Takip et

Piyasada Nesnelleşen Sermaye Şiddetinin Ötesi ve Emekçiler

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20829538 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Yaşamlarının her boyutunda sermayenin sınıfsal şiddetinin farklı biçimlerine maruz kalan, sürekli şiddet içinde yaşayan emekçiler buna neden isyan etmiyorlar? Bu sorunun yanıtını vermek kolay değil. Batı’dan iki olağanüstü sanatçının bu soru etrafında giriştikleri sohbete kulak vererek bir yerden başlayalım.

Gözüme çarpan şey, ezilenlerin genelde bir dışlanma diliyle ilişkilendirilmesi … oysa … tahakkümün nesnesi, dışlanmaktan çok daha fazla, zulüm değil midir? … Fransa ve Amerika’daki siyahların yaşamına baktığımızda ve maruz kaldıkları polis ve hukuk şiddetinin boyutunu göz önüne aldığımızda, dışlanmaktan ziyade zulüm mağduru oldukları söylenebilir. Sence de geleneksel siyasi dili dönüşüme uğratmak ve belki de merkezine, çağdaş siyasetin işleyişini analiz ederken zulüm fikrini yerleştirmek gerekmiyor mu? (Loach ve Louis, 2024: 10-11)

Bu soruyu daha otuzlu yaşlarında Fransa’nın en etkili yazarları arasına giren Édouard Louis (d. 1992), işçi filmleri dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olan İngiliz yönetmen Ken Loach’a (d. 1936) soruyor. Ve soruyu, ikili arasında emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları, devlet, şiddet ve mücadele imkânları üzerine olağanüstü ufuk açıcı bir söyleşi takip ediyor.

Sermayenin sınıfsal şiddetinin farklı biçimleri üzerine düşünmeye bu yazıda, bu söyleşinin çarpıcı bulduğum kısımları üzerinden devam etmek istiyorum. Zira, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Loach ve Louis tartışmayı daha çok emekçilerin maruz kaldıkları çeşitli çıplak şiddet pratikleri üzerinden yürütseler de, bu pratiklerin etrafında örüldüğü piyasa zorunluluğu üzerine de önemli tespitler yapıyorlar. Bu açıdan söyleşi, geçen ayki yazımın temel savlarını destekleyen, ama bunun da ötesine geçip emekçileri çevreleyen çok katmanlı şiddet pratiklerine dikkat çeken yorum ve hikayeler içeriyor.

Bir önceki yazımda, kapitalizmde sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün kurulması ve yeniden üretilmesinde kritik rolü olan piyasa zorunluluğunu tartışmış, geniş kitlelerin mülksüzleştirilmesiyle kurulan ve yeniden üretilen piyasa zorunluluğunun, kapitalizmde sınıfsal şiddetin görünmez olmasına ve kanıksanarak nesnel bir gerçeklik görünümüne bürünmesine neden olduğunu vurgulamıştım. Kapitalizme medenilik kazandırdığı düşünülen bu nesnelleşmiş sınıfsal şiddet biçiminin, mülksüzleştirmenin ilksel şiddetini içinde barındırdığı ve ilkel şiddet pratikleriyle sürekli yeniden üretildiği yazının diğer önemli vurgularıydı.

1980’lerden bu yana, dünya çapında uygulanan neoliberal politikaların birinci hedefi emeğin tarihsel kazanımlarının yok edilmesiydi. Sosyal refah uygulamalarına son verilmesi, emekçilerin sendikal haklarının tırpanlanması, iş hukukunun sermaye lehine yeniden düzenlenmesi, güvencesiz çalışma koşullarının genelleşmesi, reel ücretlerin düşürülmesi ve tüm bu nedenlerle emek gücünü satarak temel geçim kaynaklarına ulaşamaz hale gelen emekçi kitlelerin sistematik olarak borçlandırılması bu yöndeki iktisadi ve sosyal politikaların başlıcalarıydı. Emekçilerin 2020’lerin ortasında artık sürekli borçluluk içinde ve güvencesizliğin olağanüstü arttığı bir ortamda geçinmeye çalışmalarının, piyasada nesnelleşen sermaye şiddetinin katlanması anlamına geldiği açık.

Tüm bu dönüşümleri mümkün kılan siyasi koşullar, borçlanma üzerinden kurulan saadet zincirleri ve bu borç döngüsünün neredeyse 2020’lere kadar sürekliliğini sağlayan küresel ölçekli ve parasal genişlemeye dayalı finansal politikalarla sağlandı. Bir yandan bu politikaları uygulayan, diğer yandan da bu politikalar nedeniyle yaşanan bireysel ve kurumsal çöküşlerde “son kurtarıcı mercii” işlevini üstlenen neoliberal otoriter iktidarlar bu çelişkili zemin üzerinde iş görerek 21. yüzyıla damga vurmayı başardı (Bedirhanoğlu 2020, 30).

Emekçi kitlelerin nasıl olup da bu ağır koşullara rıza gösterdiğini sorgulayan Loach, söyleşide şu yorumu yapıyor:

Çalışmanın doğası değişti. Güvencesiz işlerin sayısı çoğaldı, bu işlerin çoğunda çok düşük ücretler alınıyor ve artık şirketlerin çalışanlarına asgari ücret ödememesine imkân tanıyan yöntemler mevcut. Son tahlilde, insanlar çok düşük bir ücret karşılığında çok zor işleri kabul etmeye mecbur bırakılıyorlar. Onlara bu işleri kabul ettirmekte kullanılan yöntemlerden biri de, onları çalışmayan insanları büyük acılar beklediğine inandırmak (Loach ve Louis 2024: 12).

Devamında bu ideolojik söylemin piyasada nesnelleşen sınıf şiddeti ve bunu destekleyen devlet politikalarıyla nasıl iç içe yürüdüğüne ilişkin ise şu tespiti yapıyor ve Louis’in giriş alıntısındaki sorusuna olumlu yanıt veriyor:

… toplum sistemi cezalandırıcıdır. Bu sistemden faydalanmak istiyorsanız, haftada otuz beş saat, olmayan bir işi aramak zorundasınız. Eğer bunu yapmazsanız ceza alırsınız ve eğer ceza alırsanız para kazanamazsınız. Ve borçlarınız birikir. Ve kiranızı ödeyemezsiniz. Ve oturduğunuz evden çıkarılırsınız. O yüzden, evet, tüm bunları yaşama tehlikesi o kadar ürkütücüdür ki sonunda güvencesiz ve düşük ücretli bir işi kabul edersiniz, sırf bu duruma düşmemek için. Bu gaddarlıktır. (ibid.)

Kuzey ülkelerinde emekçi sınıfların iktisadi ve sosyal kazanımlarını kaybetmeleri süreci, sanayiden hizmet sektörüne doğru yaşanan bir dönüşüm etrafında şekillendi. Söyleşide Loach, bu süreçte dedesi ve babasının da çalıştığı madenlerin kapatılmasından ve bu nedenle yaşanan mağduriyetlerden bahsettiğinde Édouard Louis’nin verdiği yanıt bambaşka bir dünyanın içinden geliyor:

Kendimi sosyal yardımların ve destek fikrinin ortadan kaldırılmasını savunanlara ne kadar uzak hissediyorsam, ‘fabrikalarımızı ve işlerimizi kurtarmalıyız’ diyenlere de bir o kadar uzak hissediyorum, çünkü kimsenin bir fabrikada çalışmasını istemiyorum; çalışmanın bu biçimi yüzünden bedeni parçalanan insanlar gördüm; ve kendi payıma bunun artık geride kalması gereken bir çalışma biçimi olduğunu düşünüyorum … Emeğin değer görmesiyle ilişkisi kesilmiş bir toplum projesi düşünülemez mi? (ibid.: 15-16)

Louis, Ken Loach’un “… hepimiz bu topluma bir biçimde katkı sunmak isteriz, bu insana özgü doğal bir içgüdüdür ve bizi topluma bağlı tutar…” (ibid.) itirazına karşı tutumunu daha da güçlü bir şekilde sürdürüyor: “Ama geleneksel anlamıyla iş dediğimiz şeyden edindiğimiz tatmin ve saygınlık duygusunu belki başka kaynaklardan da edinebiliriz.” (ibid.) Loach’un vurgusu neoliberalizmin sınıfsal projesini ve emekçiler üzerindeki sonuçlarını açığa çıkarmaya dönükken, Louis’nin doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin temellerini hedef alan bir sorgulama içine girmesi bence söyleşinin en düşündürücü kısımlarından biri.

Bu tartışmanın ardından Louis, piyasada nesnelleşen sermaye şiddetinin yanı sıra hukuki ya da çıplak şiddet pratiklerine de sürekli maruz kalan emekçi sınıfların, nasıl aynı zamanda kendi içlerinde birbirlerine karşı da şiddet uyguladıkları konusunu sorgulamaya başlıyor. Fransa’nın göçmen toplulukları içinde eşcinsel bir genç olarak yaşadıkları ve kendi babasıyla ilişkisi bu sorgulamanın arka planını oluşturuyor. Ken Loach’un madenci topluluklarını romantize etmeye meyilli yaklaşımına karşı, her topluluğun doğası gereği toksik bir yapı olabileceğini hatırlatan Louis, özellikle halk sınıfları arasında varlık gösteren ve kadınları ve eşcinselleri hedef alan heteroseksüel baskı ve şiddete dikkat çekiyor (ibid., 17-18). Fransız solundan bu görüşleri nedeniyle çok tepki aldığını dile getiren Louis’in şu yorumu etkileyici:

Halk sınıflarından erkekler ya da kadınlar ne özünde şiddete meyilli canlılardır ne de gökten inmiş birer melek …; bu çevrelerde hüküm süren şiddet, yayılan, sürdürülen, sınıf şiddetinden ileri gelen bir şiddettir. Yani yoksul kesimlerdeki homofobiden ya da ırkçılıktan bahseden biri halk sınıflarını damgalamış olmaz … aksine, …ezilenlerin iki defa şiddete maruz kaldığını göstermiş olur: Önce ona maruz kaldıkları anda, sonra da onu [iletken bir kablo gibi] iletmek zorunda bırakıldıklarında (ibid., 20-21).

Söyleşinin devamında Louis, sürekli şiddet üreten ama bunu yaparken hala bir medenilik iddiasında bulunan kapitalist modernitenin, kâr değil insan odaklı yeni bir toplumsallığa dönüştürülebilmesi için neler yapılabileceğini tartıştıkları bir noktada, halk sınıflarının sınıfsal şiddeti nasıl ilettiği konusunu biraz daha açıyor.

Halk sınıflarından, babam gibi, hem eşcinsellere karşı aşırı şiddet içeren düşüncelere sahip olan hem de bir eşcinselin saldırıya uğradığını görünce onu korumaya geçen çok erkek tanıdım. (Bu, şüphesiz egemenlerle ezilenlenler arasındaki sınıfsal fark -egemenlerin nefreti ideolojiktir, dolayısıyla katiyen esnek değildir, oysa ezilenlerin nefreti daha ziyade dilsel bir otomatizmdir, dolayısıyla şekil almaya müsaittir.) (ibid., 37)

Söyleşiden yaptığım her alıntının, kapitalizm ve şiddet ilişkisine dair uzun tartışma gerektiren yeni sorulara neden olduğunun farkındayım. Yeri geldikçe bu sorularla uğraşmayı bu serideki diğer yazılarıma bırakıp, son sözü yine Loach ve Louis’e bırakayım:

Ken Loach: Ben tüm bunların yine güvenlik ihtiyacından ileri geldiğini düşünüyorum, yanılıyor muyum? Ancak, kendini güvende hissediyorsan, cömert olabilirsin. Ancak kendini tehdit altında hissetmiyorsan, ihtiyacı olan insanlara kucak açabilirsin …

Édouard Louis: Peki egemenlerin bu güvenceye sahip oldukları halde kucaklayıcı olmamalarını nasıl yorumluyorsun?

Ken Loach: Çünkü onlar kendi güvenliklerini ancak başkalarının üzerine basarak idame ettirebilirler!

Édouard Louis: Beklediğim cevap buydu! (ibid., 39)

Kaynakça

Bedirhanoğlu, Pınar (2020) “Social constitution of the AKP’s strong state through financialization: State in crisis, or crisis state?”, Pınar Bedirhanoğlu, Çağlar Dölek, Funda Hülagü ve Özlem Kaygusuz (der.) içinde, Turkey’s New State in the Making: Transformations in Legality, Economy, and Coercion, ZED Books, 23-40.

Loach, Ken ve Édouard Louis (2024) Sanat ve Siyaset Konuşmaları, Çeviri Ayberk Erkay, İstanbul, Tellekt.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Pınar Bedirhanoğlu (2026). Piyasada Nesnelleşen Sermaye Şiddetinin Ötesi ve Emekçiler. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20829538
  • Prof.Dr. Pınar Bedirhanoğlu ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesidir. Lisans çalışmalarını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yüksek lisans çalışmalarını İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra, doktora derecesini Rusya’da yaşanan kapitalist dönüşüm süreci üzerine yazdığı doktora tezi ile yine İngiltere’deki Sussex Üniversite’sinden almıştır. Eğitim Bilim Toplum Dergisi yayın kurulu, IB Tauris Contemporary Turkey kitap serisi yayın kurulu, Praksis Dergisi danışma kurulu üyesidir. Marksist devlet teorisi, neoliberalizm, devletin dönüşümü, yolsuzluk, finansallaşma, otoriterleşme gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır. Derleyicileri arasında olduğu Turkey’s New State in the Making: Transformations in Legality, Economy and Coercion (2020) başlıklı kitap ZED Yayınevi, Türkiye’de Finansallaşma Kıskacında Devlet, Sermaye Birikimi ve Emek (2017) başlıklı kitap Nota Bene Yayınevi tarafından yayınlanmıştır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.