Bu iki yazılık seri, dünden bugüne kurumsalcı geleneklerin süreklilik arz eden boyutlarına odaklanıyor. Kurumsal iktisatçıların kapitalist toplumun giderek karmaşıklaşan örgütlenme, koordinasyon ve yönetim sorunlarına verdikleri yanıtlar üzerinden bir yönetimsellik düşüncesi çerçevesi içerisine oturtulabileceği öne sürülüyor.
Bu iki yazılık seri, dünden bugüne kurumsalcı geleneklerin, onları birbirine bağlayan ortak sorunsallarına ve süreklilik arz eden boyutlarına odaklanıyor. Aralarındaki belirgin farklara rağmen, Thorstein B. Veblen’den Daron Acemoğlu’na kurumsal iktisatçıların kapitalist toplumun giderek karmaşıklaşan örgütlenme, koordinasyon ve yönetim sorunlarına verdikleri yanıtlar üzerinden bir yönetimsellik (managerialism) düşüncesi çerçevesi içerisine oturtulabileceği öne sürülüyor. Böylece kurumsalcılığın, tarihsel olarak, yönetimsel kadrolarla organik bir ilişki içinde gelişerek, bu kadroların toplumsal konumları ve çıkarlarıyla şekillendiği iddiasını temellendirmek amaçlanıyor.
Bu ilk kısım, Acemoğlu ve arkadaşlarının tarihsel sermaye birikiminin, Marx’ın ifadesiyle, “ilk günah”ını görmezden gelen, kolektif mülkiyet ve planlama karşısında özel mülkiyet ve piyasa ekonomilerini yücelten, Avrupa sömürgeciliğini ise adeta iyi/kötü uygulamalar ayrımına tabi tutarak meşrulaştıran çalışmalarına odaklanılıyor. Ardından, özellikle küresel pandemi sonrasında yapay zekânın politik ekonomisi, otomasyonun çalışan kesimler ve çalışma ilişkilerine etkileri ve derinleşen küresel eşitsizlikler üzerine yaptıkları eleştirel çalışmaların önemi tartışılıyor.
Bir Başlangıç Noktası Olarak The Economist’in Acemoğlu’na Saldırısı
Bir bakıma kurumların önemli olduğu açıktır. Örneğin, Kuzey ve Güney Kore’nin ya da Doğu ve Batı Almanya’nın birbirinden farklı izledikleri yollara bakın: Ülkenin bir kısmı merkezi planlama ve kolektif mülkiyet altında durgunluğa sürüklenirken, diğer kısmı özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi sayesinde refaha kavuşmuştur.
Acemoğlu, Johnson ve Robinson (2001: 1369)
[F]akat nihai gelişim idealimiz demokrasinin çok ötesine geçti ve bizi hiç şüphesiz sosyalist genel sıfatı altında sınıflandırabilecek hale geldi.
John Stuart Mill ([1873] 2021: 174).
Geçtiğimiz aylarda sadece iktisatçıların değil ekonomiyle ilgilenen herkesin gündemini en fazla meşgul eden konuların başında, The Economist ile Daron Acemoğlu arasında yaşanan polemik geliyordu (The Economist, 2026; Acemoğlu, 2026b). Ben de Katman’daki son yazımla bu ilginç diyalog etrafında büyüyen tartışmaya katkı yapmaya çalışmıştım. Meslektaşlarımın önemli bir bölümü – her konuda onunla aynı fikirde olmasalar da – genel olarak Acemoğlu’nun yanında durdu. Kuşkusuz bunda, The Economist’in Acemoğlu’na yönelttiği eleştirilerin (!) bayağılığı kadar, derginin temsil ettiği yağmacı neoliberal dünya görüşüyle aralarındaki mesafenin de etkisi vardı.[1]
Bu polemiği taraf tutarak okumak bazı önemli boyutlarını gözden kaçırmaya neden olabilir. Zira günümüzde ulusötesi finans kapital, büyük teknoloji şirketleri ve askerî-sınaî kompleksinin oluşturduğu yeni hegemonik sermaye bloğunun sözcüsü olan The Economist’in savunulacak bir tarafının bulunmaması, Acemoğlu’nun kurumsal politik iktisadının olduğu gibi benimsenmesini gerektirmiyor. Nitekim bu konuda sol/sosyalist çevrelerde dahi farklı yaklaşımlar söz konusu. Örneğin Marksist iktisatçılar nezdinde Acemoğlu, doğal olarak, Marx’tan bu yana gelişen radikal siyasal iktisat eleştirisinin doğrudan muhataplarından birisi.[2] Bu eleştirileri birkaç başlıkta toplayabiliriz:
- İktisadi ilişkilerin tarihsel olarak özgül üretim ilişkilerinden, sınıf mücadelelerinden ve güç/iktidar ilişkilerinden soyutlanması
- Kapitalizmi tarihsel olarak özgül bir üretim tarzı olarak kavranmak yerine evrensel bir piyasa sistemi olarak değerlendirilmesi.
- İlksel birikimin, sömürünün ve bölüşüm ilişkilerinin sistemik dinamiklerinin arka plana itilmesi.
- Derinleşen küresel eşitsizlik örüntüleriyle sömürgecilik, emperyalizm ve dünya kapitalizminin hiyerarşik yapısı arasında bir bağlantı kurmaktan kaçınılması.
Bu son nokta tartışmamız açısından önemli; zira Acemoğlu ve arkadaşları 2000’lerin başlarında başladıkları uzun soluklu çalışmalarında sömürgecilik ve emperyalizmi hiç hesaba katmıyor değiller. Yani ABD’nin resmi tarih yazımında ve yerleşimci sömürgecilik geçmişine sahip başka toplumların tarih anlatılarında karşılaşılan “sahipsiz/boş arazi” (terra nullius) tezinin inkârcı yaklaşımını paylaşmıyorlar. Ancak, dünyanın pek çok yerindeki yerli halklar için yıkıcı sonuçları olan Avrupa sömürgecilik tarihini, modernizasyon kuramının klasik uygarlaştırma söylemini açıkça benimsemeden, fakat bu söylemin dayandığı varsayımlardan da tam olarak kopmadan – kurumsal farklılıklar kuramı adı verdikleri bir çerçevede – yeniden üretiyorlar.[3]
Bu yoruma göre Avrupalılar hastalıklardan daha az etkilendikleri, iklimin uygun olduğu ve dolayısıyla kitlesel olarak yerleşebildikleri coğrafyalara, üretim araçlarında özel mülkiyet haklarını, hükümeti sınırlayan bir sivil toplumu ve hukukun üstünlüğünü garanti eden ekonomik ve siyasal kurumlarını taşıdılar. Acemoğlu ve arkadaşları, bunları kapsayıcı dedikleri kurumların temel özellikleri olarak görüyor. Bazı tarihçilerce “Yeni-Avrupalar” diye tanımlanan toplumlar, bugün tahakküm altında olmamak anlamında “özgür” ve fiziki/beşeri sermayeye daha fazla yatırım yapmak bağlamında “zengin” oldular. Bunlara verilebilecek en iyi örnekler Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve ABD idi (Acemoğlu, Johnson ve Robinson, 2001: 1370).
Öte yandan olumsuz tarihsel koşullar nedeniyle yerleşilemeyen ve genellikle yağmacı uygulamaların kurbanı olmuş Kongo, Nijerya, Hindistan, Endonezya vb. ülkelerde ise yoksulluk, hukuksuzluk, geri kalmışlık kökleşerek yapısal sorunlar halini alacaktır. Bunlarda “sömürgecilik deneyimi,” kaynakları metropole aktarmaya yönelik, yerli nüfus üzerinde denetim kuran sömürücü kurumlara ve devlet oluşumlarına yol açmıştır. Bu anlatı, beyaz adamın “uygarlaştırma misyonu” (the white man’s burden) ideolojisini liberal-kurumsalcı bir yorumla yeniden üretmekle kalmayıp, yüzyıllara yayılarak metropolün kendi tarihine gömülü hale gelen ilksel birikimin insafsız mülksüzleştirme pratiklerini de görünmez kılmaktadır.
Acemoğlu ve arkadaşları, farklı toplumların gelişme deneyimlerini eşitsiz biçimde yapılandıran dünya-tarihsel ilişkileri ele almak yerine, sömürgecilik ve kapitalizmin tarihsel etkilerini büyük ölçüde ulusal düzeydeki kapsayıcı ve sömürücü kurumların oluşumuna indirgiyor (Acemoğlu, Johnson ve Robinson, 2001; Acemoğlu ve Robinson, 2013).[4] Bir toplumun “yerleşimciler için” kapsayıcı kurumlar geliştirmiş olması kadar bu kurumların ne pahasına yaratılabildiği görülmek istenmiyor. Böylece bugünün güçlü, demokratik ve kapsayıcı kurumlarıyla – büyük çoğunluğu İngilizce konuşan Liberal Lockeçu Merkezbölge’den (Lockean Heartland) olan – dar koridordakilerin soykırımlarla dolu yerleşimci-sömürgeci geçmişleri, bugünkü ekonomik ve siyasi başarılarının (dengeli bir devlet–toplum düzeni inşa edebilmiş olmanın) bir önkoşulu olarak zımnen doğallaştırılıyor. Adeta temize çekiliyor (Acemoğlu ve Robinson, 2013, 2020).
Sapkınlık ve Kâfirlik Arasında Acemoğlu[5]
Bazıları Acemoğlu’nun son dönemdeki eleştirilerini, neoliberalizmin krizine karşı küresel müesses nizam içinde beliren karşıt eğilimler, başka bir ifadeyle yönetici sınıf fraksiyonları arasında beliren yeni bir uzlaşmazlık bağlamı olarak değerlendiriyor. Burak Çetiner, Acemoğlu’nun eleştirel çıkışlarını ortodoks liberallere kıyasla “samimi”, ancak liberalizmin sınırları içinde kaldığı için nihayetinde “beyhude” bir çaba olarak görürken; Kansu Yıldırım gerilimi, The Economist’in temsil ettiği çizgi ile Project Syndicate’te görünürlük kazanan daha reformist kurumsalcı yönelim arasındaki farklılıkta arıyor.
Buna karşılık, Acemoğlu’nu kapitalizmin sınırlarını aşmaya ve işçi sınıfı mücadelesinin daha radikal talepleriyle buluşmaya çağıranlar da var. Fatih Yaşlı, İkinci Dünya Savaşı sonrası “Altın Çağ”da işçi sınıfı ile liberalizm arasında kurulan mutabakatın geçici ve konjonktürel olduğunu, yükselen teknoloji oligarşisi ve tırmanan jeopolitik gerilimler koşullarında “işçi sınıfı liberalizmi”nin yeniden üretilemeyeceğini savunuyor. Buna karşılık Jacobin’de Girardi Di Trolio, sınırlılıklarına rağmen Acemoğlu’nun ilerici tutumunun ve ana akım iktisat içindeki eleştirel müdahalelerinin sol tarafından göz ardı edilmemesi gerektiğini ileri sürüyor.[6]
Kurumsalcılığa yönelik soldan ilgi hem yeni hem de boşu boşuna değil. En köklü Marksist sosyal bilim dergilerinden olan Science & Society’nin ilk yıllarında da benzer çağrılar görülür (Cutler, 1938). Veblen’in etkisi daha sonra Sweezy ve Baran’ın Tekelci Sermaye’sinden E. K. Hunt, Douglas Dowd ve William M. Dugger’ın çalışmalarına uzanan eleştirel iktisat geleneğinde de belirgindir. Özellikle Dugger (2007), Veblen’deki radikal ve anti-kapitalist (Kızıl) öğeleri öne çıkararak kurumsalcılık ile Marksizm arasındaki bağı canlı tutmanın önemini şöyle ifade eder:
Thorstein Veblen, sosyal teoriye Amerika’nın yaptığı yegâne katkı olan kurumsal iktisadın kurucusudur. Kurumsal iktisatçılar, FDR’nin [Franklin D. Roosevelt’in] Yeni Düzen politikasına önemli katkılarda bulunmuş ve İkinci Dünya Savaşı boyunca ve sonrasında da devlet hizmetinde ve akademide aktif olarak yer almışlardır. 1950’lerin başlarına gelindiğinde, Veblen’in düşüncesinin her yerine işlemiş olan bu kızıl damar, geleneksel kurumsalcılara rahatsızlık vermeye başladı. Paul Sweezy, C. Wright Mills ve Douglas Dowd, Veblen’deki bu kızıl damarı korudular, ancak çoğu kurumsalcı bunu yapmadı” (vurgular bana ait).
Katman’daki bir önceki yazıda Acemoğlu’na yönelik bir itibar suikastına neden girişildiği sorusuna özel olarak odaklanmamıştım. Böyle bir tercihin sebebi, bu sorunun önemsizliği değil; saldırının arkasındaki saiklerin büyük ölçüde ortada olmasıydı. Acemoğlu’nun sistem eleştirisinin dozunu artırdığı ve bu tutumunun yeni yönetici sınıf içerisindeki bazı unsurları rahatsız ettiği açıktı. Dolayısıyla, onun bu eleştirilerin ardındaki nedenlere odaklanmak daha önemliydi. Argümanımın çıkış noktasında, YZ’nin, sermayenin – sadece işçilere değil – yönetimsel kapasiteye olan bağımlılığını da azaltabilecek bir teknoloji olarak geliştiği tespiti bulunuyordu. Bu nedenle Acemoğlu’nun YZ eleştirisini ve genel olarak sergilediği reformist pozisyonunu, çalışan kesimlerin olduğu kadar, kapitalizmin yönetimsel mimarisinin korunmasına dönük kaygılarla da ilişkilendirebileceğimizi öne sürmüştüm.
Acemoğlu ve arkadaşlarının son yıllardaki araştırmaları, teknolojik ilerlemenin emek açısından kendiliğinden olumlu sonuçlar doğurmadığını gösteriyor. Otomasyonun istihdam ve ücretleri düşürdüğünü, ücret eşitsizliğini artırdığını ve işçilerin elde ettiği rantları aşındırarak üretkenlik kazanımlarının önemli bir bölümünü ortadan kaldırabildiğini ortaya koyuyorlar (Acemoğlu ve Restrepo, 2020, 2022, 2026). Yapay zekâ konusundaki çalışmaları ise daha da rahatsız edici bir tablo çiziyor. YZ’nin önümüzdeki yıllarda yaratacağı üretkenlik artışlarının teknoloji şirketlerinin ileri sürdüğü kadar büyük olmayabileceği öne sürülüyor. Buna karşılık sermaye ile emek arasındaki gelir farkını büyütebileceğini ve mevcut kullanım biçimleri altında demokratik siyasal iletişimi ve yurttaşların siyasal özerkliğini zayıflatabileceğini ortaya koyuyor (Acemoğlu, 2021, 2024; Acemoğlu, Özdağlar ve Siderius, 2025).
Bu yılın Haziran ayında çıkan Acemoğlu, Gitmez ve Shadmehr imzalı bir NBER çalışması ise robotik ve YZ’nin genişlettiği otomasyonun siyasi bir baskı rejimiyle birlikte işlediğinde sermaye birikimi açısından en iyi sonuçları yarattığını gösteriyor. Çalışma, birbiriyle çatışan iki sınıfı – işçiler ve kapitalistleri – merkeze alan teorik bir çerçevede, merkezi olmayan otomasyon kararlarının sermaye lehine derinleştirdiği eşitsizliklerin olduğu bir evren tanımlıyor. Güçlü bir işçi isyan tehlikesini bertaraf etmek için sermayedarları temsil eden devletin, diğer seçenekler olan otomasyonu düzenlemeye gitmek veya yeniden dağılımcı politikalar uygulamak yerine, toplumsal baskıyı artıracağını tartışıyor. Buna göre düzenleme sermayenin beklenen getirisini maksimize edemezken, yeniden dağılımcı politikalar üretimin yanı sıra siyasi riskler ve sosyal maliyetleri yükseltmekte. Bu nedenle çalışmaları, başlangıçta demokratik bir toplumda sermaye birikiminin ve dolayısıyla artan otomasyonun, kapitalistleri demokrasiye karşı bir darbeyi desteklemeye ve kapitalist devleti de uzun dönemde baskıcı bir sisteme yönelttiğini gösteriyor (Acemoğlu, Gitmez ve Shadmehr, 2026).
İlginç olan şu ki, anılan çalışmanın kuramsal evreni neoklasik üretim fonksiyonu ve marjinal analiz, rekabetçi piyasa dengesi, maksimizasyon, neoklasik oyun teorisinin bir alt dalı olan “global oyunlar” ve dinamik optimizasyon gibi ana akım iktisadın araçlarıyla dizayn edilmiş. Ancak Acemoğlu ve arkadaşları, tarihsel materyalizmin temel kavramlarından olan sınıf çatışmasını merkeze alarak neoklasik iktisadın metodolojik bireyciliğini – önceki çalışmalarında olduğu gibi – bir miktar esnetmekle yetinmeyip açıkça reddediyor. Neoklasiklerin sığ “yansızlık” varsayımını terk ederek devletin sınıfsal (kapitalist) karakterini kabul ediyorlar. Aynı şey, modellerindeki baskı ve zor ile isyan ve devrim tehlikesi gibi kolektif eylem unsurları için de geçerlidir.
Neoklasik araçlarla inşa edilmiş ama neoklasik teorilerin metafizik iyimserliğine (özürcülüğüne) yaslanmayan bu teorik çalışma piyasa dengesinin siyasal riski içselleştiremediği, devletin tarafsız olmadığı (kapitalist sınıfı temsil ettiği), otomasyonun verimliliği artırsa dahi eşitsizliği derinleştirdiği, uzun dönemde devletin baskıyı artırdığı ve nihayet sermaye birikiminin demokrasiyi çökerttiği bir evreni tanımlıyor. Acemoğlu, Gitmez ve Shadmehr’in benimsedikleri dinamik makro politik model, analiz birimi ve varsayımlar daha gerçekçi bir çerçevede tanımlandığında, neoklasik iktisatçıların daima kullanageldiği analitik araçların böylesine radikal sonuçlar verebileceğini gösteriyor.
Kurumlar, İktidar ve Yönetimsel Kapitalizm
Düşünsel ve siyasal tutumlarımızı yalnızca bireysel ahlakın sınırları içinde açıklamak mümkün değildir. Hele ki Acemoğlu gibi isimler söz konusu olduğunda bu daha da geçerlidir. Bu tutumlar, kişisel niyet ve tercihlere indirgenemeyecek toplumsal ilişkiler, güç mücadeleleri ve sınıfsal konumlar içinde şekillenir. Robert W. Cox’un (1981) ünlü önermesiyle ifade etmek gerekirse, “teoriler daima birileri ve belirli amaçlar içindir.”
Öyleyse Veblen’den Acemoğlu’na uzanan kurumsalcılık geleneğini değerlendirirken bizim de sorgulamamız gereken, bu geleneğin kimin adına konuştuğu, hangi toplumsal güçlerin çıkarlarını ifade ettiği ve hangi tarihsel amaçlara hizmet ettiğidir. Bu düşünsel geleneğin içinde doğduğu, yeniden ürettiği ve kimi zaman dönüştürmeye çalıştığı toplumsal ilişkileri nasıl tanımlayabiliriz?
Bu soruların cevabını “yönetimsellik” (managerialism) ve “yönetimsel sınıf” (managerial class) tartışmalarına dönerek bulabileceğimizi düşünüyorum (Şenalp, 2023, 2026). Zira Acemoğlu’nun iktisat disiplini içerisindeki en önemli temsilcilerinden birisi olduğu kurumsalcılık, yönetimsel kadroların kapitalist toplum içerisindeki özgül toplumsal konumları ve dünya görüşleriyle organik bir ilişki içerisinde şekilleniyor. Dizinin bir sonraki yazısı bu iddiayı temellendirmeyi amaçlıyor.
Kaynakça
Acemoğlu, D. (2021). Harms of AI (NBER Working Paper No. 29247). National Bureau of Economic Research.
Acemoğlu, D. (2024). The simple macroeconomics of AI (NBER Working Paper No. 32487). National Bureau of Economic Research
Acemoğlu, D. (2026a). Hangi liberal demokrasi? Ortak refah siyasetini yeniden kurmak. Doğan Kitap.
Acemoğlu, D. (2026b, 21 Ağustos). Daron Acemoglu responds to our criticism of his work. The Economist.
Acemoğlu, D., Gitmez, A. A. & Shadmehr, M. (2026, Haziran). Automation and repression (NBER Working Paper No. 35336). National Bureau of Economic Research.
Acemoğlu, D. & Restrepo, P. (2020). Unpacking skill bias: Automation and new tasks. AEA Papers and Proceedings, 110, 356–361.
Acemoğlu, D. & Restrepo, P. (2022). Tasks, automation, and the rise in U.S. wage inequality. Econometrica, 90(5), 1973–2016.
Acemoğlu, D. & Restrepo, P. (2026). Automation and rent dissipation: Implications for wages, inequality, and productivity. The Quarterly Journal of Economics, 141(2), 1521–1579.
Acemoğlu, D. & Robinson, J. A. (2013). Ulusların düşüşü: Güç, zenginlik ve yoksulluğun kökenleri (F. R. Velioğlu, Çev.). Doğan Kitap.
Acemoğlu, D. & Robinson, J. A. (2020). Dar koridor: Devletler, toplumlar ve özgürlüğün geleceği (Y. Taşkın, Çev.). Doğan Kitap.
Acemoğlu, D., Johnson, S. & Robinson, J. A. (2001). The colonial origins of comparative development: An empirical investigation. American Economic Review, 91(5), 1369–1401.
Acemoğlu, D., Özdağlar, A., & Siderius, J. (2025). AI and social media: A political economy perspective (NBER Working Paper No. 33892). National Bureau of Economic Research.
Bahçe, S. (2020). Modern burjuva iktisadı: Beka sorunu karşısında boş temenniler, kifayetsiz tespitler. Praksis, 54, 9–28.
Baş-Dinar, G. (2026, 31 Ağustos). The Economist dergisinin Daron Acemoğlu eleştirisi bize ne söylüyor? (I): Kuruluşundan günümüze The Economist’in ideolojik misyonu. Katman Portal.
Boratav, K. (2005). 1980’li yıllarda Türkiye’de sosyal sınıflar ve bölüşüm (2. baskı). İmge Kitabevi.
Boratav, K. (2025). Tarihsel maddecilik ve Capital III. Devrimci Marksizm, 58–59, 13–20.
Cox, R. W. (1981). Social forces, states and world orders: Beyond international relations theory. Millennium: Journal of International Studies, 10(2), 126–155.
Cutler, A. T. (1938). The ebb of institutional economics. Science & Society, 2(4), 448–470.
Dugger, W. M. (2007, December 8). Veblen the Red. Monthly Review Online.
Eres, B. (2018). Korkut Boratav ile söyleşi: Türkiye’de Marx ve Kapital. Mülkiye Dergisi, 42(1), 115–117.
İnce, O. U. (2024). Saving capitalism from empire: Uses of colonial history in new institutional economics. International Relations, 38(1), 75–97
Kaya, A. Y. & Peker, A. O. (2020). Yeni Kurumsal İktisat, iktisat tarihini nasıl yazıyor? Eleştirel bir bakış. Praksis, 54, 29–60.
Mill, J. S. (2021). Otobiyografi (Ö. Orhan, Çev.; özgün eser 1873’te yayımlandı). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Satlıgan, N., Savran, S. & Tonak, E. A. (2012). Kapitalin izinde. Yordam Kitap.
Savran, S. (2025). Ekonomi politik ve Marksist eleştirisi: Smith, Ricardo, Marx, Sraffa. Yordam Kitap.
Şenalp, M. G. (2016). Kâfirlik ve sapkınlık arasında kurumsal iktisat. İktisat ve Toplum (65), 24-32.
Şenalp, M. G. (2023). Orijinal, radikal ve yönetimsel: Thorstein Veblen ve Amerikan kurumsalcılığının toplumsal sınıf kökenleri. Fiscaoeconomia, 7(1), 86–114.
Şenalp, M. G. (2026). The Economist ve Harari, Acemoğlu’na Karşı: Yönetimsellik İdeolojisi Olarak (Yeni) Kurumsalcılık. Katman Portal.
The Economist. (2026, 17 Ağustos). The world’s most influential economist is oddly unconvincing.
Notlar
- Bu konuda Gülenay Baş Dinar’ın Katman’da başladığı yazı dizisinin ilk bölümüne bakılabilir. ↑
- Bu bağlamda oldukça zengin bir Türkçe yazın da mevcuttur (örneğin bkz. Boratav, 2005, 2025; Eres, 2018; Savran, 2025; Satlıgan, Savran ve Tonak, 2012). Acemoğlu’nun çalışmalarına yönelik Marksist eleştirileri de kapsayan önemli çözümlemeler için bkz. Kaya (2020) ve Bahçe (2020). ↑
- Tarihsel olarak benzer güncellemeler daima yapılagelmiş. 1493’te yani Christopher Colombus’un Yeni Dünya’yı “keşfinden” (?) bir yıl sonra İspanya doğumlu Papa VI. Alexander Inter Caetera’yı yani Kıta Avrupalıların sömürgecilik faaliyetlerine meşruiyet sağlayan en önemli belgelerden birisi olan Papalık Fermanı’nı yayınladı. Buna göre üzerinde Hristiyan olmayan kültürel açıdan düşük toplulukların hüküm sürdüğü toprakların egemenliği ve yerli halkın Hristiyanlaştırılması görevi – rakip Portekizlileri Batı Atlantik’ten dışlamak suretiyle – İspanyol Krallığı’na veriliyordu. Latince terra nullius terimi ise benzer bir yağmacılığın 17. ve 19. yüzyıllarda İngiliz sömürgelerinde karşımıza çıkan ancak rasyonel, seküler ve hukuki yani daha gelişkin bir çeşidiyle ilgili. Locke’un mülkiyet teorisi bir toprağın mülkiyetine sahip olmak için o toprağın işlenmesi, çitle çevrilmesi ve tarım yapılması gerektiğini söylüyordu. İngiliz sömürgeciler, göçebe veya yarı göçebe yaşayan, Avrupalı anlamda “toprak mülkiyeti” ve tarım pratikleri olmayan yerli halkların (örneğin Avustralya Aborjinleri veya Kuzey Amerika yerlileri) yaşadığı toprakları hukuken “boş/sahipsiz” (terra nullius) saymıştır. Terim, bugün hala uluslararası hukukta üzerinde herhangi bir devletin egemenliği bulunmayan bölgeleri ifade ediyor. ↑
- Onların bu liberal “kapsayıcı/sömürücü kurumlar” ikiliğini Marksist bir sömürgecilik ve kapitalizm eleştirisi perspektifinden sorgulayan önemli bir çalışma için İnce (2024)’e bakılabilir. ↑
- Buradaki “sapkınlık” (heresy) ve “kâfirlik” (blasphemy) ayrımı, heterodoks iktisatçı Frederick S. Lee’nin iktisadi ortodoksinin sınırlarını ve muhalefetin derecelerini dinsel terminolojiden hareketle kavramsallaştıran yaklaşımından esinlenmektedir. Bu ayrımda “sapkın”, egemen doktrinin sınırlarını zorlamakla birlikte onun temel kabullerini tümüyle terk etmeyen; “kâfir” ise bu kabulleri bütünüyle reddederek ortodoksinin meşruiyet alanının dışına çıkan muhalifi ifade eder. Bu ayrımı kurumsal iktisat bağlamında tartıştığım çalışma için bkz. Şenalp (2016). ↑
- Sol/sosyalist yazarlardaki bu kurumsalcılık sempatisinin genellikle tek taraflı olduğunu daha önce şurada tartışmıştım. ↑
Yazar, yapay zekâ araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zekâ desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
