Takip et

The Economist ve Harari, Acemoğlu’na Karşı: Yönetimsellik İdeolojisi Olarak (Yeni) Kurumsalcılık

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.22114428 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Yapay zekâ yalnızca işçi sınıfının işlerini değil, kapitalizmi yöneten profesyonel kadroların konumunu da tehdit ediyor. Peki Acemoğlu’nun YZ’ye itirazının ardında ne var? Harari’den The Economist’e uzanan tartışma, teknoloji ile sermaye arasındaki yeni güç ilişkileri hakkında ne söylüyor?

Orada Olmayan Adam: Yuval Noah Harari[1]

Demokrasi, ne yapılacağına karar vermek için birçok insanın bir araya gelip ‘konuşmasıyla’ (conversation) ilgilidir. (…) [İ]nsan sistemleri genişledikçe ve milyonlarca insanın binlerce kilometreye yayıldığı krallıklar ortaya çıktıkça bu konuşmayı sürdürmek imkânsız hale geldi. (…) Dolayısıyla modern bilgi teknolojilerinin yükselişinden önce büyük ölçekli bir demokrasi söz konusu olmadı. İlk olarak basılı yayınlar; yani gazeteler, daha sonra radyo, televizyon ve internet. Yani, demokrasiyi bir sofra gibi düşünün; bu sayılanlar tabağın yan unsurları değil temelini oluşturdu (…) Ne zaman ki bu teknolojilerde köklü bir değişim yaşanır; bunlar üzerinde inşa edilmiş demokratik yapıda da bir deprem meydana gelir. İşte, örneğin, son on yıldır gözlemlediğimiz şey de bu. Sosyal medya belki de en önemli bilgi teknolojisi haline geldi ve bunun neticesinde dünyanın dört bir yanındaki demokrasilerde büyük bir deprem etkisi yarattı.

Bu uzunca alıntı, Yuval Noah Harari’nin önümüzdeki elli yılda insanlığı bekleyen gelişmeler ve yapay zekâ (YZ) üzerine, sözcüsü olduğu sınıfın görüşlerini yayması için üretilmiş ve Youtube’da dolaşan çok sayıdaki benzer içeriklerden birisine ait. Bir “pop-bilim gurusu” olarak tanımlanan Harari, günümüzde yaygın biçimde gözlemlenen büyük ölçekli demokrasi depremlerinin sebebini sosyal medyanın ortak bir kamusal konuşma yürütmeyi olanaksız hale getiren niteliğine bağlıyor. Bu teşhiste önemli bir doğruluk payı var: Sosyal medya, hiç kuşkusuz, geleneksel medyanın bilgi ve hakikat üzerindeki aracılık ve denetim gücünü, dolayısıyla kitlelerin neyi nasıl göreceğini belirleme kapasitesini ciddi biçimde sarstı.[2] Gazze, bu açıdan çarpıcı bir örnek. Tarihte ilk defa bir soykırım – hem de üç yıla yakın bir süredir – 7/24 canlı yayınlanıyor. Ancak, Harari’nin “büyük ölçekli demokrasi”nin temeli olarak gördüğü ana akım medya düzeni, “terörle mücadele” bahanesiyle kovaladığı askerileşmiş birikim – ve büyük çaplı yeniden-inşa, emlak ve finansal yatırım – fırsatları dışında Gazze’de yaşanan ve haber değeri taşıyan bir “gelişme” görmüyor.

Yine de dünya genelinde milyonlarca insan Filistin ve Gazze halkıyla dayanışma için sokaklara çıktı. Soykırıma ve onu destekleyen güçlere karşı Ekim 2023’ten bu yana 104 farklı ülkede 51.000’den fazla Filistin yanlısı protesto düzenlendi. Sadece 2025 yılında bu sayı 18.000’di. Bu protestocular Gazze’de gerçekte neler olduğunu Harari’nin geniş ölçekli demokrasinin temeli olarak gördüğü büyük medya tekellerinden öğrenmedi. İsrail güçleri sahada görev yapan yüzlerce gazeteciyi sistematik olarak katlettiği için, insanlık bu soykırımdan, büyük ölçüde, Gazze’deki on binlerce Filistinlinin yaptığı paylaşımlar sayesinde haberdar oldu. Bu durum bugün hâlâ geçerli. Harari’nin sözünü ettiği “ortak bir kamusal konuşma yürütmeyi olanaksız hale getiren” unsurların başında işte sosyal medyanın yarattığı bu gibi tehlikeli sızıntılar geliyor.

Harari söyleşinin devamında özetle şunları da söylüyor: (1) YZ bir araç değil, bir aktör (agent). Ona göre, kendi başlarına karar verme yeteneğinden yoksun bir baskı makinesi ya da atom bombasından farklı olarak YZ, “kendi başına kararlar alabilir” ve yeni fikirler ile amaçlar üretebilir. Tam da bu özellikleri nedeniyle YZ’yi tarihte eşi benzeri görülmemiş bir teknoloji olarak görüyor. Ancak Harari’nin bu sözlerini YZ’nin doğurabileceği tehlikelere yönelik basit bir uyarı olarak okumak fazlasıyla naiflik olur. Harari’nin bu yaklaşımı, ileride muhtemelen daha sık tanık olacağımız gaddarlıkların sorumluluğunu, “kendi kararlarını verebilen” bir YZ gibi toplumsal ve siyasal bağlamından koparılmış, “ne olduğu” ve “yapabilecekleri” belirsiz bir aktöre havale eden bir anlatının zeminini “şimdiden” hazırlıyor. Hâlbuki 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atmak gibi korkunç bir kararı o dönemin ABD’li siyasal ve askerî karar alıcıları vermişti. Nitekim Gazze’deki soykırımın arkasında da Washington, Tel-Aviv, Körfez monarşileri, küresel finans, enerji, inşaat, emlak ve teknoloji şirketleri gibi somut failler ve yaygın bir çıkar ilişkileri ağı bulunuyor. Harari’nin bu söyledikleri 21. yüzyılın ilk YZ savaşında Where’s Daddy, Gospel ve Levander gibi hedefleme ve imha sistemlerini kullanan Netanyahu hükümeti ve IDF ile bu sistemleri geliştirip satan Palantir Inc. gibi büyük teknoloji şirketlerini de aklama potansiyeline sahip.

Dolayısıyla mesele, soyut ve başına buyruk bir YZ’nin “karar vermesi”nden ibaret görülemez. YZ’nin kimler tarafından, hangi kurumların denetiminde, hangi amaçlarla ve hangi toplumsal güç ilişkileri içerisinde geliştirildiği ve kullanıldığı asıl sorunumuz olmalı. İlk bakışta YZ’nin tehlikelerine yönelik bir eleştiri yahut uyarı gibi görünen Harari’nin yaklaşımı, sonuçta bu ilişkilerin üzerini örten bir işlev görüyor. Diğer pek çok konuda da ilginç biçimde benzer tutumlar benimsediğini söyleyebiliriz.[3] The Economist’in yapay zekânın gelecekte yaratacağı tehlikeler üzerine 20 Ağustos tarihinde – yani Acemoğlu tartışmalarının tam da ortasında – “büyük fikirlerin adamı” diye tanıttığı Harari’yle gerçekleştirdiği şu söyleşiyi yayınlaması ise çok manidar.[4] Şu iki kritik notu da ekleyelim: İlkin, Harari, bir Siyonist. İkincisi, Bu etkinliğin sponsoru, Palantir’le hassas operasyonlar yürütmekte olan Claude’un da yaratıcısı YZ şirketi Anthropic.[5]

Daron Acemoğlu’nun ve Kurumsalcılığın Sınırları

Karl Marx, zamanında, Thomas Malthus, Jean Baptiste Say, Frédéric Bastiat, Nassau Senior ve John Stuart Mill gibi dönemlerinin genel olarak egemen sınıflarının sözcülüğünü üstlenen isimlerini “vülger (ya da bayağı) iktisatçılar” olarak tanımlamış ve çok sert eleştirmişti.

“İlk ve son defa olmak üzere belirteyim ki, klasik ekonomi politik dediğim zaman, sadece görünüşteki ilişkilerin sınırları içinde kalan, deyim yerindeyse en kaba görüngülere akla uygun bir açıklama bulmak ve burjuvazinin günlük ihtiyaçlarını karşılamak için, bilimsel ekonominin çoktandır biriktirdiği malzemeyi durmaksızın eşeleyen, ama bunların dışında, burjuvazinin üretim ajanlarının içinde yaşadıkları ve mümkün olanlar içinde en iyisi saydıkları kendi dünyaları hakkındaki bayağı ve bencilce düşüncelerini bilgiççe bir kılı-kırk yarıcılıkla sistemleştirmekle ve bunları ezeli ve ebedi gerçeklermiş gibi ilan etmekle kendisini sınırlayan bayağı iktisadın tersine, W. Petty’den bu yana, burjuva üretim ilişkilerinin iç bağlantılarını araştırmış olan bütün iktisadı anlıyorum” Karl Marx, Kapital, Cilt I, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, İstanbul Yordam, 2011, s. 90.

Ana akım iktisat, o zamanlardan beri, hegemonik konumunu çeşitli mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretiyor. Neoklasik teorinin sorunlu varsayımlarını ve açıklama boşluklarını açığa çıkaran, ancak onun temel teorik çekirdeğini ve piyasa merkezli ontolojisini (iç bağlantıları) sorgulamayan eleştirel yaklaşımlar içselleştiriliyor. Böylece teorinin “açıklama” gücü artmış ve disiplin üzerindeki hâkimiyeti pekişmiş oluyor. Bu tür “içeriden” eleştirilerin en başarılı örnekleri çeşitli akademik ve kurumsal mekanizmalar yoluyla ödüllendirilmektedir. Nobel Ekonomi Ödülleri, bunların en çok bilinenlerinden.[6] The Economist’in Acemoğlu’na saldırdığı makalesinde geçen “iktisat mesleğinin en tepesindeki itibarı—ve beraberinde gelen entelektüel nüfuzu—gerçekten akademik çalışmalarının hak ettiği ölçüde mi?” ifadesi, bir “itibar suikastı” girişimi olduğu açık olmakla birlikte, Acemoğlu’nun ötesinde genel olarak bu itibarın nasıl üretildiğine ve işlevlerine ilişkin soru işaretleri yaratmalı.

The Economist ve Acemoğlu tartışması Türkiye kamuoyunda pek çok mecrada tartışıldı, hala da tartışılıyor. Yaygın görüş Acemoğlu’nun demokrasi, eşitsizlikler, hak ve özgürlüklerin geleceği gibi konulardaki uyarılarının, X’te karşılaştığım bir kullanıcının tabiriyle, “fincancı katırlarını ürküttüğü” yönünde. Geçtiğimiz günlerde çıkan ve Türkçe’ye Hangi Liberal Demokrasi adıyla çevrilen son kitabında dile getirdiği işçi sınıflarını kapsamaya dönük sistem içi politika önerileri bile, Özgür Orhangazi’nin Evrensel’deki yazısında isabetle tespit ettiği gibi “sermayenin tahammül sınırını” zorlamış görünüyor. Orhangazi, Marx’ın 1852’de,finans aristokrasisinin Avrupa’daki yayın organı” olarak tanımladığı The Economist’in medyadaki rolünü “finans ve teknoloji oligarşisinin sözcüsü” şeklinde güncellemesi çok değerli. Bu güçlü tanıma – genel olarak büyük teknoloji (Big Tech) şirketlerinin güvenlik, gözetleme ve savaş sistemlerinin giderek daha büyük birer parçası haline geldiğini hatırlayarak – “askeri-sınai kompleksi” de eklemek gerektiğini düşünüyorum. Diğer bir deyişle, karşımızda ulusötesi finans kapital, büyük teknoloji (Big Tech) firmaları ve “askeri-sınai-baskı kompleksi”nin sacayaklarını oluşturduğu yeni bir hegemonik sermaye bloğu bulunuyor.

Tabii ki bu, egemenler masasında bir anda oluşmuş yersiz bir tepki değil. Acemoğlu’nun bir süredir benzer eleştirileri çeşitli platformlarda yüksek sesle dile getirdiğini biliyoruz.[7] Zira görülmemiş küresel eşitsizlikler ve birbirini besleyen çok boyutlu krizler dünyanın her yerinde toplumsal hoşnutsuzlukları derinleştiriyor. YZ hâlihazırda insanların işlerini ellerinden almaya başlamışken, geleceğine dair çok farklı görüşler var. Bu tartışmaların, sadece teknik nitelikte olmadığını, iddia sahiplerinin sınıfsal (ya da sınıf fraksiyonlarına dair) konumlarını ve politik/ideolojik tutumlarını yansıttığını kolayca anlıyoruz. Bazıları bu durumun işsizliğin çığ gibi büyüyeceği bir “iş kıyameti” (job apocalypse) yaratacağına emin iken, karşıt görüştekiler – genellikle hegemonik sermaye kompleksinin bileşenleri – bu iddiaları asılsız buluyor. Gerçek tehdidin YZ’den ziyade hızla gelişmekte olan işçi kontrolü ve gözetimi sistemleri olacağını söyleyenler de var.[8]

Gelgelelim Daron Acemoğlu’nun itirazı bu konularda endişelenmek için fazlasıyla nedenimiz olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyor. Ona göre adımlar YZ’nin yıkıcı etkileri dikkate alınarak atılmıyor. The Economist’i kendisine karşı saldırıya geçiren asıl neden, otomasyonun eşitsizlik yaratan sonuçlarını ve yeni teknolojilerin hangi amaçlarla geliştirildiği gibi hassas konuları fazla kurcalıyor olması. İleri giderek YZ, insanları tamamlamak (augmentation) için mi, yoksa insanların yerine geçmek (replacement) için mi kullanılacak diye soruyor. Ya da YZ, hangi ekonomik teşvikler altında ve hangi amaçla geliştiriliyor? Ortaya çıkan refah, geniş kesimlerin payını artıracak mı, yoksa dar bir elitler grubunun cebine mi gidecek? Bunlar Harari’nin dert edinmeyi aklından bile geçirmediği meseleler.

Acemoğlu’nun itirazının toplumsal/sınıfsal temeli

Konuyu takip edenler için The Economist’in Acemoğlu gündeminin nedenleri zaten ilk günden belliydi. Şimdi biraz daha zor bir soruya geliyoruz: Acemoğlu neden böylesine tehlikeli sularda geziniyor? İşçi sınıfının refahını ve mutluluğunu kendi kariyerini ve geleceğini riske atacak kadar mı önemsiyor? Gizliden gizliye bir sosyalist mi? Yoksa bir liberal-kurumsalcının bedenine hapsolmuş, devlet müdahalesi ve korumacılık yanlısı biri mi? Ya da daha kötüsü, teknolojiye ve ilerlemeye düşman kesilmiş, 21. yüzyılın yeni makine kırıcılarının liderliğine mi soyunuyor?

Acemoğlu ve arkadaşlarına Nobel Ekonomi Ödülü’nü getiren çalışmalar, farklı iktisadi düşünce okulları arasında Yeni Kurumsal İktisat olarak bilinen çerçeve içerisinde yer alıyor.[9] Bu gelenek, Amerikan Kurumsalcılığının yirminci yüzyılın ilk yarısındaki reformist damarından oldukça farklı bir yerde duruyor. 1970’lerden itibaren Veblen’in Amerikan kapitalizmine ve yeni yetme burjuvaların gösterişçi tüketim düşkünlüklerine yönelttiği radikal eleştiri, Commons ve öğrencilerinin temsil ettiği reformcu ve ilerlemeci müdahalecilik ve Hamilton’da belirginleşen tarihselci damar terk edildi. Yeni Kurumsalcı İktisat, Ronald Coase ve Oliver Williamson’ın hünerli ellerinde yerleşik iktisadın müesses nizamına eklemlendi ve onun en önemli bileşenlerinden biri haline geldi. Acemoğlu’nun akademik çizgisi de bu yeni kurumsalcılığın içinde – Douglas North’un iktisadi tarih çalışmalarının açtığı patikada – gelişti. Bu paragrafta adı geçen yeni kurumsalcı isimlerin tamamının Nobel Komitesi’nden ödüllerini almış olduğunu not etmekte yarar var.

Eski bir çalışmamda kendime şu soruyu sormuştum: Veblen gibi radikal bir düşünürün kapitalizme yönelik son derece sert eleştiriler yönelttiği bir dönemde, Amerikan Kurumsalcılığı nasıl olup da ABD üniversitelerinde neoklasik iktisatla rekabet edebilecek kadar güçlü bir konum kazanabilmişti? Kurumsal iktisadın II. Dünya Savaşı sonrasındaki gerilemesi üzerine geniş bir literatür vardı; buna karşılık, bu geleneğin savaş öncesinde nasıl yükseldiği, hangi toplumsal güçler tarafından desteklendiği çok daha az tartışılmıştı. Daha da önemlisi, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen, Amerikan Kurumsalcılığının belirli bir toplumsal sınıf veya zümrenin yükselişiyle ilişkili olup olmadığı sorusu yeterince sorulmamıştı.

Bu bağlantıyı, 1930’lar ve 1940’larda şekillenen yönetimsellik (managerialism) tartışması etrafında kurmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Adolf A. Berle ve Gardiner Means’in The Modern Corporation and Private Property (1932), James Burnham’ın The Managerial Revolution (1941) ve Alfred Chandler’ın The Visible Hand: The Managerial Revolution in American Business (1977) gibi çalışmaları farklı teorik ve siyasal yönelimlerine rağmen ortak bir dönüşüme işaret ediyor. Amerikan kapitalizminin ölçeği ve karmaşıklığı arttıkça, sahiplik (mülkiyet) ile kontrol arasındaki bağ gevşiyor ve şirketlerin gündelik yönetimini profesyonel bir yönetici kadroya bırakan yeni bir kurumsal yapı ortaya çıkıyordu.

Büyük şirketlerin yükselişi böylece yalnızca yeni bir işletme biçimi yaratmadı; “bunları gerçekte kim yönetiyor?” sorusunu da ortaya çıkardı. İktidar hâlâ hissedarlarda, yani hukuken mülkiyet sahibi olanlarda mıydı, yoksa şirketlerin günlük kararlarını alan profesyonel yöneticilerde mi? Benzer bir dönüşüm devlet aygıtlarında da gözleniyordu. Özellikle savaş ekonomilerinin, refah devletlerinin ve giderek karmaşıklaşan kamu bürokrasilerinin gelişmesiyle birlikte, teknik bilgiye sahip bürokratların, planlamacıların, mühendislerin ve uzmanların karar alma süreçlerindeki ağırlığı artıyordu. Avrupa’da faşizmin yükselişiyle birlikte teknokratik ve bürokratik yönetim biçimlerinin farklı siyasal projelerle eklemlenmesi ise bu dönüşümün yalnızca liberal-demokratik bir güzergâh izlemediğini gösteriyordu.

Burada “yönetimsel kadro”yu, Marksist anlamda bağımsız ve yekpare bir toplumsal sınıf olarak düşünmüyorum. Daha ziyade, gelişmiş kapitalizmin karmaşıklaşan iş bölümü içinde ortaya çıkan, sermaye mülkiyetinden ayrışmış fakat toplumsal yeniden üretimin yönetimi üzerinde uzmanlaşmış bir ara/üst kadro söz konusu. Kamu bürokrasisi, şirket yöneticileri, mühendisler, teknokratlar, planlamacılar ve çeşitli profesyonel uzmanlık grupları bu geniş kategorinin farklı bileşenlerini oluşturuyor. Sınıfsal konumları tartışmalı ve birbirinden farklı olsa da, ortak özellikleri doğrudan mülkiyet sahipliği değil, karmaşık kurumları yönetme, düzenleme ve koordine etme yetkinliği idi.

Tam da bu nedenle bu kadrolar, egemen sınıfların karşısında bağımsız bir iktidar odağı oluşturmasalar bile, onların bütün somut politikalarıyla özdeşleşmek zorunda da değiller. Yönetme işlevinin gerektirdiği rasyonalite, kimi tarihsel koşullarda sermaye sahiplerinin kısa vadeli çıkarlarıyla çatışabiliyordu. New Deal’ın ortaya çıkardığı düzenlemeler bu açıdan öğretici bir örnek sunuyor. Dönemin kurumsalcı iktisatçıları ve onlarla ilişkili reformcu entelektüeller, sermaye düzeninin ortadan kaldırılmasını değil, onun toplumsal istikrarını ve yeniden üretilebilirliğini sağlayacak yeni kurumsal düzenlemeleri savunuyorlardı. Bu bakımdan New Deal’da ortaya çıkan sınıfsal uzlaşmanın entelektüel ve kurumsal taşıyıcılarından biri olarak görülebilirler.

Bu noktada yönetimselliğin kendisinin ilerici ya da gerici bir ideoloji olmadığını not düşmek gerek. Aynı yönetme, planlama ve uzmanlık mantığı New Deal’ın sosyal reformlarına hizmet edebildiği gibi, farklı tarihsel koşullarda otoriter ve faşist projelere de eklemlenebiliyordu. Dolayısıyla belirleyici olan “yönetimsel zihniyet”in kendisinden ziyade, hangi sınıfsal güçlerle, hangi kurumlarla ve hangi tarihsel-siyasal projeyle eklemlendiğidir. Bu açıdan Vilfredo Pareto ve diğer teknokratik düşünürlerin faşizmle kurduğu ilişkileri hatırlamakta yarar vardır.

Bu noktada Harari’nin başlarken sözünü ettiğim konuşmasındaki yapay zekâ üzerine söylediklerine dönelim. Harari, bankalar, mahkemeler, piyasalar ve medya gibi kurumları, insanların yönetmekte giderek zorlandığı devasa bürokratik sistemler olarak tarif ediyor. Ona göre yapay zekâ, dil, veri işleme, finans, hukuk ve idare gibi alanlarda insanlardan çok daha yüksek kapasiteye sahip olduğu için bir tür “bürokratik yerli” (bureaucratic native) olarak bu sistemlere insanlardan daha kolay nüfuz edebilir. Böylece YZ salt insanların yaptığı işleri otomatikleştiren bir araç olmaktan çıkıp, insanların kurduğu ve onların yaşamlarını düzenleyen bürokratik sistemlerin kendisini yönetmeye başlayan bir aktöre dönüşebilir.

Harari, yaklaşan dönüşümün sonuçlarının yalnızca işçi sınıfıyla sınırlı olmayacağı uyarısını dile getirmiş oluyor. Yani, modern kapitalizmin karmaşık kurumlarını yönetme işlevi üzerine yükselmiş yönetimsel kadrolar da aynı dönüşümün hedefindedir. Bankacının, hukukçunun, muhasebecinin, analistin, yöneticinin, bürokratın ve hatta stratejik kararlar alan profesyonel uzmanın sahip olduğu bilgi ve karar verme işlevleri giderek algoritmik sistemlere devredilebilir. Hatta gelecekte YZ sistemlerinin yalnızca şirketlerde karar destek araçları olarak değil, kurumsal karar alma ve yönetişimin asli bileşenleri olarak ortaya çıkması artık bütünüyle spekülatif bir ihtimal olmaktan çıkmış durumda.

Yapay zekâ, açıkça, sermayenin yönetimsel kapasiteye olan bağımlılığını da azaltabilecek bir teknoloji olarak gelişiyor. Bir zamanlar büyük şirketlerin karmaşıklığını yönetebilmek için profesyonel yöneticilere, uzmanlara ve bürokratlara ihtiyaç vardı. Şimdi ise aynı karmaşıklık, tam da bu kadroların sahip olduğu bilgi işleme, sınıflandırma, öngörü ve karar verme yeteneklerinin algoritmik sistemlere aktarılması için elverişli bir zemin yaratıyor. Bu nedenle Acemoğlu’nun YZ eleştirisini ve genel olarak sergilediği reformist pozisyonunu, bu yönüyle, kapitalizmin yönetimsel mimarisinin korunmasına dönük kaygılarıyla da ilişkilendiriyorum.

Kaynakça

Acemoğlu, Daron ve Simon Johnson (2023), İktidar ve Teknoloji: Bin Yıllık Mücadele, çev. C. Duran, Doğan Kitap.

Acemoğlu, Daron (2024), Yapay Zekâyı Yeniden Tasarlamak: Otomasyon Çağında İş, Demokrasi ve Adalet, çev. H. Dölkeleş, 5. Basım, Efil.

Berle, Adolf A. ve Gardiner Means (1932), The Modern Corporation and Private Property. New York: The Macmillan Co.

Burnham, James (1941), The Managerial Revolution or What is Happening in the World Now, Putnam and Company.

Chandler, A. D., Jr. (1977) The Visible Hand: The Managerial Revolution in American Business, Harvard University Press.

Harari, Yuval Noah (2007), Special Operations in the Age of Chivalry, 1100–1550, The Boydell Press.

Harari, Yuval Noah, Renaissance Military Memoirs: War, History, and Identity, 1450–1600, The Boydell Press.

Marx, Karl (2011), Kapital, Cilt I, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, İstanbul: Yordam.

Şenalp, M. G. (2023), “Orijinal, Radikal ve Yönetimsel: Thorstein Veblen ve Amerikan Kurumsalcılığının Toplumsal Sınıf Kökenleri,” Fiscaoeconomia, 7(1), 86–114.

Notlar

  1. Harari’yi okurken veya dinlerken Joel ve Ethan Coen kardeşlerin 2001 tarihli The Man Who Wasn’t There (Orada Olmayan Adam) filminin ana karakteri Ed Crane geliyor aklıma. Filmi yıllar önce izlemiş olamama rağmen aklımdan çıkmayan bu karakter, olayların tam da göbeğinde olmasına karşın, hayatın akışına direnmeyen, silik, edilgen ve ruhsuz kişiliği nedeniyle adeta “orada yokmuş gibi” yaşayan bir berberdi.
  2. Bu sebeple kontrolü yeniden tesis etmek için büyük yatırımlar ve çalışmalar sürdürülüyor. Reuters Institute, yayınladığı Digital News Report 2025 başlıklı raporda, sosyal medya ve video platformlarına kayan haber tüketiminin kurumsal gazeteciliğin etkisini azalttığını açıkça belirtiyor. Geleneksel medya kuruluşları, YouTuber’lar, TikTok üreticileri, podcaster’lar ve diğer alternatif aktörlerle rekabet etmek zorunda kalıyor. Son yıllarda NATO zirvelerine geniş takipçi kitleleri olan sosyal medya içerik üreticilerinin (influencer’ların) bile davet edildiğini görüyoruz. Dünya Ekonomik Forumu’nda da benzer bir durum söz konusu. Kimilerine göre Amerika’da siyasetin gündemini belirleyebilen “sosyalist” sosyal medya fenomeni Hasan Piker olayı da oldukça öğretici. Bunlar sosyal medyanın kategorik olarak özgürlükçü ya da egemenlerin algoritmalar yoluyla zihinlerimizi ele geçirdikleri bir mecra olmadığını; tersine, çeşitli sosyal güçler tarafından kontrol edilmek istenen mücadele alanları olduğunu gösteriyor.
  3. Harari’nin “yarının tarihini” yazdığı 21. Yüzyıl İçin 21 Ders ve Home Deus gibi çok okunan kitapları dışında, savaş tarihine – özellikle Ortaçağlarda “özel harekât” (special operations) ve psikolojik harp tekniklerine – yoğun bir ilgisi olduğunu not etmekte fayda var. Bkz. Yuval Noah Harari, Special Operations in the Age of Chivalry, 1100-1550, The Boydell Press, 2007. Ayrıca Oxford Üniversitesinde tamamladığı doktora tezinden çıkan kitabı için bkz. Yuval Noah Harari, Renaissance Military Memoirs: War, History, and Identity, 1450–1600, The Boydell Press. Harari, Hebrew University of Jarusalem’de Tarih Bölümü’nde görev yapıyor.
  4. Harari, 7 Ekim’in hemen sonrasında aralarında İsrailli akademisyen ve barış aktivistlerinin de bulunduğu 90 kişinin imzaladığı bir bildiriyi destekliyor. Bildirinin hedefindekiler, 7 Ekim Hamas saldırılarını açıkça kınamayan veya saldırının sorumluluğunu bütünüyle İsrail’in politikalarına bağlayan ABD’de demokratik sosyalistler (DSA) ve Avrupa’daki bazı ilerici/sol çevreler. Harari’ye göre bu kişi ve gruplar sol siyasete ihanet etmekte. Zaten bu Harari’ye göre radikal solun genlerinde var olan bir eğilim. Örnek olarak solun adalet arayışı içerisinde Stalin’in Sovyetleri gibi acımasız rejimlere destek veren Batılı sosyalistleri gösteriyor. Gelgelelim konu Filistin’de yaşananlar olunca, Harari’ye göre “gerçeklik karmaşık.” Rasyonel bir gözlemci ve “yarının tarihçisi” olarak Harari, aynı insanların (Filistinlilerin) aynı anda hem “mağdur” hem de “fail” (radikal İslamcı teröristler) olabileceği görüşünde. Bu son noktaya katılmamak mümkün değil. Zira Holocaust “mağduru” bir toplumun çocuklarının/torunlarının ezici bir çoğunluğunun nasıl olup da Büyük Felaket’ten (1948) beri süren ve sonunda bugün bir soykırıma dönüşen bu bitmek bilmez kolektif gaddarlığın “faili” veya destekçisi haline gelebildiğini iyi anlamak durumundayız.
  5. Anthropic ve Palantir, Anthropic’in Claude yapay zeka modellerini Amazon Web Services (AWS) aracılığıyla Palantir’in Yapay Zeka Platformu’na (AIP) entegre etmek üzere işbirliği yapıyor. Bu ortaklık, ABD savunma ve istihbarat kurumlarına operasyonel planlama ve veri analizi amacıyla gelişmiş dil modellerine gizli bilgi düzeyinde erişim imkânı sağlıyor.
  6. Bu, en seçkin üniversitelerde kalıcı akademik pozisyonlardan önde gelen uluslararası kurumlarda danışmanlık ve araştırma görevlerine, alanın prestijli dergilerindeki yayınlar ve editoryal konumlardan yüksek bütçeli araştırma projelerine, fonlara ve akademik ödüllere uzanan geniş bir maddi ve sembolik teşvik ağı aracılığıyla işleyen bir sistem.
  7. Örneğin, bkz. Daron Acemoğlu ve Simon Johnson, İktidar ve Teknoloji: Bin Yıllık Mücadele, çev. C. Duran, Doğan Kitap, 2023; Daron Acemoğlu, Yapay Zekâyı Yeniden Tasarlamak: Otomasyon Çağında İş, Demokrasi ve Adalet, çev. H. Dölkeleş (5. Basım), Efil, 2024.
  8. Goldman Sachs ekonomistlerinden Joseph Briggs, YZ’nin ABD’deki işlerin sadece % 9’unu önümüzdeki on yılda yerinden edebileceğini söylüyor. Bu kabaca 15 milyon iş anlamına geliyor. Fakat Briggs’e göre bu net işsizlik anlamına gelmiyor. Ne de olsa teknoloji bazı işleri ortadan kaldırır; emek başka işlere, canlı sektörlere kayar ve yeni işler yaratılır. Daron Acemoğlu’yla Nobel ödülünü paylaşan çalışma arkadaşı Simon Johnson ise YZ’nin, herkesi işsiz bırakmaktan ziyade, başlangıç seviyesindeki beyaz yakalı çalışanlara dönük talebi azaltarak eşitsizliği artırması ihtimalinden söz ediyor. Yaşananlara “şimdilik” bir işsizlik kıyameti denemez belki ancak özellikle genç ve kariyerinin başındaki beyaz yakalılar için istihdam koşullarının bozulduğuna dair erken ve oldukça ciddi sinyaller söz konusu. Semih Akçomak’ın Katman’daki şu yazısı Türkiye için çok benzer bir bulguyu ortaya koyuyor.
  9. Kurumsal iktisat, disiplinin dış çeperlerinde başlayan serüveni boyunca yirminci yüzyıl içinde giderek merkeze doğru ilerleyen dikkat çekici bir güzergâh izledi. Türkiye’de de özellikle son yıllarda artan bir ilgi gören bu geleneğe ilişkin Türkçe yazında ilk olarak Ahmet Öncü ve Eyüp Özveren’in çalışmaları öne çıkıyor. Amerikan Kurumsalcılığının toplumsal kökenleri, entelektüel gelişimi ve bu dönüşümün izlediği güzergâh için bkz. M. G. Şenalp (2023), “Orijinal, Radikal ve Yönetimsel: Thorstein Veblen ve Amerikan Kurumsalcılığının Toplumsal Sınıf Kökenleri,” Fiscaoeconomia, 7(1), 86–114.
Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
M. Gürsan Şenalp (2026). The Economist ve Harari, Acemoğlu’na Karşı: Yönetimsellik İdeolojisi Olarak (Yeni) Kurumsalcılık. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.22114428
  • İktisat alanında yüksek lisans ve doktora derecelerini sırasıyla Ankara Üniversitesi (2003) ve Gazi Üniversitesi’nden (2011) almıştır. 2023-2025 yılları arasında University of California Santa Barbara'da misafir öğretim üyesi olarak araştırmalar yapmış ve dersler vermiştir. 2002'den bu yana Atılım Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. İktisadi düşünceler tarihi, iktisat tarihi ve uluslararası politik iktisat dersleri vermektedir. Ulusötesi Kapitalist Sınıf Oluşumu: Türkiye ve Koç Holding Örneği (2012) başlıklı kitabının yanı sıra Praksis, Birikim, Fiscaoeconomia, Science&Society, Capital&Class gibi dergilerde yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Praksis dergisi editörlerindendir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Dil bilgisi, anlam bozukluğu ve noktalama kontrolü Görsel oluşturma Tercüme

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.