Takip et

Metriklerin Epistemolojik Siyaseti ve “Radikal Basitleştirme” (I)

YazarEkin Bal

1 Haziran, 2026
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20469414 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

İstatistiksel veriler ampirik dünyaya tutulmuş tarafsız birer kamera olmaktan ziyade, toplumsal süreçleri hareket ettiren birer motor işlevi görür.

Giriş: İstatistiksel tarafsızlık miti

Modern yönetişim mekanizmaları, iktisat politikaları ve uluslararası kurumsal söylem, niceliksel verileri ve istatistiksel göstergeleri toplumsal gerçekliğin pürüzsüz, nesnel ve ideolojiden arındırılmış birer aynası olarak sunma eğilimindedir. Çoğu yerde karşımıza çıkan bu durum özellikle akademide kendini ampirik olmayan hiçbir analizi bilimsel kabul etmeme veya ampirik analizleri mutlak doğru kabul etme şeklinde kendini göstermektedir. Pozitivist iktisat metodolojisinin bir uzantısı olan bu yaklaşım; Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) büyüme oranları, emek piyasası endeksleri veya makroekonomik sepetler gibi göstergeleri, doğa kanunları gibi evrensel ve mutlak birer aksiyom olarak kodlar. Oysa toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkilerinin karmaşık, çatışmalı ve yapısal asimetriler barındıran doğası sayısallaştırılma aparatlarına maruz kaldığında, kaçınılmaz olarak bir epistemolojik budama operasyonuna uğrar. İstatistiksel veriler ampirik dünyaya tutulmuş tarafsız birer kamera olmaktan ziyade, toplumsal süreçleri hareket ettiren birer motor işlevi görür.

Bu yazı dizisinde temel amacımız ampirik çalışmaların mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğinden hareketle Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) çocuk istatistiklerinin içerdiklerini ve içermediklerini incelemektir.

Küresel endeksler ve kıyaslama (benchmarking) teknolojileri üzerine kuramsal çalışmalar yürüten André Broome ve Joel Quirk (2015), bu süreci “radikal basitleştirme” (radical simplification) kavramsallaştırmasıyla tanımlar. Radikal basitleştirme; karmaşık, niteliksel, normatif ve sınıfsal gerilimler barındıran sosyal olguların, guesstimation (tahminleme), ölçümleme, şeyleştirme ve sembolik yargılar aracılığıyla homojenleştirilmiş kaba sayısal değerlere indirgenmesidir. Bu bağlamda küresel kıyaslamalar, tarafsız birer ölçüm aracı olmaktan ziyade, belirli güç ilişkilerini, kurumsal öncelikleri ve hegemonik söylemleri yeniden üreten politik ve toplumsal olgulardır. Dolayısıyla, bir sosyal gerçekliğin “neyin ölçüldüğü” kadar, “neyin yapısal olarak veri dışında bırakıldığı” sorusu, teknik bir metodoloji sorunu olmanın ötesinde, doğrudan iktidar asimetrilerini gizleyen politik bir eylemdir.

Standardizasyonun epistemolojik sınırları ve “feda edilen” gerçeklikler

İstatistiki verilerin üretim süreci, doğası gereği bir ontolojik indirgeme sürecidir. İstatistiksel değişkenlerin ve kodlama şablonlarının inşasını epistemolojik düzeyde inceleyen Alain Desrosières (2001), toplumsal olguların ölçülebilir hale getirilmesinin kaçınılmaz olarak standarda uymayan “bir şeylerin feda edilmesini” gerektirdiğini belirtir. Desrosières (2001) perspektifinde istatistiksel kategoriler, ampirik dünyanın nesnel doğa kanunları değil; tarihsel, siyasal ve kurumsal uzlaşmalar yoluyla inşa edilmiş sosyal ve konvansiyonel araçlardır.

Toplumsal hayatın akışkanlığı, esnek çalışma rejimleri veya karmaşık taşeron ağları, bu rijit ölçüm aparatlarının keskin sınırlarına sığmaz. Herhangi bir olgunun istatistiksel bir değişkene dönüştürülmesi sürecinde, benzersiz niteliksel durumlar kaba niceliklere indirgenir ve bu indirgeme sürecinde standart kalıplara (commensuration) uymayan tüm alt metinler görünmez hale gelir. Sonuç olarak, bu karmaşık yapılar ölçüm aparatının teknik sınırları içerisine dahil edilemediklerinde, kurumsal istatistiğin tanımladığı “resmi gerçekliğin” de tamamen dışına itilmiş olurlar. Metriklerin gücü tam olarak bu radikal basitleştirme yeteneğinden gelse de bu süreç toplumsal gerçekliğin eksik, çarpıtılmış ve egemen sınıfların ihtiyaçlarına göre kurgulanmış bir versiyonunu üretir.

Desrosières (2001) ayrıca, istatistik üretiminde farklı “gerçeklik rejimleri” olduğunu savunur. Örnekleme yöntemine ve hata payı hesaplarına dayanan metrolojik realizm, fiziksel dünyanın ölçüm ilkelerini sosyal dünyaya taşımayı hedefler. Buna karşılık, muhasebe realizmi (özellikle ulusal muhasebe sistemleri), ampirik doğrulamadan ziyade tablolar arası dengeye, içsel tutarlılığa ve makro-politik aksiyon üretmeye odaklanan pragmatik bir rasyonaliteye dayanır. Bu iki realizm türü, veriyi sadece hazır bir girdi olarak gören kullanıcı realizmiyle birleştiğinde, verinin inşasındaki kuramsal ve politik pazarlıkların üzeri tamamen örtülmüş olur.

Makroekonomik göstergelerde kasıtlı körlükler ve dışlamalar

İstatistiksel kategorilerin inşasındaki bu radikal basitleştirme, makroekonomik veri setlerinde tesadüfi birer hata olarak değil, sistemik ve kasıtlı körlükler (intentional blindness) olarak kristalize olur. Daniel Mügge (2022) tarafından yürütülen makroekonomik metrikler analizi, ekonomik verilerdeki ölçülmeyen ve veri dışı bırakılan değişkenlerin toplumsal eşitsizlikleri nasıl doğallaştırdığını ve kurumsallaştırdığını gözler önüne serer. Küresel makroekonomik istatistik şablonları (en başta GSYH hesaplama yöntemleri), tarihsel ve yapısal olarak “fabrikada ücretli çalışan beyaz erkek” idealine göre kurgulanmıştır. Bu kuramsal idealin sonucu olarak, iktisadi tablonun bütünü doğrudan bükülür ve şu saptırmalar yaşanır:

  • Sömürücü Emek İlişkilerinin Gizlenmesi: Standart istihdam ve işgücü verileri, zorla çalıştırma, güvencesiz artikülasyon ve vahşi sömürü ilişkilerini yakalayabilecek niteliksel kategorilerden yoksundur. Bu tür sömürü biçimleri, standart nicel verilerde basit bir “istihdam” ya da “işsizlik” ikilemine sıkıştırılarak eritilir, meşrulaştırılır ve yapısal gerçeklikten koparılır.
  • Değer-Fiyat Eşitlenmesi ve Güç Eşitsizlikleri: GSYH göstergeleri, fiyat ile değeri birbirine eşitleyerek hesaplandığı için, küresel değer zincirleri içerisinde emeği sistematik olarak düşük fiyatlandırılan çevre ülkelerin ürettiği zenginliği eksik yansıtır. Bu durum, merkez ve çevre ülkeler arasındaki küresel güç asimetrilerini “doğal bir verimlilik farkı” gibi sunarak meşrulaştırır.

Mügge (2022) bu kuramsal argümanı Apartheid dönemi Güney Afrika örneğiyle somutlaştırır. Irkçı politikaların bir uzantısı olarak, siyah nüfusun yaşam koşulları, sömürü oranları ve ekonomik faaliyetleri resmi istatistiklerin tamamen dışında tutulmuş; böylelikle ülkenin gerçek ekonomik tablosu kurumsal verilerden koparılarak egemen elitlerin ideolojik ihtiyaçlarına göre kurgulanmıştır.

Niceliksel rasyonalite baskısı ve politikalarda “ters teşvikler”

Sosyal olguların sayısallaştırılması, kamu politikaları ve kalkınma stratejileri düzeyinde de ciddi yapısal sapmalara yol açar. Jacqueline Best (2017), uluslararası kalkınma ajansları ve devlet bürokrasilerindeki “sonuç odaklı ölçüm” takıntısının toplumsal gerçekliği nasıl büktüğünü inceler. Politika yapıcıların kendi rasyonalitelerini ve “etkinliklerini” egemen sisteme kanıtlama baskısı, onları yalnızca kolayca ölçülebilen, sayılabilen ve nicel olarak raporlanabilen kısa vadeli sonuçlara (örn. test skorları, aşılanan kişi sayısı veya ham istihdam oranları) odaklanmaya zorlar.

Niceliksel rasyonalite baskısının sonucunda, uzun vadeli yapısal eşitsizliklerin çözümü gibi ölçülmesi son derece zor ama hayati olan karmaşık toplumsal alanlar tamamen göz ardı edilir. Kaynakların, bütçelerin ve politik dikkatin yalnızca metriklerle takip edilebilen bu sığ alanlara kaydırılması, sahada “ters teşvikler” (perverse incentives) yaratarak toplumsal gelişimi sekteye uğratır.

Sistem, sorunun kökenini çözmek yerine, metriklerin talep ettiği sayısal hedefleri tutturmaya odaklanan yapay mekanizmalar üretir. Örneğin, LeBaron ve Lister (2015) tarafından yürütülen küresel tedarik zinciri denetimleri çalışması, sayısal denetim şablonlarında çevresel ve sosyal uygunluklar ölçülürken işçi haklarının ve sendikal özgürlüklerin kapsam dışı bırakılmasının, tedarik zincirlerindeki derin emek istismarını gizleyen ve kurumsal olarak aklayan bir işlev gördüğünü ortaya koymuştur.

Sonuç: İlk parçanın kuramsal muhasebesi

Sonuç olarak kuramsal literatür, istatistiklerin ve makroekonomik verilerin ontolojik statüsünü yeniden düşünmemiz gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Niceliksel rasyonalite ve standardizasyon, tarafsız birer teknik araç olmanın ötesinde; toplumsal sömürüyü gizleyen, bağlamı yok eden ve güç asimetrilerini yeniden üreten hegemonik yönetişim teknolojileridir.

Nelerin veri setlerine dahil edileceğine, nelerin ise “radikal basitleştirme” süreçlerinde feda edilerek görünmez kılınacağına karar vermek, egemen sınıfların ve devlet aygıtının en stratejik ideolojik hamlelerinden biridir. Yazı dizimizin bir sonraki parçasında, bu teorik çerçevenin Türkiye’deki somut karşılığını, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) çocuk emeği ve işgücü verileri üzerinde uyguladığı sistematik kapsam daraltma üzerinden ampirik olarak inceleyeceğiz.

Kaynakça

Best, J. (2017). The Rise of Measurement-driven Governance: The Case of International Development. Global Governance, 23(2), 163-181.

Broome, A., & Quirk, J. (2015). The politics of numbers: the normative agendas of global benchmarking. Review of International Studies, 41(5), 813-818.

Desrosières, A. (2001). How Real Are Statistics? Four Possible Attitudes. Social Research, 68(2), 339-355.

LeBaron, G., & Lister, J. (2015). Benchmarking global supply chains: the power of the ‘ethical audit’regime. Review of International Studies41(5), 905-924.

Mügge, D. (2022). Economic statistics as political artefacts. Review of International Political Economy, 29(1), 1-22.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ekin Bal (2026). Metriklerin Epistemolojik Siyaseti ve “Radikal Basitleştirme” (I). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20469414

  • Ekin Bal, Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü’nde araştırma görevlisidir. Lisans ve yüksek lisans derecesini Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden almıştır. Emek ve sanayi ekonomisi, bilim ve teknoloji politikası çalışmaları ve gençlik çalışmaları alanında araştırmalar yürütmektedir.

    Diğer Yazıları