün kara parçalarında, Afrika dâhil.

Malthus rejiminin sona ermesi ve sonrasında gelen tarihsel doğurganlık düşüşü, iktisadî tarihteki iyi anlaşılmış konulardır. Bebek ve çocuk ölüm oranları çeşitli içsel ve dışsal nedenlerle düşmeye başlamıştı; hedeflenen hane büyüklüğü için daha az sayıda canlı doğum yeterli olacaktı. Ayrıca, kapitalist gelişme süreci boyunca, kadınların eğitim ve iş fırsatları genişledi ve bunun sonucunda çocuk bakımının örtük zaman maliyeti artmaya devam etti. Tarım sektörünün istihdam ve çıktı içindeki payının azalmasıyla çocuk işçilere olan göreli talep azalmaya başladı. Üstelik, sosyal güvenlik sistemlerinin geliştirilmesi ile daha geniş aileler kurmaya yönelik gelecek kaygısı da hafifledi. En önemlisi, insanlar çocuklarının gelecekteki refahını önemsiyorlardı; piyasa koşulları daha eğitimli ve daha sağlıklı çocuklar yetiştirmelerini mümkün ve arzu edilir kıldığında, bu seçimi yapıp daha küçük aileler kurmaya başladılar (Galor, 2012).

Ne var ki, Malthus rejiminin sona ermesiyle iki asırdan kısa sürede oluşan düşük veya çok düşük doğurganlık çağının bir özelliği, doğa ile insan arasındaki çatışmayı karmaşıklaştırmış ve belki de gizlemiş olmasıdır. Kapitalist gelişme süreci boyunca, insan doğadan uzaklaştı. Çoğu insan için doğa ile doğrudan etkileşim kurma zorunluluğu ortadan kalktı. Oysa, yeterli miktarda içilebilir su ile yeterli miktarda yenilebilir gıdaya, solunabilir havaya ve sıcaklığın canlıların hayatını destekleyecek düzeylerde kalmasına, hâlâ, hepimizin ihtiyacı var.

Bireysel seçimlerimizi yaparken, ekolojik sürdürülebilirlik ile ilişkili negatif dışsallıkları içselleştiremiyoruz. Bu nedenle de, gelecek nesillerin refahı için gözardı edilemez olan ekolojik sürdürülebilirlik varlığını doğru biçimde fiyatlayamıyoruz. Bu süreç sonunda, insanların bu gezegende güvenle yaşamasını sağlayan dokuz gezegensel sınırdan yedi tanesini aşmış olduk (PBScience, 2025).

Pronatalist söylemleri ve politikaları temellendirmekte kullanılan düşünceler, sosyal güvenlik sistemlerinin finansal sürdürülebilirliğine odaklanırken, ekolojik sürdürülebilirlik ile ilişkili negatif dışsallıkları görmezden geliyorlar. Oysa, gezegenimiz gittikçe daha az sayıda insana ev sahipliği yapacak olsa, gelecek senaryolarının ekolojik sürdürülebilirlik açısından daha az karamsar olacağını biliyoruz. Sera gazı salımlarını dikkate alırsak, örneğin, optimal nüfus politikasının doğurganlığı azaltmak amacında olması gerektiği ortaya çıkıyor (Bohn ve Stuart, 2015). Dünya nüfusunun optimal değerinin, 8.23 milyardan daha az olmadığının hiçbir kanıtı yok. Dünya nüfusu 3.28 milyar gibi bir değere yaklaşacak olsa, bu yakınsamanın optimal bir patikanın parçası olmayacağının da kanıtı yok.

Ezenler ve Ezilenler

Ezenler ve ezilenler arasındaki ilişkinin çok düşük doğurganlık ile bağlantısının aslı nedir?

Bugün, ezilenleri ezen toplumsal koalisyonların varlıklarını sürdürmeleri ve egemenliklerini korumaları için temel koşul, 1848 yılında olduğu gibi, ezenlerin çeşitli türde kaynakları sermaye olarak özel mülk edinebilmeleri ve bu stokları biriktirebilmeleridir. Bunun temel koşulu ise, yine, öyle veya böyle, ücretli emektir. Yani, ücret geliri karşılığında satacağı emeğinden başka bir şeye sahip olmayan mülksüz insanlar arasındaki rekabettir (Marx ve Engels, 1848).

Daha önce matematiksel olarak kanıtlandığı üzere, burada, Emek Değer Kuramı’nın geçerli olmasına gerek yok (Roemer, 1981). Tüm olup biten, göreli olarak kıt olan üretici güçlerin göreli fiyatlarının daha yüksek düzeylerde belirlenmesi. Böylelikle, göreli olarak kıt olan üretici güçleri o veya bu şekilde sahiplenmiş olan toplumsal koalisyonlar artı değerin önemli bir bölümünü veya tamamını ele geçiriyorlar. Yani, piyasaya sunulan emek miktarının göreli olarak bollaşması, emeğin değerinin göreli olarak gerilemesine ve belki de güncel bir geçimlik düzeye kadar düşmesine neden oluyor. O güncel geçimlik düzey uzun dönemde büyümekte olsa da, ezilenlerin eline geçen ücret, en azından 1980’lerin başından bu yana, marjinal verimliliğinin gerisinde kalmaya devam ediyor. İktisatçıların, şimdilerde, bu “wage markdown” değişkenini ölçmeye ve bunu temellendiren monopsonistik emek piyasası modelleri geliştirmeye çalışması işte bu yüzden.

Neoklasik göreli kıtlık analizine hapsettiğimiz ve neoklasik sömürü oranı üzerinden ele aldığımız bu ezme-ezilme ilişkisinin teknolojik değişme ile olan bağlantısını ayrıca ortaya koymalıyız.

Bütüncül üretim fonksiyonundan ilk olarak toprak elimine edildi; neredeyse tamamen. Toprak sahiplerinin, bir sınıf olarak neredeyse yok olmasının basit açıklaması budur (Galor vd., 2009). Geride kalan, makine, ekipman, bina, taşıt, vb. şeyleri içeren fiziksel sermaye ile beşerî sermaye sahipleri ve onların emekleriydi. Yani mesleklerdi. En altta, beşerî sermayesi olmayan vasıfsız işçiler kalmıştı. En azından 1750’lerden bu yana gördüğümüz, çeşitli teknolojik ilerleme süreçlerinin, çeşitli meslekleri bütüncül üretim fonksiyonundan elimine etmesidir aslında (Peretto ve Seater, 2013).

1820’lerden sonra, uzunca bir süre boyunca, işçilerin sundukları emek türleri ile fiziksel sermayenin bileşenleri tamamlayıcı girdiler oldular. Böyle olmasaydı, İngiltere gibi kapitalist ülkelerde vasıfsız işçilerin reel ücretleri uzun dönemde büyüme gösteremez ve büyük bir işçi sınıfı devrimi gerçekten de İngiltere gibi bir ülkede ve tarihin yasalarının bir sonucu olarak gerçekleşirdi (Galor ve Moav, 2006). Vasıflı işçilerin ücretleri de büyüdü; bu uzun süre boyunca, beşerî sermaye çeşitlendi ve birikmeye devam etti. Arada, fiziksel sermaye bileşenleri de elimine edildi, tabii Joseph Schumpeter’in yaratıcı yıkım dediği türde mülkiyet el değiştirmeleri ile.

Geride bıraktığımız asırda, eskiden insanlar tarafından gerçekleştirilen bazı rutin işlerin elimine edilmesi süreci başladı. Önce bazı rutin ve manuel işler elimine edildi. Bu işleri yapan makineler, yani endüstriyel robotlar geliştirildi ve üretim sürecine sokuldu. Rutin ve manuel işlerin elimine edilmesi süreci devam ediyor. İçinde bulunduğumuz asırda ise, rutin ve bilişsel işleri elimine eden yapay zekâ teknolojileri yaygınlaştı. Kısacası, uzun dönemde, bazı meslekler yok oldu. Goldin ve Katz’ın (2008) eğitim ve teknoloji arasındaki yarış diyerek betimlediği bu çatışmada, teknoloji öne geçmiş oldu. Bize de, bu endüstriyel robotlara, bu yapay zekâ teknolojilerine kim hükmediyor, bunlar kimin, diye sormak kaldı.

Tüm bunların suratımıza çarptığı acı gerçek şu: Gelecekte, bu gezegen üzerinde, ne kadar çok sayıda vasıflı veya vasıfsız işçi olursa, bugün servetlerinin tamamı veya önemli bir bölümü endüstriyel robotlar ve yapay zekâ teknolojilerinden oluşan insanların egemenliği de o kadar güçlü olacak. Mülksüz insanların, mesleksiz insanların, çeşitli toplumsal koalisyonlar tarafından ezilmeye devam etmelerinin temel koşulu onlar arasındaki rekabetse ve piyasaya sunulan emek miktarındaki artış ücretleri uzun dönemde güncel bir geçimlik düzeye çekecekse, pronatalist söylem gelecekte mülksüz kalacak olan, mesleksiz kalacak olan insanlar yaratmayacak mı? Eğer bazı meslekler teknolojideki dönüşüm nedeniyle yok olmaya devam edecek ve insanların emeklerine olan talep öyle veya böyle, hızlı veya yavaş, azalacaksa, doğmamış çocukların refahına ne olacak?

Sonuç

Anti-pronatalist görüşe sahip olan sorumlu araştırmacılar olarak, bilimsel araştırma çıktılarımızı gizlemeyi reddederiz. Çok düşük doğurganlık düzeyinin insanların refahını gerçekten nasıl etkilediği hakkındaki en güvenilir sonuçlara, ancak ve ancak çeşitli türde dışsallıkları bir arada içeren yapısal kuramlar ve bu kuramlar üzerindeki titiz uygulamalı çalışmalar ile ulaşabileceğimizi biliriz. Varsın pronatalistler bu güvenilir bilimsel sonuçların ürküntüsüyle tir tir titresinler. Bizim, sadece bir tane dışsallığa odaklanmış yüzeysel kuramlardan başka kaybedecek bir şeyimiz yok, ancak optimal politika analizleri ile betimleyebileceğimiz müreffeh paralel evrenlerimiz var.

Bütün ülkelerin anti-pronatalistleri, birleşin!

İlgili okurlar için kısa bir ek:

Bu manifestoda önerdiğimin anti-natalist olmadığı açık. Anti-natalist bir nüfus etiği, hiç var olmama durumunun var olmaya tercih edilir olduğunu iddia edebilir (Benatar, 2006). Burada yazılanlardan bir nüfus etiği ilkesi türetecek olsaydık, Narveson’un (1967) üreme asimetrisi bununla tutarlı olurdu: Çok kötü hayatlar sürecek insanlar yaratmaktan kaçınmak ahlakî bir yükümlülüktür; ancak harika hayatlar sürecek insanlar yaratmak konusunda hiçbir ahlakî yükümlülüğümüz yoktur. Burada detaylı biçimde tartışamadığım, ancak nüfus etiği ile ilgili okurun başvurması gereken önemli bir kaynak da, Parfit’in (1984) ünlü Reasons and Persons kitabı.

Bu manifestoda, çok düşük doğurganlık ile ilgili bazı önemli konulara yer ayıramadım: Bunlar arasında, (i) nüfusu yaşlanmış veya yaşlanmakta olan bir ülke için optimal konuk/göçmen işçi politikaları, (ii) pronatalist söylemlerin toplumsal cinsiyet eşitliği ve üreme özgürlüğü bakımından yaratacağı olası tehditler ve (iii) nesiller-arası servet, gelir ve eğitim hareketsizliklerinin yüksek doğurganlık ile olan ilişkileri bulunuyor.

Türkiye’deki pronatalist söylemin sonuçları ile pronatalist politikaların etkileri hakkındaki uluslararası literatür için Attar’a (2024) bakılabilir. İlgili okur, ayrıca, Katman Portal yazarlarından Yasemin Dildar’ın makalelerine başvurabilir.

Görseldeki fotoğraf, Lewis W. Hine tarafından, 1911 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir fabrikada çekilmiştir.

Kaynakça

Ashraf, Q., & Galor, O. (2011). Dynamics and Stagnation in the Malthusian Epoch. American Economic Review, 101(5), 2003–2041.

Attar, M. A. (2023). Technology and survival in preindustrial England: a Malthusian view. Journal of Population Economics, 36(4), 2071-2110.

Attar, M. A. (2024). The Post-2008 Pronatalist Rhetoric in Türkiye: There is No Robust Causal Effect on Actual Fertility! Turkish Journal of Population Studies, 46, 5-26.

Benatar, D. (2006). Better Never to Have Been: The Harm of Coming into Existence. Clarendon Press.

Bohn, H., & Stuart, C. (2015). Calculation of a Population Externality. American Economic Journal: Economic Policy, 7(2), 61–87.

Demeny, P. (1986). Population and the Invisible Hand. Demography, 23(4), 473-487.

Galor, O. (2012). The Demographic Transition: Causes and Consequences. Cliometrica, 6, 1–28.

Galor, O., & Moav, O. (2006). Das Human-Kapital: A Theory of the Demise of the Class Structure. Review of Economic Studies, 73(1), 85-117.

Galor, O., Moav, O., & Vollrath, D. (2009). Inequality in Landownership, the Emergence of Human-Capital Promoting Institutions, and the Great Divergence. Review of Economic Studies, 76(1), 143-179.

Goldin, C., & Katz, L. F. (2008). The Race between Education and Technology. Harvard University Press.

Golosov, M., Jones, L. E., & Tertilt, M. (2007). Efficiency with Endogenous Population Growth. Econometrica, 75(4), 1039-1071.

Greaves, H. (2016). Population Axiology. Philosophy Compass, 12(11), e12442.

Lee, R., Mason, A., & Members of the NTA Network (2014). Is low fertility really a problem? Population aging, dependency, and consumption. Science, 346(6206), 229-234.

Marx, K., & Engels, F. (1848). Manifesto of the Communist Party. Marx/Engels Selected Works, Vol. One, Progress Publishers, Moscow, 1969, pp. 98-137.

Narveson, J. (1967). Utilitarianism and New Generations. Mind, 76, 62-72.

Parfit, D. (1984). Reasons and Persons. Oxford University Press.

Peretto, P. F., & Seater, J. J. (2013). Factor-Eliminating Technical Change. Journal of Monetary Economics, 60(4), 459-473.

Planetary Boundaries Science (PBScience). (2025). Planetary Health Check 2025. Potsdam Institute for Climate Impact Research (PIK), Potsdam, Germany.

Rawls, J. (1971). A Theory of Justice. Belknap Press.

Roemer, J. E. (1981). Analytical Foundations of Marxian Economic Theory. Cambridge University Press.

Schoonbroodt, A., & Tertilt, M. (2014). Property rights and efficiency in OLG models with endogenous fertility. Journal of Economic Theory, 150, 551-582.

Varian, H. R. (1974). Equity, Envy, and Efficiency. Journal of Economic Theory, 9(1), 63-91.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
M. Aykut Attar (2026). Anti-Pronatalist Manifesto. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21826532
  • Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. Araştırmaları, ağırlıklı olarak, iktisadi büyüme ve gelişme, iktisadi demografi ve politik iktisat konularına odaklanmaktadır. Türkiye ekonomisi üzerine yaptığı farklı araştırmalarla, 2013 yılında Celasun Ailesi Özel Ödülü’nü, 2018 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Teşvik Ödülü’nü ve 2020 yılında da Asaf Savaş Akat Ödülü’nü kazanmıştır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.