Acemoğlu’nun son kitabına The Economist’in yazdığı eleştiriyle başlayan polemik, sıradan bir akademik tartışmanın ötesine uzanıyor. Acemoğlu’nun görüşlerinden bağımsız olarak, derginin tarihsel ideolojik çizgisine bakmak, bu sert eleştirinin ardındaki saikleri ve The Economist’in hangi konumdan konuştuğunu anlamayı sağlıyor.
Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da okurla buluşan Hangi Liberal Demokrasi başlıklı eseri, yayımlandığı andan itibaren küresel çapta yoğun bir ilgi gördü ve geniş tartışma yarattı. 14 Ağustos’ta yayımlanan “Liberalizm Kurtarılmaya Değer: İşte Çıkış Yolu” başlıklı makalede, kitabın temel tezlerini eser henüz geniş kitlelerce okunmadan önce kamuoyunun dikkatine sundu. Acemoğlu kitapta, liberalizmin başlangıçta inşa ettiği demokratik kurumlarla güçlü bir çıkış yakaladığını, ancak zamanla gelişen birtakım eğilimler nedeniyle raydan çıktığını ve kurtarılması gerektiğini savunuyordu. Liberalizmin kurtuluşunu işçi sınıfıyla yeniden organik bir bağ kurmasında gören ve sistemin kendini yenileyememesi durumunda otoriter ve antidemokratik alternatiflerin zafer kazanacağı uyarısında bulunan Acemoğlu, bireysel özgürlükler ile ortak refahın yeniden buluştuğu, elitlerin kontrolündeki ekonomik düzenin emekçileri kapsayacak şekilde dönüştürüldüğü bu modele ise “işçi sınıfı liberalizmi” adını veriyordu. Kitabın temel politik çıkarımını oluşturan bu tez, bu makale aracılığıyla geniş kitlelere duyuruldu. Öneri gerek liberal gerekse sosyalist çevrelerde kapsamlı tartışmalara ve eleştirilere konu oldu.
Tartışmalar 17 Ağustos’ta The Economist dergisinin yayımladığı “Dünyanın en etkili ekonomisti neden tuhaf biçimde ikna edici değil” başlıklı bir yazı yayınlaması ile doruk noktasına ulaştı. Derginin kurumsal geleneği doğrultusunda makalelerde yazar imzası kullanılmaması nedeniyle The Economist’in kurumsal görüşünü yansıtan bu yazı kamuoyunda büyük bir infial yarattı. Yazının başlığından bile sezilebilecek bir düzeyde doğrudan Acemoğlu’nun entelektüel güvenilirliğini ve saygınlığını hedef alan saldırgan bir dille kurgulanmış olması bunun akademik bir eleştirinin ötesinde bir itibarsızlaştırma girişimi olduğu yönünde bir konsensüse yol açtı. Yazıda eleştirilerin çok çeşitli ve dağınık olmasının yanı sıra eleştiri konusundaki dayanakların yetersiz olması ve eleştirilerin çoğu zaman bağlamından koparılmış alıntılara, sosyal medya paylaşımlarına ve hepsinden önemlisi “birkaç kadeh içtikten sonra konuşan isimsiz iktisatçılara” dayanması bu izlenimi güçlendirdi.
Acemoğlu’nun The Economist dergisinde yayımlanan yanıtında da belirttiği üzere, bu denli saldırgan bir eleştirinin yeni kitabının hemen akabinde yayımlanması bir tesadüf olmasa gerek. “İşçi sınıfı liberalizmi” modeli ekseninde emeğin yeniden bölüşüm süreçlerine dahil edilmesini, sermayenin hegemonyasının ise sınırlandırılmasını öneren bu kitap belli ki sermaye çevrelerinde ciddi bir rahatsızlık yarattı. Neoklasik iktisat geleneğinin bir uzantısı olan yeni kurumsal iktisat okulunun çağdaş temsilcilerinden biri olan Acemoğlu ile tarihsel olarak liberalizmin ideolojik sözcülüğünü üstlenmiş olan The Economist arasındaki bu ayrışma, pek çok açıdan derinlemesine incelenmeyi hak ediyor. Nitekim M. Gürsan Şenalp’in Katman Portal’daki makalesinde belirttiği gibi yapay zekânın “kimler tarafından, hangi kurumların denetiminde, hangi amaçlarla ve hangi toplumsal güç ilişkileri içerisinde geliştirildiği ve kullanıldığı” asıl meseleyken, The Economist’in Acemoğlu’na yönelttiği eleştiriler bu sürecin ardındaki sınıfsal dinamiklerin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Bu tartışmayı anlamlandırmak ve yazının başlığına yansıttığım “The Economist dergisinin Daron Acemoğlu eleştirisi bize ne söylüyor?” sorusunu yanıtlayabilmek için üç bölümden oluşan bu yazı dizisinin ilk bölümünde kuruluşundan günümüze kadar The Economist dergisinin üstlendiği ideolojik misyonu ele alacağım. Yazı dizisinin ikincisinde Acemoğlu’nun görüşlerinin liberal teori içindeki konumlanışını ve “işçi sınıfı liberalizmi” modelinin politik açıdan ne anlama geldiğini tartışacağım. Dizinin son bölümünde ise, The Economist dergisinin Acemoğlu’na yönelik sert eleştirilerinin nedenleri ve zamanlaması üzerine bir tartışma yürüteceğim.
The Economist’in Kurumsal ve İdeolojik Gücünün Kökenleri Üzerine
Derginin tarihsel süreç boyunca benimsediği bu ideolojik misyonun geçmişten bugüne izini sürmek, yalnızca derginin ardındaki sermaye ve güç odaklarını göstermekle kalmayacak, aynı zamanda Acemoğlu’na yönelik sert eleştirilerinin neden sıradan bir eleştiri değil, ideolojik yönelimli bir saldırı olduğunu kavramamız için de güçlü bir zemin oluşturacaktır. Bugün küresel serbest piyasa ideolojisinin en hararetli sözcülerinden biri kabul edilen dergi, 1843 yılında İngiltere’deki korumacı Tahıl Yasaları’na (Corn Laws) karşı yürütülen mücadelenin bir tarafı olarak yayın hayatına başladı[1]. Derginin temel misyonu, bu yasaların kaldırılması için çalışan Tahıl Yasaları Karşıtı Birlik’e (Anti-Corn League) destek sunmaktı.[2] Tahıl Yasaları’nın 1846’da kaldırılmasıyla ilk büyük zaferini kazanan dergi, giderek sanayi kapitalizminin kurumsallaşması ve küresel ölçekte tahkim edilmesi sürecinde bir kılavuz rolü üstlendi. 1861-1877 döneminde dergi, siyaset, bankacılık ve anayasal düzen konularında kurumsal bir otoriteye dönüştü. Viktorya dönemi liberalizminin en parlak evresini temsil eden bu dönemde para ve iktidar ağlarına eklemlenen dergi, giderek katıksız serbest piyasa doktrininden sermayenin çıkarları doğrultusunda devlet müdahalesine alan açan pragmatik bir yapıya evrildi.[3]
İktisadi alanda sermaye sınıfının çıkarlarını korumak üzere devleti göreve çağıran bu pragmatizmin siyasal alandaki karşılığı katı ve dışlayıcı bir elitizm oldu. Nitekim, The Economist, on dokuzuncu yüzyıl boyunca mülk sahibi olmayan geniş halk yığınlarına oy hakkı tanınmasına şiddetle itiraz etti.[4] Yönetimin yalnızca mülk sahibi ve eğitimli elitlerin sağduyusuna emanet edilmesi gerektiğini savunan dergi, kitlelerin siyasete kontrolsüz katılımını finansal istikrarı ve sermaye birikimini tehdit eden en büyük tehlikelerden biri olarak niteledi. 1848’de Çartist hareketin genel oy hakkı talepleri gündeme geldiğinde, mülk sahibi olmayan kitlelerin siyaset sahnesine kontrolsüz girişinin anayasal ve iktisadi düzeni yıkıma uğratacağını savunarak bu taleplere sert bir şekilde itiraz etti.[5]
1883-1907 dönemi, The Economist’in Britanya İmparatorluğu’nun sömürgeci pratikleri ile serbest piyasa ilkelerini uzlaştırma misyonunu üstlendiği bir evre oldu. Bu süreçte liberalizmin bireysel özgürlük ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi temel ilkeleri sömürgeler söz konusu olduğunda tamamen rafa kaldırıldı.[6] Londra finans çevrelerinin ve ticari elitlerin çıkarları uğruna yapılan askeri müdahaleleri “ekonomik rasyonalite” adına hararetle savunan dergi, emperyal bürokrasi ve yüksek finans çevreleriyle kurduğu derin ilişkiler sayesinde adeta Britanya emperyalizminin stratejik danışmanı gibi hareket etti.[7]
1907-1916 dönemi ise derginin devlet erki ve finans çevreleriyle ters düşmeyi göze alarak barışçıl serbest ticaret ilkelerine bağlı kalmaya çalıştığı istisnai bir evredir. Bu dönemde, genel yayın yönetmenliği yapan Francis Wrigley Hirst, kendisinden önceki emperyalist yayılmacılığa tepki göstererek dergiyi serbest ticaret ve barışçılık ile temsil edilen kurucu ilkelere çekmeye çalıştı.[8] Yükselen korumacı gümrük duvarlarına ve artan askeri harcamalara sert eleştiriler yönelten dergi, savaşı sermayeyi tüketen ve piyasa dengelerini altüst eden bir tehdit olarak nitelendirdi. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, derginin izlediği savaş karşıtı tutum hükümetin, finans çevrelerinin ve derginin hissedarlarının sert tepkisine yol açtı. 1916’da Hirst bu görevden zorla istifa ettirilerek yerine savaş çabalarını kayıtsız şartsız destekleyen Hartley Withers getirildi. Bu kırılma, soyut serbest ticaret barışçılığının sonunu getirerek, The Economist’i devletin emperyal heveslerinin en büyük destekçilerinden biri haline getirdi.[9]
1922-1938 yılları arasında dergi, Birinci Dünya Savaşı’nın enkazı üzerinde liberal küresel düzeni canlandırma mücadelesi veren ve çöken uluslararası ticaret ve para sistemini yeniden yapılandırmaya odaklanan bir düşünce merkezine dönüştü. Bu misyonun bir gereği olarak 1920’ler boyunca küresel finansal istikrarın tek çaresi olarak gördüğü altın standardına dönüşün en güçlü savunucularından biri oldu. Ancak 1929 Krizi’nin patlak vermesiyle birlikte derginin iki savaş arası dönemde savunduğu küresel düzen fikri iflas etti. Bu dönemde, geleneksel serbest piyasa dogmatizmi ile yükselen Keynesyen müdahalecilik arasında sıkışan dergi, etki gücünü giderek artırarak İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Amerikan hegemonyasına yakın bir konum aldı.[10]
1938-1956 döneminde dergi, savaş ekonomisinin gerektirdiği merkezi planlamayı, istihdam odaklı kamu müdahalelerini ve refah devleti düzenlemelerini pragmatik bir biçimde benimsedi. Britanya İmparatorluğu’nun küresel liderliğinin sona erdiğini ve yeni hegemonik gücün ABD olduğunu erkenden kavrayan dergi, yeni uluslararası düzenin en güçlü savunucularından biri oldu. Dolar merkezli Bretton Woods sistemine, IMF’ye ve Dünya Bankası’na, Avrupa’nın yeniden inşasını hedefleyen Marshall Planı’na tam destek verdi. NATO’nun ve Batı bloğunun en etkili düşünsel savunucusu olarak küresel kapitalizmin bekasını doğrudan Amerikan askeri gücüyle ilişkilendirdi.[11] Dergi, bu dönemde devlet müdahalesine alan açan pragmatik bir Keynesçilik ile Amerikan liderliğindeki küresel jeopolitik düzenle uyumlu Soğuk Savaş dönemi liberalizminin küresel sözcüsü haline geldi.[12]
Soğuk Savaş’ın zirvesini oluşturan 1965-1974 dönemi, derginin güçlü bir şekilde Amerikan dış politikasını desteklediği bir dönemdir. Dergi bu dönemde, geri çekilmenin küresel kapitalizm ve Batı güvenliği açısından felaket olacağı gerekçesiyle ABD’nin Vietnam’daki askeri varlığını sonuna kadar savundu. Bu dönemde derginin ABD’deki varlığı, Kongre ve Beyaz Saray koridorlarındaki doğrudan bağlantıları daha da güçlenmiş; dergi İngiliz menşeli bir yayından Amerikan karar alıcılarının vazgeçilmez bir fikir bültenine dönüşmüştür.[13]
1980’lerden 2000’li yılların sonuna kadar uzanan dönemde dergi neoliberal küreselleşmenin, Washington Uzlaşısı’nın ve tek kutuplu Amerikan hegemonyasının en güçlü savunucusu olmuştur. Dergi özelleştirmeleri, finansal piyasaların kuralsızlaştırılmasını, sermaye kontrollerinin kaldırılmasını ve işgücü piyasalarının esnekleştirilmesini küresel iktisat politikasının tartışılmaz doğruları olarak sunan bir yayın çizgisi izlemiştir.[14] Bu dönemde dergi, Eski Doğu Bloku ülkelerine ve Küresel Güney’e yönelik radikal serbest piyasa “şok terapilerini” ve IMF ve Dünya Bankası reçetelerini kararlılıkla savundu. 1994 Meksika, 1997 Asya ve 1998 Rusya finansal krizleri ile 2000 Dot.com çöküşünü kapitalizmin içsel çelişkileri yerine, kusurlu piyasa aktörlerinin yarattığı yerel arızalar olarak tanımladı. Ayrıca, serbest piyasanın yayılması ile Amerikan askerî gücü arasında doğrudan ilişki kurarak, 11 Eylül sonrasındaki “Terörle Mücadele” politikalarını ve 2003 Irak İşgali’ni meşrulaştırıcı bir işlev üstlendi.[15]
Lehman Brothers’ın çöküşüyle başlayan 2008 krizi, derginin savunduğu denetimsiz finansal küreselleşmenin temellerini sarsarken piyasa dogmatizmini hızla terk eden dergi, batık bankaların ve finans devlerinin trilyonlarca dolarlık kamu kaynaklarıyla kurtarılmasını savundu[16]. Buna karşın, kurtarma operasyonlarının ardından gelen ağır faturayı kemer sıkma politikalarıyla geniş halk kitlelerine yükleyen çizgiyi desteklemekten de geri durmadı. Diğer bir deyişle, bu dönemde küreselleşmeyi ve sınırsız sermaye hareketlerini tarihin kaçınılmaz akışı gibi sunan The Economist, sistem krize girdiğinde devleti sermayeyi kurtarmak için göreve çağıran çelişkili bir liberal pozisyon izledi.[17]
2016 yılında Donald Trump’ın seçilmesi ve ABD’nin korumacı ve serbest ticaret karşıtı bir çizgiye yönelmesi, The Economist’i ciddi bir kimlik krizine sürükledi. Neoliberal küreselleşmenin derinleştirdiği bölgesel ve sınıfsal eşitsizliklerin, kitlelerde yarattığı elit karşıtı öfke ile liberalizmin yaşadığı itibar kaybı, dergiyi tarihin en kapsamlı özeleştiri metinlerinden birini kaleme almaya yöneltti. Derginin 175. kuruluş yılı vesilesiyle 2018’de yayımladığı “Liberalizmi Yenilemek İçin Bir Manifesto” başlıklı metinde, 2008 küresel finans krizine, derinleşen eşitsizliklere, Brexit, Trump’ın yükselişi ve otoriter popülizm dalgası karşısında liberalizmin içine düştüğü yapısal krize işaret ediliyordu. Bu doğrultuda, dergi mevcut sistemi yenilemek amacıyla teknoloji tekellerini sınırlandırmayı, emek piyasasındaki dönüşüme uyum sağlamayı ve bölgesel eşitsizlikleri gidermeyi amaçlayan bir dizi reform önerisinde bulunuyordu.[18]
Piyasanın yol açtığı eşitsizlikleri kabul eden dergi, reform önerilerini sermaye birikimine ve kar oranlarına gölge düşürmeyecek sınırlar içinde tutmuştur. Bu bağlamda, dergi sermaye kazançları ya da şirket kârlarını vergilendirmek yerine karbon vergisi gibi piyasacı araçları öne çıkarırken, büyük teknoloji ve finans tekellerinin gücünü ise sadece anti-tröst tedbirleriyle dengelemekle yetinmiştir. Piyasanın yarattığı tahribatı yine piyasa rasyonalitesiyle onarma ısrarı, asıl amacın emek lehine dönüştürücü bir bölüşüm rejimi kurmak değil, sermaye düzeninin sarsılan meşruiyetini tazeleyerek statükoyu tahkim etmek olduğunu somut bir biçimde ortaya koymaktadır.
Sonuç
1843’teki Tahıl Yasaları karşıtı mücadeleden günümüzün küresel medya gücüne evrilen tarihi boyunca The Economist, salt tarafsız bir iktisat bülteni olmaktan ziyade uluslararası sermaye ve hâkim iktidar bloklarıyla organik bir bütünlük içinde hareket etmiştir. Bu tarihsel serüven, derginin yüksek finans, sermaye çevreleri ve devlet aygıtıyla daima yakın temas içinde olduğunu gösterirken, derginin sermaye düzeni zora girdiğinde devleti piyasayı kurtarmak için göreve çağıran pragmatik doğasını da gözler önüne sermektedir.
Bu pragmatik ve ideolojik tutum, derginin bugün ulaştığı küresel etkinin yalnızca ticari bir yayıncılık başarısıyla açıklanamayacağını, çok daha derin sınıfsal köklere dayandığını göstermektedir. Bu yönüyle dergi kuruluşundan itibaren uluslararası sermayenin çıkarlarının bir temsilcisi olagelmiştir. Bu durum, The Economist’i gerek küresel ticaret endekslerini takip etmek gerekse derginin siyasal dünya görüşünü çözümlemek amacıyla takip eden Karl Marx’ın gözünden de kaçmamıştır. Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i kitabında The Economist dergisine geniş bir yer verir ve yayını doğrudan finans ve ticaret burjuvazisinin Avrupa’daki sesi olarak konumlandırır.[19] Marx’ın çözümlediği sermaye ve iktidar odaklı yayıncılık anlayışı, derginin sonraki yüzyılda küresel ölçekte izleyeceği ideolojik hattın da değişmez bir omurgasını oluşturmuştur.
Nitekim Marx’ın on dokuzuncu yılda çözümlediği bu ideolojik misyon, bugün küresel sermaye düzenine içeriden yöneltilen ve onun çıkarlarıyla uyuşmayan en küçük bir itiraz karşısında hemen devreye girmektedir. Derginin Acemoğlu’nun son kitabında ortaya koyduğu “işçi sınıfı liberalizmi” tezine yönelik geliştirdiği sert ve itibarsızlaştırıcı saldırı da bunu doğrulamaktadır. Küresel kapitalizmin derin eşitsizlikler, bölgesel kutuplaşmalar ve otoriter popülizmle sarsıldığı günümüz konjonktüründe, ana akım iktisat içinde en yüksek itibara sahip figürlerden birinin sermayenin denetimsiz gücünü sorgulaması ve piyasaların emek lehine düzenlenmesini ve refahın tabana yayılmasını savunması sermaye çevrelerinde çok ciddi bir tehdit algısı yaratmış gibi gözükmektedir.
Belli ki günümüz sermaye sınıfının çıkarları Acemoğlu’nun kurumsal reform önerileriyle temelden çatışmaktadır. Acemoğlu’nun önerileri, özünde yirminci yüzyıl ortasındaki “refah devleti” uzlaşısına bir geri dönüş arayışıdır. Ne var ki o dönem sermayenin gösterdiği uzlaşmacı tavır, sermayenin refahı topluma yayma yönünde ikna edilmiş olmasından değil, güçlü bir sınıf mücadelesinin dayatmasından ve reel bir alternatif olarak Sovyetler Birliği tehdidine karşı verilen zorunlu tavizlerden kaynaklanıyordu. Neoliberal dönem boyunca emeğin örgütsel gücünün küresel ölçekte zayıflatıldığı günümüz koşullarında, sermayeden Acemoğlu’nun kastettiği türden emek yanlısı politikalar beklemenin maddi bir temeli bulunmamaktadır. Ancak sermaye sınıfının bu fiili güçsüzlüğe güvenmediği, aksine en ılımlı kurumsal düzenleme çağrılarını bile tabandan gelen eşitlikçi talepleri büyütebilecek bir tehdit olarak gördüğü açıktır. Tam da bu nedenle, The Economist’in Acemoğlu eleştirisini, kuramsal ve metodolojik bir eleştiriden çok emeğin örgütsel kapasitesini ve kolektif alternatiflerin yeniden filizlenme olasılığını peşinen bastırmaya dönük bir ideolojik refleks olarak okumak gerekir. Görünen o ki, Acemoğlu’nun önerdiği gibi “işçi sınıfı liberalizmi” yoluyla daha insancıl bir kapitalizm inşa edebilmenin yolları şimdilik pratik olarak tıkalıdır. Bu konuya ilişkin detaylı tartışmayı bu yazı dizisinin Acemoğlu’nun liberal gelenek içinde konumlanışını ve son kitabında önerdiği “işçi sınıfı liberalizmi”nin politik açıdan ne anlama geldiğini tartıştığım ikinci bölümde yürüteceğim.
Kaynakça
Acemoğlu, D. (2026). Hangi Liberal Demokrasi, İstanbul: Doğan Kitap.
Acemoğlu, D. “Liberalism is Worth Saving. Here’s How”, 14 Ağustos 2026, Foreign Policy, erişim linki: https://foreignpolicy.com/2026/08/14/liberalism-saving-antidemocratic-industry-economy-elite/, erişim tarihi: 23.08.2026.
Clarke, P. (1988). The Keynesian Revolution in the Making, 1924–1936, Oxford: Oxford University Press.
Crowther, G. “Valedictory” The Economist , 7 Nisan 1956, s.17-19.
Edwards, R.D. (1993). The Pursuit of Reason: The Economist 1843–1993, London: Hamish Hamilton.
Hirst, F. W. (1947). In the Golden Days, London: Frederick Muller Ltd.
Hunt, E.K. ve M. Lautzenheiser (2016). İktisadi Düşünce Tarihi, Çev. Vedat Ulvi Aslan, Ankara: Phoenix.
Marx, K. (1972). The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, Moscow: Progress Publishers.
Şenalp, (2026). “The Economist ve Harari, Acemoğlu’na Karşı: Yönetimsellik İdeolojisi Olarak (Yeni) Kurumsalcılık”, Katman Portal, (27 Ağustos 2026), erişim linki: https://katmanportal.com/the-economist-ve-harari-acemogluna-karsi-yonetimsellik-ideolojisi-olarak-yeni-kurumsalcilik/, erişim tarihi: 27.08.2026.
The Economist, “The Great Free-Trade Demonstration of Liverpool”, 2 Eylül 1843, s.6-7, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100000009/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “Movements Of The Anti-Corn-Law League”, 2 Eylül 1843, s.7, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100000009/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “The Saxon, The Celt, And The Gaul”, 29 Nisan 1848, 477-8, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/ GP4100386947/ECON?u=bilk&sid=ebsco, erişim tarihi: 28.08. 2026.
The Economist, “The Indian Army”, 4 July 1857, s.725-726, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100404558/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026
The Economist, “The Indian Crisis Of The Past Year.” 2 Ocak 1858, s.4, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100405289/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “The Military Policy of Lord Canning’s Proclamation”, 15 Mayıs 1858, s. 532- 533, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100405954/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08 2026.
The Economist, “The Treatment Of The Sepoy Mutineers.” 27 Şubat 1858, s. 224-5, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/ doc/GP4100405566/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “Conservative Criticism On Liberal Politics” 25 Şubat 1860, 196-8, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/ apps/doc/GP4100408883/ECON?u=bilk&sid=ebsco, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “Plurality of Votes: The True Principle of a Reform Bill”, 24 Mart 1860, 308-10, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100409028/ECON? u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “The Truman Doctrine”, 29 Mart 1947, s. 448. The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100689553/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “The case for globalisation” , 23 Eylül 2000, s.19-20, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/ GP4100315590/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “Why war would be justified”, 22 Şubat 2003, p.13-14, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/ GP4100335437/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 28.08.2026.
The Economist, “World on the edge”, 4 Ekim 2008, s.13-14, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100378091/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 29.08.2026.
The Economist, “Saving the system”, 11 Ekim 2008, s. 13-14, The Economist Historical Archive, erişim linki: link.gale.com/apps/doc/GP4100378262/ECON?u=bilk&sid=bookmark-ECON, erişim tarihi: 29.08.2026.
The Economist, A manifesto for renewing liberalism, 13 Eylül 2018, erişim linki: https://www.economist.com/leaders/2018/09/13/a-manifesto-for-renewing-liberalism, erişim tarihi: 25.08.2026.
The Economist, “The World’s most influential economist is oddly unconvincing”, 17 Ağustos 2026, erişim linki: https://www.economist.com/finance-and-economics/2026/08/17/the-worlds-most-influential-economist-is-oddly-unconvincing, erişim tarihi: 23.08.2026.
Zevin, A. (2019). Liberalism at Large: The World According to the Economist, London: Verso.
Notlar
- Tahıl Yasaları (Corn Laws), Britanya Parlamentosu tarafından 1815 yılında kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Sanayi Devrimi ile ekonomik üstünlüğünü sanayi burjuvazisine kaptıran toprak sahibi aristokrasi, parlamentodaki nüfuzunu kullanarak getirdiği bu yasa ile tahıl fiyatlarını ve toprak rantını korumaya çalışmıştır. Dönemin iki kuramcısı bu sınıfsal çatışmanın sözcülüğünü üstlenmiştir. Malthus, toprak sahiplerinin lüks tüketiminin efektif talep yaratması için zorunlu olduğunu savunarak korumacı yasaları meşrulaştırırken, Ricardo, geliştirdiği Rant Teorisi üzerinden nüfus artışının verimsiz toprakları üretime zorladığını, bunun da tahıl fiyatlarını artırarak ücretleri yükseltip sanayi karlarını erittiğini ortaya koymuştur. Bu doğrultuda, Ricardo sermaye birikimini ve sanayileşmeyi güvenceye almak adına korumacı gümrüklerin kaldırılmasını ve serbest dış ticaret rejimine geçilmesini savunmuştur. Yasa, Başbakan Robert Peel hükümeti tarafından 1846 yılında yürürlükten kaldırılmıştır. Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Hunt ve Lautzenheiser, (2016: 120-122). Tahıl Yasası Karşıtı Birlik (Anti-Corn League), 1838’de sanayici ve tüccarların öncülüğünde Manchester’da kurulmuş, 1839’da ise ülke çapında örgütlenerek ulusal bir harekete dönüşmüştür. ↑
- The Economist’in ilk sayısında (2 Eylül 1843), İngiltere’nin korumacı politikalarının ABD ile ticareti felce uğrattığı belirtilmekte (s.1), Liverpool mitingi üzerinden “insan eliyle yapılmış en kötü yasa” olarak tanımlanan Tahıl Yasaları’nın derhal kaldırılması çağrısı yapılmakta (s.7) ve Tahıl Yasaları Karşıtı Birlik’in faaliyetleri aktarılmaktadır (s.1). ↑
- Bkz. Zevin (2019: 78-85). ↑
- The Economist’in 1860 yılındaki baş yazılarında, hem muhafazakarların oy hakkını tamamen dar tutma direnci hem de radikal liberallerin herkesi eşit seçmen kılma çabası eleştirilerek mülkiyet ve liyakate dayalı dengeli bir seçim reformu savunulmuştur. 25 Şubat 1860 tarihli yazıda, toplumsal barışı korumak adına nitelikli ve ahlaki ağırlığı olan her sınıfın yönetime dahil edilmesi gerektiği belirtilirken, oy hakkının ehil ve eğitimli kişilere verilmemesi halinde gücün eğitimsiz sınıfların eline geçeceği uyarısında bulunulur (s. 196-197). 24 Mart 1860 tarihli sayıda ise Lord John Russel’ın oy barajını düşüren tasarısına karşı çıkılarak, herkesin eşit seçmen kapasitesine sahip olduğu varsayımı reddedilir. Barajın kademeli olarak sıfırlanıp ülkeyi eğitimsiz kitlelerin tahakkümüne bırakmasını önlemek amacıyla vergi veren, mülk sahibi ve eğitimli kesimlere birden fazla oy imkânı tanıyan “ağırlıklı (çoğul) oy sistemi” önerilmektedir (s. 309). ↑
- The Economist’in 29 Nisan 1848 tarihli başyazısında, genel oy hakkı talep eden Çartist hareketin içindeki sağduyulu işçilerin yok denecek kadar az olduğu, geniş kitlelerin ise manipülasyona açık, siyasi olgunluktan yoksun suçlu ve asalak yığınlardan oluştuğu savunulur. Hükümete bu kitlelerin taleplerine boyun eğmeyip olası ayaklanmaları sertçe bastırması tavsiye edilirken, genel oy hakkının bu kesimlere genişletilmesinin felaket getireceği öne sürülür (s.477-478). ↑
- Derginin sömürge düzenini meşrulaştırma çabası daha eskilere gider. Örneğin, 1857 Sepoy İsyanı sürecinde yayımladığı başyazılarda sömürge düzenini açıkça meşrulaştıran ve yerli halkı aşağılayan tutumu açıkça görülmektedir. İsyanın arkasındaki ekonomik ve yapısal sömürü koşullarını göz ardı eden dergi, 4 Temmuz 1857 (s.4) ve 2 Ocak 1858 (s. 725-726), tarihli yazılarında Hintlileri özyönetim, hukuk ve düzen bilincinden yoksun, “akıl dışı dürtülerle hareket eden yarı çocuk, yarı vahşi ve fanatik” topluluklar olarak tanımlamış; İngiliz varlığının ticaret ve medeniyeti koruyan bir role sahip olduğu iddia edilmiştir. Krizin yönetim zaaflarını giderip sömürge idaresini güçlendirmek için bir fırsat olduğunu savunan yayın çizgisi, 15 Mayıs 1858 sayısında Lord Canning’in Oudh eyaletindeki mülksüzleştirme bildirisini yerel elitleri itaate zorlayan ve mülk iadesi vaadiyle sisteme bağlayan stratejik bir araç olarak desteklemiştir (s. 532-533). 27 Şubat 1858 tarihli yazıda ise kamuoyundaki körü körüne toptan infaz talepleri, yerlileri tamamen düşmanlaştırmamak adına eleştirilse de elebaşlarının idamı ve suçluların korkutulması savunulmuş; ahlak duygusu gelişmemiş bu toplumun şükranla değil, yalnızca korku ve menfaat sopasıyla yönetilebileceği ileri sürülmüştür (s. 225). ↑
- Bkz. Zevin,(2019: 99-144). ↑
- Francis W. Hirst otobiyografik kitabı olan In the Golden Days eserinde serbest ticaret ve savaş karşıtı duruşunun düşünsel temellerini Richard Cobden ve John Bright’ın temsil ettiği Manchester Okulu geleneğiyle açıklar. Savaşların ulusların özgürlüğünü yok ettiğini ve büyük yıkımlara yol açtığını belirterek uluslararası uyuşmazlıklarda savaş yerine tahkimin getirilmesi önerisinde bulunur; savaşı önleme gayreti gösteren kişilerden ise övgü ile bahseder (bkz. Hirst, 1947). ↑
- Bkz. Hirst (1947:240-260); Zevin, (2019: 145-182); Edwards, (1993: 495-505); ↑
- Bkz.Edward (1993: 576-615); Clarke, (1998: 80-125); Zevin, (2019: 183-224). ↑
- 29 Mart 1947 tarihli “The Truman Doktrini” başlıklı yazıda, Truman Doktrinin yalnızca komünizme karşı soyut bir özgürlük ve demokrasi savunusu olmadığı Batı dünyasının ekonomik ve stratejik bekasını doğrudan ilgilendirdiği savunulur. Yazıya göre, Yunanistan ve Türkiye’ye yapılan askeri ve mali müdahale, Sovyetler Birliği’nin Akdeniz ve Boğazlar üzerinden Orta Doğu’ya inmesini engellemek ve böylece kendi petrol kaynakları bulunmayan Batı Avrupa ülkeleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve ABD için hayati nitelikteki Orta Doğu enerji koridorlarını açık tutma amacını taşımaktadır (s. 448). ↑
- Geoffrey Crowther, 1938-1956 yılları arasında yürüttüğü editörlük görevinden ayrılırken kaleme aldığı “Valedictory” (1956) başlıklı yazıda The Economist’in yayın çizgisini hem sağ muhafazakarlığı hem de sol sosyalizmi reddeden reformist ve akılcı bir politika olarak tanımlamıştır. Derginin katı on dokuzuncu yüzyıl laissez-faire dogmatizmini geride bıraktığına dikkat çeker; serbest piyasa mekanizmasını tam istihdam, sosyal güvenlik ve piyasa aksaklıklarını giderici kamu müdahaleleriyle uzlaştıran bir iktisadi sentezi savunur (s.17-19). ↑
- Bkz. Zevin, (2019: 267-308). ↑
- Örneğin dergi 23 Eylül 2000 tarihli “Küreselleşme Savunusu” başlıklı yazısında serbest piyasa entegrasyonunu küresel yoksullukla mücadelenin temel ahlaki gerekliliği olarak savunmaktadır. Seattle ve Prag’daki protestolar ile korumacı eğilimlerin süreci tersine çevirebileceği uyarısında bulunan dergi, küreselleşmenin durdurulmasının asıl faturasını gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulların ödeyeceğini öne sürer. Refah artışını iki Kore arasındaki farkla örneklendirerek, çevre ve iş gücü standartları bahanesiyle getirilen ticaret engellerini örtük korumacılık olarak eleştirir ve Batılı liderleri sokak baskılarına teslim olmadan serbest ticareti kararlılıkla savunmaya çağırır (s.19-20). ↑
- 22 Şubat 2003 tarihli “Savaşın Haklı Gerekçeleri” başlıklı yazıda dünya genelindeki savaş karşıtı protestolara ve diplomatik bölünmelere rağmen uluslararası toplumun Saddam Hüseyin’in silahsızlandırılması gerektiği konusunda ortak bir zeminde buluştuğunu belirtilmektedir. 1991’den beri uygulanan yaptırımların diktatörü zayıflatmadığına dikkat çeken yazı, tüm diplomatik yolların tükendiği bir senaryoda, Saddam’ın Birleşmiş Milletler kararlarına uymayı ve kitle imha silahlarını teslim etmeyi reddetmesi durumunda askeri müdahalenin mevcut seçenekler arasındaki “en az kötü” ve meşru tek çözüm yolu olacağını savunur (s.13-14). ↑
- The Economist’in 11 Ekim 2008 tarihli “Saving the system” başlıklı yazısı, 2008 küresel finans krizinin derinleştiği bir dönemde dünya genelinde hükümetleri ve merkez bankalarını piyasadaki güven bunalımını aşmak için ideolojik dogmaları bir kenara bırakmaya çağırmaktadır. Bu yazı, küresel bir ekonomik çöküşü önlemek adına likidite darboğazını aşarak tıkanan kredi piyasalarını rahatlatmak, devlet fonları ve müdahaleleri yoluyla sermaye sıkıntısı çeken bankaların bilançolarını yeniden güçlendirmek ve maliye ile para politikalarını koordineli kullanarak reel ekonomideki sert daralmayı ve yaklaşan deflasyon riskini yavaşlatmak üzere cesur ve kapsamlı bir müdahaleye ihtiyaç duyulduğunu savunmaktadır. Yazı, serbest piyasa ilkelerine normalde aykırı gelse bile kısa vadede eşgüdümlü devlet müdahalelerinin küresel ölçekte finansal krizi yönetilebilir kılmanın ve sistemi kurtarmanın tek yolu olduğunu vurgulamaktadır (s.13-14). ↑
- The Economist 4 Ekim 2008 tarihli “World on the edge” başlıklı yazıda siyasetçilerin halk ile finans dünyasını karşı karşıya getirmesinin yanlışlığını savunur. Piyasa aksaklıklarını gidermek için devlet müdahalesini pragmatik bir zorunluluk olarak değerlendirir (s.13-14). Bu konuda detaylı tartışma için bkz. Zevin (2019: 309-364). ↑
- Bkz. “A Manifesto for Renewing Liberalism”, The Economist, 13 Eylül 2018. ↑
- Marx dönemin Maliye Bakanı Achille Fould’un temsil ettiği mali çevrelerin neden parlamenter cumhuriyet yerine Louis Bonaparte’ın otokratik düzenini tercih ettiğini anlatırken, finans aristokrasinin tutumunu en çarpıcı şekilde The Economist’in ortaya koyduğunu belirtir ve 1 Şubat 1851 tarihli sayıdan “Fransa her şeyden önce istikrar istiyor; yürütme gücünün galip geldiği her an borsa güçleniyor” notlarını aktarır (Marx, 1972: 88). Darbeden 4 gün önceki 29 Kasım 1851 tarihli sayıdan ise “Cumhurbaşkanı (Bonaparte) düzenin koruyucusudur ve artık Avrupa’nın tüm borsalarında bu sıfatla tanınmaktadır” ifadesini alıntılayarak finans çevrelerinin kamu kredisi ve borçlanma çıkarları yüzünden güçlü bir yürütme erkinin zorbalığını bir zafer olarak alkışladığını yazar. Marx, (1972: 88-9). ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
