Takip et

Türkiye’de Beşerî Sermaye (V)

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20257588 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Eğitim, gelir, servet ve doğurganlık gibi değişkenleri bir arada anlamlı kılacak bir refah kuramımız olsaydı bundan faydalanabilirdik. Ancak Türkiye’deki kalkınma planlamacılığı, kapasite ve vizyon olarak, böyle akılcı bir yaklaşımı benimsemenin çok uzağında kalmış durumda.

Bu makale, Türkiye’de beşerî sermaye birikimi hakkında bazı saptamalar yapan bir yazı dizisinin beşinci bölümü. Bu bölümde, bölgesel eşitsizliklerin önemini açıklamaya ve yüzleşmek zorunda olduğumuz sorunların bazılarını özetlemeye çalışıyorum.

Bazı akıl yürütmeler

Şu basit akıl yürütme ile başlayalım: Diyelim ki, Türkiye’de devlet eğitim için Güney Kore veya İsveç’te olduğu gibi, bizim yeterli görebileceğimiz bir düzeyde eğitim harcaması yapmaya karar verdi. Sorunun bir yüzü, bu ek bütçeyi, cari harcamalar ve yatırım harcamaları arasında nasıl bölüştürmemiz gerektiği ile ilgili. Yani, eğer beşerî sermaye için bir üretim fonksiyonumuz varsa, bu üretim fonksiyonu bize optimal kaynak dağıtımı, özellikle de zamanlararası optimalite bakımından ne söylüyor? Öğretmenlerin maaşını yükseltmek ile yeni okullar inşa etmek gibi seçimler arasındaki sıralamayı nasıl yapacağız?

Sorunun daha zorlu olabilecek bir diğer yüzü, ilçeler, iller veya bölgeler arasındaki bölüşümün nasıl yapılacağı. Naif bir genel denge iktisatçısı olarak bakarsanız, ilk elde anlaşılması gereken, devletin ulusal etkinlik ve bölgeler-arası eşitlik arasındaki ödünleşmede nerede duracağı. 2027 yılı için, örneğin, varsayımsal ek eğitim bütçesinin tüm ilçelere, illere veya bölgelere eşit olarak paylaştırılmasının toplumsal refah bakımından optimal olmayabileceğini anlıyoruz. Hatta, eğer eşitlikten daha çok etkinlik ile, örneğin ülkenin toplam üretim kapasitesinin genişletilmesi ile ilgileniyorsak, o zaman beşerî sermaye stoklarının daha büyük olduğu yerlere daha çok harcama yapmak bile optimal olabilir. Hatta, bunu girişimcilik ve teknoloji destekleriyle bir arada düşünmek de mümkün. Bunlar, devletin eşitliği tümüyle göz ardı etmesini gerektirmez elbette, ancak beşerî sermayeyi (ve teknolojiyi) bir bölgeden bir başka bölgeye sonradan transfer etmek, toplanan vergileri yoksul bölgelere gelir transferi biçiminde yeniden dağıtmak gibi kolay bir iş değil. İşin kötüsü, o gelir transferlerinin, hanehalkları tarafından sonradan özel eğitim harcamalarına yönlendirileceği de kolayca garanti edilemez.

Bir iktisatçı olarak biraz daha dikkatli düşününce, beşerî sermaye ve toplumsal refah ile ilişkili başka zorlukları dikkate almak zorunda olduğumuzu da anlıyoruz. Büyüme iktisatçıları, örneğin, beşerî sermaye açısından etkinsizlikler yaratan bilgi eksikliklerine ve piyasa aksaklıklarına sıkça vurgu yaparlar.

Başka bir akıl yürütme: Yoksul bir bölgede yaşayan yoksul bir çocuğu düşünün. Bu çocuk çok zeki ve çok çalışkan olsun. Öylesine zeki ve çalışkan olsun ki, evrensel olarak en iyi eğitim fırsatlarına erişebileceği bir kurgusal dünyada, çok önemli bilimsel keşifler ve teknolojik icatlar yapabileceğini varsayalım. Oysa, bu çocuk bir ticari bankaya gidip bunları anlatarak eğitimini en iyi biçimde finanse etmesine yarayacak kadar yüksek bir eğitim kredisi talep edecek olsa, bu kredinin onaylanmasını beklemeyiz. Ben abartarak anlatıyorum, ama bir devletin, başarılı olması beklenen yoksul çocukları okutması, özünde bu yüzdendir.

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde özetlediğim bölgesel beşerî sermaye eşitsizlikleri burada devreye girer. Beşerî sermaye düzeyi ile işgücü gelirleri arasında güçlü bir ilişki olduğu için, yeterince büyük bir beşerî sermaye açığı hanehalkı düzeyinde yoksulluk riski ile ilişkili olmalıdır. O halde, yoksul bir bölgede yoksul bir babadan olan ve yoksul bir anadan doğan bir çocuk için ne yapılacağı, çok önemli bir soru olarak karşımızda duruyor olmalı. Gebelik süresince bir anne adayının sağlıklı olup olmayacağını göz ardı etsek bile, doğum gerçekleştiği andan itibaren, genel olarak bebeğin hayatının ve özel olarak da onun beşerî sermaye biriktirebilme kapasitesinin, içinde bulunduğu ortam ve ebeveynlerinin seçimleri ve kısıtları ile biçimleneceğini anlıyoruz. Bebeğin sağlıklı ve dengeli biçimde beslenmesinden bahsediyorum tabii, hem gıda ile hem de kültür ile. Sonrasında da okul ve iş gelecek. Bunları aslında bu yazı dizisinin ilk bölümünde açıklamıştım. Aşağıda bölgesel eşitsizlikler konusuna yakından bakınca, durumun ciddiyetini daha iyi kavrama şansını yakalayacağız.

Türkiye’de bölgesel gelir ve sosyo-ekonomik seviye eşitsizlikleri

Türkiye, iktisatçılar ve diğer sosyal bilim alanlarından uzmanlar ve araştırmacılar için muhteşem bir “laboratuvar” olmaya devam ediyor. Çarpıcı bölgesel eşitsizliklerin varlığı ve bunların uzun zaman boyunca pek değişmeden kalıyor olması, bu büyük laboratuvarın en çetrefil “araştırma projeleri”nden biri olmalı.

Karşılaştırmalı kalkınma yazınına kulak verirsek, bugünkü eşitsizliklerin yeterince eski dönemlerdeki kritik dönemeçlere bağlı olabileceğini, kültürel ve kurumsal bazı seçilimlerin bugünkü eşitsizliği açıklayabileceğini anlıyoruz. Bence, devletin 1960’ların sonundan bu yana sergilediği başarısızlığı da göz ardı etmemek gerekir, çünkü o dönemde kalkınma için öncelikli bölgelerin hangileri oldukları il ve ilçe düzeyinde biliniyordu.

Şekil 1. 1965’ten 2017’ye il düzeyinde kalıcı kişi başına gelir eşitsizliği

Kaynak: Bulutay & Ersel (1969) ve TÜİK verileriyle yazarın görselleştirmesi

Şekil 1’de, 1965-2017 arasındaki kalıcılığı resmetmeye çalışıyorum. Burada, her iki yıl için de, renkler koyulaştıkça daha yüksek kişi başına GSYH düzeyleri görüyoruz. Ancak mutlak değerler olarak değil de göreli yoksulluk olarak yorumlamak zorundayız. Dağılımın ise pek değişmediği görülüyor.

Şekil 1, aynı zamanda, bir (Güney)Doğu sorunu ile yüzleşmekte olduğumuzu da imâ ediyor, ancak burada çok dikkatli olmalıyız. TÜİK’in yakın zaman önce yayınladığı ve eğitim, gelir düzeyi ve mesleklere bakarak oluşturduğu ilçe düzeyindeki sosyo-ekonomik seviye (SES) farklılıklarına bakınca, en düşük seviyeye sahip hanehalklarının en çok olduğu ilçelerin (Güney)Doğu ilçeleri olmadıklarını görüyoruz (bkz. Tablo 1).

Tablo 1. En Düşük Sosyo-Ekonomik Seviye (SES) Dilimlerindeki Hanehalkı Payları

İl

İlçe

İlçe SES puanı

En düşük SES

dilimindeki (5) hanehalkı oranı

Sivas

Doğanşar

81.60

52.32

Giresun

Çamoluk

80.66

50.97

Konya

Derebucak

81.35

50.58

Kastamonu

Pınarbaşı

84.45

48.03

Erzincan

Kemah

87.14

47.29

Kayseri

Felahiye

82.57

46.45

Çankırı

Bayramören

85.25

45.55

Sinop

Saraydüzü

85.82

45.21

Yozgat

Çayıralan

85.97

45.14

Sivas

Koyulhisar

85.80

44.64

İl

İlçe

İlçe SES puanı

En düşük iki SES

dilimindeki (4 ve 5) hanehalkı oranı

Giresun

Çamoluk

80.66

72.21

Sivas

Doğanşar

81.60

71.63

Çankırı

Bayramören

85.25

71.58

Sinop

Saraydüzü

85.82

70.91

Kastamonu

Pınarbaşı

84.45

70.85

Sinop

Dikmen

84.41

70.46

Konya

Derebucak

81.35

70.12

Sivas

Koyulhisar

85.80

68.93

Ordu

Mesudiye

86.64

68.45

Kastamonu

Çatalzeytin

90.20

67.77

Kaynak: TÜİK verileri ve yazarın hesaplamaları.

Bölgesel eşitsizlikler için bir refah kuramı

Bölgesel eşitsizlikleri azaltmayı gerçekten isteyecek bir yönetimin, akılcı ve gerçekçi politikalar geliştirebilmesi için, öyle veya böyle bir refah kuramına ihtiyacı var. Türkiye’nin kalkınma planlarının böyle bir kuramsal yapıya hiçbir zaman sahip olmadığını tahmin ediyorum. Ancak bölgeler-arası eşitsizliklerin tahammül edilemez düzeyleri olup olmadığını, kişi başına reel gelir düzeyi veya sosyo-ekonomik seviye puanı bakımından hangi minimum değerleri kabul edilemez bulacağımızı, bu minimum düzeylerin bölge nüfusuna veya bölgenin başka özelliklerine bağımlı olup olmayacağını ve bunun gibi şeyleri sistematik biçimde düşünmek zorundayız.

Türkiye’de kalkınma planlarını ve bölgesel strateji belgelerini hazırlayanlar ve hazırlatanlar bir refah kuramından beslenmedikleri için, “en yüksek gelirli bölgenin kişi başına gelirinin en düşük gelirli bölgenin kişi başına gelirine oranı” olarak tanımladıkları değişkene çeşitli hedefler koymakla yetiniyorlar. Örneğin, Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda 2013 yılı için bu hedef 5 kat. Sonraki planda, bunu 2018’de 4 katın altına indirmeyi hedefliyorlar, ancak bu başarılamıyor. 2019-2023 dönemini kapsayan Onbirinci Kalkınma Planı’nda ise 2023 yılı hedefi olarak 3.85 değeri öne çıkarılıyor. Gerçekleşme ise 4.3 kat olarak kaydediliyor. Son plana göre de, 2028 için hedef hâlâ 3.85 ancak TÜİK istatistiklerine göre 2024 yılında en zengin İstanbul’un kişi başına gelirinin en yoksul Şanlıurfa’nın kişi başına gelirine oranı 4.27 kat.

Yoksulluk tuzakları, nesiller-arası hareketsizlikler ve doğurganlık bağlantısı

Uzun süredir, genel olarak doğurganlık konusuna ve özellikle de Türkiye’deki pronatalist söyleme odaklanmış bir iktisatçıyım. Belki de bu nedenle, bölgesel eşitsizlikleri de doğurganlıktan ayrı düşünemiyorum. Eğer Türkiye’de bölgesel yoksulluk tuzakları varsa, bu tam olarak ne demek ve bunun beşerî sermaye ve doğurganlık ile ne ilgisi var?

Birincisi, doğurganlık ile beşerî sermaye kimsenin itiraz edemeyeceği kadar güçlü bir ilişki içindeler. Özellikle de doğurganlığın henüz yenilenme düzeyinin altına inmemiş olduğu yerlerde. İster bir ülkenin çok uzun vadeli zaman serisi istatistiklerine bakın, isterseniz herhangi bir yıl için tüm ülkeleri kapsayan bir regresyon tahmin edin, isterseniz de gelişmekte olan bir ülkenin mikro verilerine bakıp çok çocuklu hanelerin çocuk başına özel eğitim harcamasının ne kadar olduğunu kontrol edin.

Şimdi, yoksulluk tuzağını hanehalkı düzeyinde ve bir nesiller-arası kavram olarak düşünün. Ebeveynlerin eğitiminden çocukların eğitimine, ebeveynlerin gelirinden çocukların gelirine ve ebeveynlerin servetinden çocukların servetine uzanan pozitif etkilerden bahsediyorum. Sosyal devlet, bu çok güçlü olabilecek nesiller-arası hareketsizliği gidermek için var.

Doğurganlık düzeyi ise nesiller-arası hareketsizlik ile etkileşiyor olmalı. Ayrıca eğer doğurganlık tercihleri de ebeveynlerden çocuklarına yüksek bir korelasyon ile geçişlilik arz ediyorsa, bazı bireyler içinde bulundukları göreli yoksulluk durumundan kolay kolay kurtulamayabilirler. Özellikle de kadınlar. Eğer bazı eğitim-gelir-servet dilimlerindeki bireyler sistematik olarak daha çok çocuk dünyaya getiriyorlarsa, bu çocukların eğitim ve sağlık çıktılarının toplumsal refah için optimal olmayabileceği açık.

Türkiye için “kalkınmacı devlet” umudu

Bizim ülkemizin çok ciddi sorunları var. Doktoramı tamamlayıp Türkiye’ye döndükten sonra bu sorunların bazıları hakkında düşünme ve araştırma fırsatlarına eriştim. Yıllar içinde, Türkiye’nin en önemli sorun alanlarından birinin beşerî sermaye olduğunu gördüm. Katman Portal’daki bu ilk yazı dizisini de, bu nedenle, beşerî sermayeye ayırdım.

Bir sonraki bölümde, beşerî sermaye yazı dizisini sonlandırıyorum. Bunu yaparken, Türkiye için bir kalkınmacı devlet umudu olup olmadığını tartışmaya açacağım. Bu tartışma, aynı zamanda, Türkiye’nin gelecekte küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu gibi yükselip yükselemeyeceğini değerlendireceğimiz yeni bir yazı dizisine bağlanacak.

Kaynakça

Bulutay, T., & Ersel, H. (1969). Türkiye Milli Gelirinin İller, İmalat Sanayii Gelirinin Ücret ve Kar Arasında Bölünüşü Üzerine Bir Deneme. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 24(04). https://doi.org/10.1501/SBFder_0000001180

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
M. Aykut Attar (2026). Türkiye’de Beşerî Sermaye (V). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20257588
  • Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. Araştırmaları, ağırlıklı olarak, iktisadi büyüme ve gelişme, iktisadi demografi ve politik iktisat konularına odaklanmaktadır. Türkiye ekonomisi üzerine yaptığı farklı araştırmalarla, 2013 yılında Celasun Ailesi Özel Ödülü’nü, 2018 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Teşvik Ödülü’nü ve 2020 yılında da Asaf Savaş Akat Ödülü’nü kazanmıştır.

    Diğer Yazıları