Sermayedarların kâr için önlerindeki her türlü engeli, sınırlama tanımadan aşmaya çalıştıkları kapitalist rekabet ‘kural temelli’ ya da ‘serbest’ olmaktan çok uzaktır. Bu yazı, kapitalist rekabetle tanımlanan kapitalist piyasanın, sermayedarlara dışsal, kaçınılmaz ve ‘iktisadi’ bir bağımlılık alanı olarak tarihsel gelişimini sorguluyor.
ABD Başkanı Trump’ın son sansasyonel icraatı, finans kuruluşlarına 100 bin ABD doları karşılığında, kendisine ait medya platformu Truth Social’daki en çok izlenen 10 Truth Media hesabına (kendi hesabı da bunlara arasında) erken erişim hakkı satması oldu. ABD Başkanı gibi her açıklaması dünya piyasalarını doğrudan etkileyen birinin hesabına erken erişimin, bu hakkı satın alanlara büyük getirisi olacağı açık. Tam da bu nedenle, karar pek çok yorumcu tarafından ABD devletinin en tepesinde açık seçik gerçekleşen büyük bir yolsuzluk olarak değerlendirildi ve Trump hakkında dava açıldı.[1]
Devlet-sermayedar-piyasa ilişkileri üzerine yerleşik ön kabulleri ve kurumsallıkları alt üst eden bu tür gelişmeler, dünya kapitalizminin ‘olağanüstü’ gidişatına ilişkin pek çok tartışmayı tetikliyor. Katman’daki ilk yazımda, kapitalizmin içinde bulunduğu derin krizi anlayabilmek için, yaşadığımız ‘olağanüstülükleri’ kavrayış biçimimizi değiştirmemiz gerektiğini ileri sürmüştüm. Bunun yolu, yine aynı yazıda belirttiğim gibi, bugün yaşadıklarımızı eski ‘güzel ve medeni’ zamanlardakilere göre bir anomali olarak görmekten vazgeçmek ve doğru soruyu sormaktan geçiyor: Kapitalizmin olağan gaddarlığı, bir dönem nasıl görünmez oldu da şimdi bu olanlara şaşırıyoruz?
Bu sorudaki ‘olağan’ ifadesinden yola çıkarak toplumsal mücadelelerin belirleyiciliğini göz ardı eden, özcü ve tarih-ötesi bir anlatıma girişeceğimi düşünenler çıkabilir. Tam tersi. Kapitalizmin her türlü toplumsal olgu gibi mücadelelerle ve tarihsel süreçler içinde şekillendiği ön kabulü tüm yazılarımın ortak çıkış noktası. Yer ve zaman vermekte çok keskin davranmış olsa da Ellen Meiksins Wood’un (1995: 2-3) kapitalizmin tarihin bir noktasında gelişen özgül bir sınıf sömürüsü biçimi olduğu, dolayısıyla da başka bir noktasında mücadelelerle yıkılabileceği vurgusunu özellikle önemsiyorum.
Bu yönde ısrarlı bir mücadele için, kapitalizmin tarihsel özgüllüğü açısından merkezi bir yerde duran kapitalist piyasanın, sermayenin sınıfsal şiddetinin damgasını vurduğu toplumsal bir olgu olarak kavranması ve radikal bir eleştiriye tabi tutulması gerekiyor. Zira, kapitalist üretim ilişkilerini kendisinden önceki sınıflı düzenlerden farklılaştıran en önemli dinamik, uzun bir tarihsel dönüşüm süreci içinde kurulan ve sürekli tekrar üretilen kapitalist piyasaya bağımlılık durumu. Tüm toplumsal aktörlerin kendilerine dışsal ve ebedi bir gerçeklik gibi deneyimlediği bu bağımlılık hali, piyasanın ‘kendiliğinden eğilimlerini’ anlama iddiasındaki iktisadi savlarla perçinlendiği ölçüde daha da ‘kaçınılmaz’ ve ‘doğal’ görülmeye başlıyor.
Kapitalist piyasanın doğal ve kaçınılmaz değil, sınıfsal şiddetin nesnelleştiği (Balibar, 2016: xiv) toplumsal bir ilişki biçimi olarak tartışılması önemli, zira kapitalizmin kendisinden öncekilere göre daha medeni bir toplumsal ilişki biçimi olduğunu düşünenler, bunu başka savların yanı sıra, çıplak şiddetten arındırılmış, özgür iradeler arası bir değişim alanı olduğu düşünülen piyasaya dayandırıyorlar. Bu tür yorumlarda, piyasanın basit bir değişim alanı olmasının ötesinde kapitalizmde aldığı özgül tarihsel biçim, yani piyasanın kapitalist niteliği göz ardı ediliyor.
İktisadi alanın kapitalizm içindeki özgül merkezi konumu nedeniyle, eleştirel çalışmaların dahi zaman zaman bu tuzağa düştüğünü söylemek mümkün. Bu, bir yerde kapitalizmin bir ‘iktisadi sistem’ olarak tanımlanmasında, başka bir yerde hükümetin kötü tercihleri eleştirilirken piyasaya atfedilen olumlayıcı rasyonalitede, bir başkasında ise ücretli emek-kapitalizm ilişkisinin mutlaklaştırılmasında ya da bu yöndeki imalarda kendisini gösteriveriyor.
Piyasanın ve genellikle piyasa üzerinden tanımı yapılan kapitalizmin ‘iktisadi’ olgular olmadıkları Marx’ın Kapital’inin üç cildinin ve o üç cildin hazırlanmasına temel oluşturan yazılı külliyatın temel konusu. Benim buradaki amacım ise, bu metodu güncel gelişmelere referansla olabildiğince gündelik bir dille tartışmak ve ‘iktisadi olanın’ toplumsallığını ve siyasiliğini vurgularken içerdiği sınıfsal şiddeti görünür kılmak. Önceki iki yazımda, sermayenin tahakkümüne içkin olan sınıfsal şiddetin kapitalist piyasada emekçiler açısından nasıl nesnelleştiği konusuna odaklanmıştım. Bu yazıda aynı konuyu sermayedarlar açısından sorgulayacağım.
Tekrar pahasına, ilk yazımdan bir alıntıyla başlayayım:
Kapitalizm, sermayenin kendi aksinde -başka bir ifadeyle, kendi birikim önceliklerine uygun- bir dünya yaratabilmek için toplumsallığı sürekli ve iradi olarak dönüştürdüğü, ancak bu dönüştürme sürecinin kendiliğinden bir gerçeklik gibi deneyimlendiği toplumsal bir ilişki biçimidir. Bunun temelinde, (sermayedar-emekçi ayrımı yapmadan) insanın toplumsal, iktisadi, siyasi, ideolojik, kültürel varoluşunun koşullarının piyasaya bağımlı hale getirildiği ve sürekli olarak bu şekilde yeniden üretildiği tarihsel bir dönüşüm bulunmaktadır (Wood, 2005: 9).
Tekil sermayedarlar için bu bağımlılık, kapitalist piyasa rekabeti içinde, başta emek gücü olmak üzere mümkün olan her şeyi metalaştırarak kendisini yeniden üretme zorunluluğu olarak deneyimlenir. Sermayenin küresel nitelikli birikimi, tekil sermayedarların rekabet içinde kâr peşinde koşarken önlerindeki her türlü insani, doğal, hukuki, teknolojik ya da ahlaki engeli pervasızca aşmaya çalıştıkları, ancak bu engelleri aştıkça kendi cehennemleri olan kapitalist piyasa rekabetinin daha da sertleşmesine katkıda bulundukları dinamik, yaratıcı ve yıkıcı bir süreç içinde sürekli olarak değişir, dönüşür (Clarke, 1990: 453, 458-459) ve tekil sermayedarları disiplin altına alan nesnel bir piyasa baskısı biçimini alır.
Bu alıntıda üstü kapalı vurgulanan temel savları netleştirmek için iki ana soruyu yanıtlamamız gerekiyor; kapitalizmin toplumsallığı nasıl dönüştürdüğü ve sermayedarların kapitalist piyasaya bağımlılığının ne anlama geldiği. Aslında bu iki sorunun yanıtı birbiriyle doğrudan ilişkili. Zira, kapitalizm toplumsallığı, öncelikle zenginliğin anlamını değiştirerek dönüştürmeye başlıyor. Kapitalizm öncesi dönemlerde zenginlik ve sınıfsal güç toprak üzerinde her açıdan hakimiyet sahibi olmayı gerektirirken, kapitalizmde güç ve zenginliğin kaynağı paraya ve kapitalist piyasa içinde hakimiyete dönüşüyor. Başka bir ifadeyle, kapitalizm öncesinin yerel güç sahipleri (Avrupa’nın derebeyleri, Japon İmparatorluğu’nun daimyoları ya da Osmanlı’nın tımar sahipleri vs.), parçası oldukları yönetim yapıları merkezileşmiş olsun ya da olmasın, sınıfsal güçlerini toprağı işleyen köylü kitlesini disiplin altında tutarak ve böylece tarımsal üretimin devamlılığı ile kapitalizm öncesi dönemlerin olmazsa olmazı olan kendi kendine yeterlik koşullarını garanti altına alarak sağlıyorlardı. Kapitalizmin zenginliği ise, piyasada satılmak için gerçekleştirilen meta üretimi için emeğin sistematik olarak sömürülmesi üzerine kuruludur.
Kapitalizmin tarihsel olarak nasıl ve ne zaman geliştiği üzerine polemikleriyle tanınan iki Marksist okulun bu soruyu yanıtlarken, ortak olarak, kapitalist piyasa rekabetinin ne zaman ortaya çıktığını sorgulamaları bu nedenle bir tesadüf değil. Immanuel Wallerstein ve Giovanni Arrighi gibi düşünürlerle anılan Dünya Sistemi yaklaşımı kapitalizmin 16. yüzyılda yeni bir içerik kazanan Atlantik ticaretiyle geliştiğini ileri sürüyor. Robert Brenner ve Ellen Meiksins Wood ile özdeşleştirilen Siyasi Marksizm yaklaşımı ise kapitalist piyasanın ilk kez, yine 16. yüzyılda, ama ticaret ilişkileri üzerinden değil İngiltere kırsalındaki feodal ilişkilerin ücretli emek biçiminin gelişimiyle dönüşmesi sonucu ortaya çıktığını iddia ediyor. Amacım, bu tartışmayı özetlemek değil. Merak edenler, Ahmet Benlialper’in Katman’daki ilk üç yazısını okuyabilir ve Sven Beckert’in bu yaklaşımları nasıl başarıyla ve devleti de çözümlemeye dahil ederek sentezlediğini öğrenebilirler.[2]
‘Sermayenin’ zenginliğin yeni biçimi olarak gelişimi, her iki yaklaşım açısından da şiddetin merkezi rol oynadığı tarihsel süreçler içinde oluyor. Siyasi Marksizm açısından kritik dönemeç, İngiliz krallığı ile toprak sahibi İngiliz soylularının ortak saldırılarıyla İngiltere’de köylülüğün temel feodal geçim araçlarından kopartılarak mülksüzleştirilmesi ve emek gücünü para karşılığı (ücret) piyasada satarak yaşamını sürdürebilen ‘özgür’ emekçilere dönüşmesi.[3] Wood (1991), Marx’ın ücretli emeğin İngiltere’deki gelişimi üzerine yaptığı ilkel/ilksel birikim süreci çözümlemelerini bir adım ileri götürerek, “üreticilerin rekabet ve kâr maksimizasyonu amacıyla disiplin altına alınması” olarak tanımladığı kapitalist piyasanın da, İngiltere’ye özgü tarihsel dinamikler sonucu ilk kez İngiltere’de şekillendiğini iddia ediyor. Siyasi Marksizm’e göre, ilk kez İngiltere’de gelişen kapitalist toplumsal mülkiyet ilişkileri, oradan kara Avrupası’na ve dünyaya İngilltere’nin jeopolitik ve ekonomik baskılarıyla yayılıyor.[4]
Dünya Sistemi yaklaşımı açısından ise kapitalizmin gelişimini işaret eden kritik tarihsel dönüşüm, Avrupalı tüccarların birbirleriyle rekabet halinde, Avrupa’da yoğun talep gören şeker, kakao, kauçuk ya da baharat gibi tropikal ürünleri sömürgelerde kurdukları plantasyonlarda köle emeği kullanarak üretmeye başlamaları. İngiltere’den eş zamanlı olarak yayılan ücretli emek biçimini de dikkate alan bu yaklaşım, ‘sermaye’ birikiminin başından beri farklı emek biçimlerinin yan yana bulunduğu sömürü süreçleri içinde gerçekleştiğini ileri sürüyor. Kapitalizmin bu nedenle ilk gelişiminden bu yana bir dünya sistemi olarak varlığını sürdürdüğü savı, yaklaşıma adını da veren temel sav. Afrika’dan satın alınan bir kölenin kaç yıl yaşayıp çalıştırılırsa maliyetini karşıladığı hesaplarının yapıldığı ilk kapitalist piyasaların vahşetin doğrudan ifadesi olduğunu söylemek için ek tablolara ya da grafiklere ihtiyaç yok.
Feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmalarının bu iki kutbunun, farklı içeriklerle de olsa, ana vurguyu kapitalist piyasa rekabetine yapmaları boşuna değil. Zira, kapitalist piyasa rekabetinin gelişimi, sermayedarların tekil ve sınırlı etkilerinin ötesinde, sermaye birikiminin genel ve küresel bir dinamik olarak gelişimine ve toplumsallığı sistematik olarak dönüştürmeye başlamasına işaret ediyor. Başka bir ifadeyle bu, ‘sermaye’ olarak tanımlanan zenginlik biçiminin, kapitalist piyasa üzerinden sermayedardan ayrı bir soyutluk ve genellik kazanması anlamına geliyor. Yine, her iki yaklaşımda da zenginliğin ‘sermaye’ olarak tanımlanması, üretici kitlelerin (Dünya Sistemi’nin kölesi ya da Siyasi Marksizmin ücretli emekçisi) piyasada satılabilecek malların üretimi için (dolayısıyla, kullanım değil, değişim amacıyla) sistematik olarak sömürülmeye başlamasıyla oluyor.
Yukarıdaki alıntıyı bu çerçevede yeniden yorumlarsak, sermayedarların kapitalist piyasa rekabetinde başarılı olmak için başvurdukları stratejiler onları, başta emekçi sınıflar olmak üzere, genel ahlaki normlar, siyasi-hukuki düzenlemeler ve doğayla karşı karşıya getirir. Sermayedarlar, sınıfsal güçlerinin kendiliğindenlik kazandığı kapitalist piyasa zorunun baskısı altında ancak bu engellerin hepsini aşarak kendilerini sermayedar olarak yeniden üretebilirler. Emek sömürüsünün koşullarını basit emek disipliniyle ya da teknolojik gelişme eşliğinde emek üretkenliğini artırarak sürdürürler; tüm nesillerin ve insanlığın ortak değeri olan doğayı ise sürekli metalaştırırlar.
Kapitalist piyasa rekabeti tekil sermayedarların dur durak tanımayan kâr arayışları eşliğinde kurulan, ama onları da aşıp “iktisadi piyasa dinamikleri üzerinden” bizzat sermayedarları da disipline etmeye başlayan küresel bir dinamiktir. Tarihsel yönünü kapitalist rekabet içindeki en yırtıcı itkilerle bulduğu ölçüde, herhangi bir insani, doğal, siyasi, hukuki ya da ahlaki sınırlamayla tanımlanmaz. Tekil sermayedarlar, kendi dönemlerinin küresel sermaye birikim dinamiklerine ayak uydurabildikleri ölçüde kendilerini sermayedar olarak yeniden üretebilirler. Ayak uyduramayanlar ise oyundan düşerler. Bu, sermayenin kapitalist piyasada cisimleşen sınıfsal şiddetinin tekil sermayedarları da disiplin altına alan toplumsal bir dinamik olduğunu gösterir.
Bu tartışma, Trump gibi sermayedarların, ellerindeki tüm politik imkanları kendi kârlılık kaygıları etrafında sonuna kadar harekete geçirmesinin önünde hiçbir ‘içsel’ kapitalist sınırlama olmadığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle, kapitalizmle ilişkilendirme eğiliminde olduğumuz ‘kural temelli’ ve ‘serbest rekabete dayalı’ piyasa, bu anlatım içinde bir karşılık bulmuyor. Trump gibi sermayedarların en denetimsiz ve sınır tanımayan reflekslerini bugün böyle kolayca ortaya saçabilmelerinin tarihsel nedenlerini, takip eden yazılarımda kapitalist rekabet, sermayedar-şiddet-zor ilişkisi, kapitalist devlet ve kriz üzerine yeni sorular eşliğinde tartışmayı sürdüreceğim.
Kaynakça
Brenner, P. Robert (2001) “The Low Countries in the Transition to Capitalism”, Journal of Agrarian Change, Vol. 1, No.2, 169-241.
Clarke, Simon (1990) “The Marxist Theory of Crisis”, Science and Society, 54:4, 442-467.
Wood Ellen Meiksins (1991) The Pristine Culture of Capitalism: A Historical Essay on Old Regimes and Modern States. Verso.
Wood, Ellen Meiksins (1995) Democracy against Capitalism, Cambridge: Cambridge University Press.
Wood, Ellen Meiksins (2002) “The Question of Market Dependence”, Journal of Agrarian Change, Vol. 2, No. 1, 50-87.
Notlar
- https://www.theguardian.com/us-news/2026/aug/12/truth-social-suit-trump-early-access-offer ↑
- “Sven Beckert’in “Kapitalizm”i ya da “Nobel” Masallarında Anlatılmayanlar” başlıklı üç yazı için bknz.https://katmanportal.com/sven-beckertin-kapitalizmi-ya-da-nobel-masallarinda-anlatilmayanlar-i/,https://katmanportal.com/sven-beckertin-kapitalizmi-ya-da-nobel-masallarinda-anlatilmayanlar-ii/,https://katmanportal.com/sven-beckertin-kapitalizmi-ya-da-nobel-masallarinda-anlatilmayanlar-iii/. ↑
- İlkel birikim süreci tartışmalarını özetlediğim önceki yazılarımdan birinde bu konuyu ele almıştım. ↑
- Wood’un (2002) bu savını daha sonra, kapitalizmin İngiltere’den önce Hollanda’da geliştiğini ileri süren Brenner’e (2001) karşı da savunmak zorunda kaldığını burada not edelim. ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.
