Serinin üçüncü ve son yazısında, Lazonick’in yenilikçi işletme teorisinin neoklasik iktisada yönelttiği temel eleştirileri tartışıyor ve serinin başlığındaki soruya pratik ve teorik çerçevede cevap arıyoruz.
Herhangi bir mikroekonomi ders kitabında yer alan ve iktisada giriş öğrencilerinin çok iyi bildiği neoklasik firma teorisi, şirketlerin özgün strateji, organizasyon ve finans ihtiyaçlarını yok sayar. Bu teoriye göre, bir firmanın hangi sektörde faaliyet göstereceği ve ne kadar üretim yapacağı, belirli teknolojik ve piyasa kısıtlamaları tarafından tüm firmalara aynı biçimde dayatılan kâr maksimizasyonu kuralıyla belirlenir. Teknoloji ve piyasa koşullarındaki “dışsal” değişimler, belirli sektörlerde olağanüstü kârlar ortaya çıkarır ve bu da “girişimcileri” o sektörlere yatırım yapmaya yönlendirir. Yatırım yaptıktan sonra, firmanın işletilmesi kârı maksimize edecek üretim miktarını seçme amaçlı bir “marjinal ikame” uygulamasına indirgenir. Bu “optimal” sonuç için gerekli olan şey, aslında üretimin iç organizasyonu üzerindeki kontrolün kaybıdır. Aynı şekilde, belirsizliklerle başa çıkabilmek için içsel ve dışsal koşullara özgü stratejiler geliştirme ihtimali de ortadan kalkar. Üretim kaynaklarının gelir getirici ürünlere dönüştürülmesinin finansmanı ise sorun teşkil etmez, çünkü teori, firmanın her an piyasadaki geçerli faiz oranından sermaye borç alabileceğini ve sermaye maliyetini karşılayarak kârını maksimize eden tüm üretimi satabileceğini varsayar (Lazonick, 2015).
Neoklasik teori, üretim maliyetleri ile üretilen çıktı miktarı arasındaki ilişkiyi etkileyen faktörler hakkında da bir dizi varsayım içerir. Analitik açıdan, bu varsayımlar, firmanın neden kâr maksimizasyonu kuralı sayesinde optimal üretim düzeyini seçmesini sağlayan U şeklinde bir maliyet eğrisine sahip olabileceğine dair görünürde mantıklı ama yapısal olarak problemli bir açıklamaya temel oluşturur. Teori, sektörde faaliyet gösteren her firmanın dışsal olarak belirlenen belirli sabit maliyetleri üstlenmesi gerektiğini öne sürer. Firma üretimini genişlettikçe, sabit maliyetler daha büyük bir üretim hacmine yayıldığından ortalama maliyet eğrisi aşağı doğru eğim gösterir. Peki bu eğri neden bir süre sonra yukarı yöne doğru hareket eder?
Bu yönelimi temel alan varsayım, firmanın sabit üretim faktörlerine değişken üretim faktörlerinin eklenmesinin ardından oluşan birleşik faktörlerin ortalama verimliliğinde bir düşüşe yol açtığı şeklindedir. Bunu açıklamak için neoklasik teorisyenler üretim arttıkça verimliliğin neden düştüğüne dair iki neden öne sürmüşlerdir. Her iki neden de temel değişkenin işgücü olduğunu varsaymaktadır. Birinci neden, sabit faktörlere daha fazla değişken faktör eklendikçe, örneğin işçilerin sürekli birbirlerine çarpması gibi durumlar nedeniyle giderek kalabalıklaşan fabrika koşullarının her bir değişken faktörün verimliliğini düşürmesidir. Diğer neden ise üretim sürecine daha fazla işçi eklendikçe, üretken faaliyetleri organize etmekle görevli sabit faktör olan girişimcinin denetlemesi ve izlemesi gereken işçi sayısının artması nedeniyle bir “kontrol kaybı” yaşamasıdır. Bu nedenle yönetici-girişimci ile istihdam ettiği işgücü arasındaki ilişki, firmanın büyümesine bir sınır getirir. Optimize eden (optimizing) ama aslında varsayımlar dahilinde optimize edilmiş bu firma mükemmel rekabetin temeli haline gelirken, neoklasik iktisatçılar artan maliyetlerin çok düşük üretim seviyelerinde ortaya çıktığını ve bu nedenle firmanın sektörün büyüklüğüne göre çok küçük olduğunu, dolayısıyla da üretim kararının ürününü satabileceği fiyatı etkilemediğini varsayarlar. Neden artan maliyetlerin bu kadar düşük üretim seviyelerinde firmaları etkilediği ise hiçbir zaman açıklanmaz.
Neoklasik iktisadın optimize eden firma teorisinde, kısıtlayıcı varsayım, girişimcinin artan maliyetler durumunu pasif bir şekilde kabul ettiği ve bunu bir sınırlama olarak dikkate alarak optimizasyon yaptığıdır (bkz. aşağıdaki şeklin sol tarafı). Bunun tam tersine, Lazonick’in yenilikçi firma teorisinde, şeklin sağ bölümünde gösterildiği gibi artan maliyetler firmanın stratejik karar vericilerine ilk yatırım stratejisinin sınırlarını anlamalarını sağlar. Bu bilgiyle, artan maliyetlerin kaynağı olan değişken faktörü kontrol altına almak amacıyla ek stratejik yatırımlar yapılır. (Bu argümanın ayrıntılı açıklaması için bkz. Lazonick 1991, bölüm 3 ve Lazonick, 1993).
Şekil 1: Optimize eden ve yenilikçi firma karşılaştırması
Kaynak: Lazonick, 2015
Yenilikçi bir firma, maliyetlerin artmasına neden olan aşırı kalabalıklaşma veya kontrol kaybı durumunu “verili bir kısıtlama” olarak kabul etmez. Aksine, bu durumu değiştirmek için teknoloji ve organizasyona yatırım yapar. Yenilikçi firmanın alamet-i farikası, üretken kaynakları geliştirme ve kullanma yeteneğini iyileştirmek amacıyla değişken ve belirsiz maliyetleri sabit ve öngörülen maliyetlere dönüştüren stratejik yatırımlar yapmaktır. Başarılı bir şekilde yenilik yapabilen bir firma ise, bu sabit maliyetleri düşük birim maliyetlere dönüştürecektir.
Optimize eden firmadan farklı olarak, yenilikçi firma bir sektöre girmenin sabit maliyetlerini verili kabul etmez. Aksine, üstlendiği sabit maliyet tutarı yenilikçi stratejisini yansıtır. Ne bölünmez teknoloji ne de “sabit bir faktör olarak girişimci”[1] gibi neoklasik varsayımlar bu “sabit maliyet” stratejisini belirler. Sabit maliyetleri olan bir yenilik stratejisi, firmanın stratejik karar vericilerinin firmanın yenilik için yatırım yapması gereken üretken kaynakların niteliği ve niceliğini değerlendirmesinden kaynaklanır. Yenilik stratejisi izleyen bir işletmenin rakiplerine karşı sürdürülebilir bir avantaj elde etme ve sektöründe hâkim konuma gelme potansiyelini yaratan, işletme içindeki bu üretken kaynakların geliştirilmesidir.
Yenilikçi firma teorisi, firmanın gelir elde etmeye başlamadan ve hatta gelir elde edip edemeyeceğini dahi bilmeden önce yatırımlarına devam etmesi gerektiğini varsayar. Sorun, optimize eden firma teorisinde olduğu gibi, mevcut teknolojik ve piyasa koşullarının sağladığı mevcut yatırım getirisinin gelecekte de devam edip etmeyeceği değildir. Yatırım getirisi, yenilikçi firmanın nihayetinde ulaşacağı pazar büyüklüğüne bağlı olduğundan ve bu pazar büyüklüğü doğası gereği belirsiz olduğundan, yatırım getirisinin hesabı şu anda, yani yenilik yatırımlarının yapıldığı anda bile geçerli değildir. Özünde yenilik, optimizasyonu imkânsız kılar.
Gelecekteki getirilerle ilgili belirsizlikler olsa dahi yeniliğe yatırım yapılmalıdır. Belirli bir sektörün ayırt edici özellikleri, o sektöre özgü teknolojiler, pazarlar ve rakiplerden kaynaklanır. Sonuç olarak, kaynaklarını yenilikçi bir stratejiye ayıran her yönetici, stratejinin nihai başarısı konusunda teknolojik, pazara ilişkin ve rekabetle ilgili belirsizliklerle karşı karşıya kalır.
Özetle, yenilikçi şirket, maliyetlerin artmasına neden olan aşırı yük veya kontrol kaybı gibi bir durumu kaçınılmaz bir kısıtlama olarak kabul etmez; aksine, bu durumu değiştirmek için teknoloji ve organizasyona yatırım yapar.
Neoklasik iktisatçılar zaman içinde büyük şirketlerin yükselişini ve modern ekonominin verimliliği üzerinde sahip olduğu önemi neden kavrayamamışlardır? Lazonick bunu neoklasik iktisadın kaynak dağılımının ana belirleyicisi olarak şirket yerine piyasayı öne çıkarma arzusuyla, şirketi bir sweatshop’a, yani verimsiz ve sömürücü bir işletmeye indirgeyen bir analize yönelmiş olmasıyla açıklar.
Peki nasıl? Lazonick bunu şu şekilde açıklıyor: Giderek daha fazla işçinin dar bir çalışma alanına sıkıştırıldığı bir fabrika düşünün; tesisin sahibi ve yöneticisi üretimi artırmaya çalışırken, hareket alanı yetersizliği nedeniyle işçi başına verimlilik düşüyor. Şimdi de fabrikadaki işçi sayısı arttıkça patronun işçilerin çalışma gayreti üzerindeki kontrolünün giderek azaldığını ve bu durumun işçilerin işten kaytarmasını kolaylaştırdığını, dolayısıyla firma üretimi artırmaya çalışırken her bir işçinin verimliliğinin düştüğünü hayal edin. Belki de aklınıza dünyanın pek çok yerinde bulabileceğimiz merdiven altı bir işletme geliyor. Lazonick, bu işletmenin aslında dünya çapında milyonlarca lisans öğrencisine, binlerce doktora sahibi iktisatçı tarafından her dönem ve her yıl verilen giriş düzeyindeki ekonomi derslerinde öğretilen ekonomik analizin temelini oluşturduğunu söylüyor.
Lazonick bu açıklamanın izini kaynağında da sürüyor. Yaklaşık seksen yıl önce, meşhur ders kitabı Ekonomi’nin ilk baskısında o dönemde zaten tanınmış bir ekonomi profesörü olan Paul Samuelson, bir firmanın U şeklinde bir ortalama maliyet eğrisiyle karşı karşıya olduğunu varsaymanın nedenlerini üstteki paragrafta olduğu haliyle özlü bir şekilde ortaya koymuştur. Firma, bu eğriyi temel alarak marjinal geliri marjinal maliyetle eşitleyerek kârını maksimize etmeye çalışır. Samuelson’un bir sonraki adımı, bir sektördeki tüm firmaların tam olarak aynı maliyet yapılarıyla karşı karşıya olduğunu varsaymaktır; yani, tüm firmalar aşırı kalabalıklaşan fabrikalara aynı yatırımları yaparlar ve bu firmaların tüm yöneticileri, istihdam ettikleri işçilerden iş gücü elde etmekte eşit derecede zorluk çekerler. Sweatshop’u ekonomik analizin temeli haline getirmenin son adımı, artan değişken maliyetlerin —yani sweatshop koşulları nedeniyle artan maliyetlerin— olumsuz etkisinin sektörün genel üretimine kıyasla çok düşük bir üretim seviyesinde azalan sabit maliyetlerin olumlu etkisini ezip geçmesi ve böylece herhangi bir firmanın, o ürünün piyasa fiyatını etkilemeden kârını maksimize eden tüm üretimini satabilmesidir. Aşırı verimsiz olduğu için çok küçük olmak zorunda olan bir firmanın ürün fiyatını etkilemeden istediği tüm üretimi satabilmesi durumu, son yüzyıldır ekonomistlerin “mükemmel rekabet” olarak adlandırdığı şeydir. Neoklasik iktisatçılar, verimlilik adına, aslında sweatshop’lardan oluşan bir ekonomiyi savunmaktadırlar. Neoklasikler için, bu tarz sömürücü işyerlerine dayanan “mükemmel rekabet” mümkün olan en verimli ekonominin ölçütü haline gelmiştir. Büyük şirketlerin endüstriler üzerindeki hakimiyeti de dahil olmak üzere diğer tüm ekonomik örgütlenme biçimleri ise “kusurlu rekabet”i temsil eder.
Gerçekte ise büyük şirketler ekonominin kaynaklarının dağılımı üzerinde muazzam bir kontrol sahibidir. Ancak temel neoklasik yaklaşım, tam rekabet ekonomisi gerçekten mümkün olmuş olsa dahi, büyük şirketlerin üretimi kısıtlayarak ve fiyatları yükselterek, tam rekabet idealine kıyasla daha düşük bir ekonomik performansa yol açtığını iddia ettiğinde, büyük şirketlerin piyasa ekonomisinde tekel konumuna nasıl ulaşabildiğini açıklayamamaktadır. Büyük şirketlerin mükemmel rekabet koşullarında mümkün olacağından daha düşük maliyetle daha fazla üretim yapabildikleri için hâkim bir pazar payı elde ettikleri gerçeği, ekonomik verimliliğin ideal ölçütü olarak sunulan mükemmel rekabet kavramını çürütmektedir (Lazonick, 2016).
Lazonick, İkinci Dünya Savaşı sonrası on yıllarda refahı destekleme konusunda ABD’li (ve diğer gelişmiş ülkelerin) sanayi şirketlerinin gösterdiği başarının, ironik bir şekilde, neoklasik iktisatçıların absürt dünya görüşlerini kabul ettirmelerini mümkün kıldığını söylüyor. Büyük şirketlerin çalışanlarına tek bir şirkette kariyer yapma normunu sunması ve bunun fiziksel altyapı ile insan bilgisine yönelik devasa hükümet harcamalarıyla desteklenmesi sayesinde, başta ABD ekonomisi olmak üzere birçok gelişmiş ekonomi 1940’ların ortasından itibaren çeyrek asır boyunca nispeten istikrarlı ve adil bir büyüme yaşadı. İktisatçılar da böylelikle ana ekonomik sorunu bir “makroekonomik iş döngüsünü düzeltme” görevi olarak ortaya koyabildiler. Ekonominin mikro temellerinin mantıklı olup olmadığı konusunda kimse endişelenmek zorunda değildi. Neoklasik iktisat, kaynak dağılımının ana belirleyicisi olarak şirket yerine piyasayı öne çıkarma arzusuyla, sweatshop’ları mikro analizlerinin temel unsuru yaptı.
Üç yazılık bu serinin sonunda, işletmenin neden ekonominin ya da maruz kaldığımız kapitalist sistemin en önemli analiz birimlerinden biri olabileceği sorusuna çift taraflı bir cevap verebiliriz.
Birincisi, reel/pratik düzeyde, sanayi kapitalizminin 250 yıllık tarihinde işletme hem ekonomik gelişmeyi hem de duraklamayı açıklamada kilit kurumsal yapı olmuştur. Bugüne kadar yaşanan tüm sanayi devrimlerinin arkasında, önemli bilimsel ve teknolojik gelişmeleri ekonomik kalkınma ve refaha dönüştüren işletmeler vardır. Yine aynı şekilde kapitalizmin, özellikle de Batı kapitalizminin son 80 yılının özeti ilk 30 yılında düzenli olarak artan verimlilik ve buna eşlik eden refah artışı, ardından 50 yılda yavaşlayan verimlilik ile duraklayan ve hatta geriye giden refah seviyesidir. Tüm bu çıkış ve inişleri açıklayan yapılar, uygulanan politikalar kadar, bu politikalara hem yanıt veren hem de onlara etki eden şirket stratejileri ve kararları olmuştur.
İkinci olarak, teorik düzlemde, ama yine gözleme ve tarihsel bir perspektife yasalanarak, Adam Smith’in iğne fabrikasından, Lazonick’in yenilikçi işletmesine, Marx, Veblen, Marshall ve Schumpeter gibi iktisadi düşünceye damgasını vurmuş isimler, kapitalizmin gelişimini işletmeyi analizlerinin merkezlerine oturtarak anlatmışlardır. Kapitalizm, tarihsel bir akış içinde hareket eden, iktisadi fazla ya da artı değer üretimine dayanan ve üretici ile mali çevrimlerden oluşan bir iktisadi sistemse, bu faaliyetlerin gerçekleştiği yegâne müessese kapitalist işletmedir. Sonuç olarak, işletme tam da neoklasik akımın tersine iktisadı ve kapitalizmi anlamada temel bir analiz birimi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Lazonick’in yenilikçi işletmesi bize işletmelerin yenilik ve stratejik yatırımlar yoluyla ekonomik gelişmeyi nasıl şekillendirdiğini göstermektedir.
Kaynakça
Lazonick, William. (2015). The Theory of Innovative Enterprise: Foundation of Economic Analysis, AIR Working Paper, August, at https://scispace.com/pdf/the-theory-of-innovative-enterprise-a-foundation-of-economic-4cse9f8n8m.pdf
Lazonick, William. (2016). Innovative Enterprise or Sweatshop Economics?: In Search of Foundations of Economic Analysis, Challenge, 59(2), 1-50. DOI: 10.1080/05775132.2016.1147297
Notlar
-
Neoklasik teori, girişimcinin kaynakların bir sektörden diğerine yeniden tahsis edilmesini tetikleyen dengesizlik durumunun oluşmasında hiçbir rol oynamadığını varsayar. Buna karşılık, yenilikçi firma teorisinde girişimciler yeni kârlı fırsatlar yaratır ve böylece denge koşullarını bozar. İkincisi, neoklasik teori, girişimcinin herhangi bir sektörde diğerine göre rekabet edebilmek için özel bir uzmanlığa ihtiyaç duymadığını varsayar. Girişimciden tek beklenen, rekabet edeceği sektörü seçerken kâr maksimizasyonu ilkesini takip etmesidir. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.

