Acemoğlu’nun düşünceleri zamanla serbest piyasacı çizgiden devleti öne çıkaran müdahaleci bir anlayışa doğru evrilmiştir. Bu dönüşümün izini sürmek, The Economist’in yönelttiği sert eleştirilerin politik arka planını anlamak açısından sağlam bir zemin sunuyor.
Bu yazı dizisinin birinci bölümünde, The Economist dergisinin kuruluş tarihi olan 1843’ten bu yana tarafsız bir yayın organı olmaktan ziyade, sermaye, finans çevreleri ve iktidar bloklarının çıkarlarını gözeten ideolojik ve pragmatik bir çizgi benimsediğini neredeyse iki yüz yılı bulan tarihsel serüveninden hareketle ele almıştım. On dokuzuncu yüzyılda Marx’ın da dikkatini çeken bu sermaye ve iktidar odaklı yayıncılık anlayışının, derginin sonraki yüzyılda küresel ölçekte izleyeceği ideolojik hattın da değişmez bir omurgasını oluşturduğuna değinerek, Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” tezine ve refahın tabana yayılmasını amaçlayan kurumsal reform önerilerine yönelik sert saldırısını kuramsal ve metodolojik bir eleştiriden çok emeğin örgütsel kapasitesini ve kolektif alternatiflerin yeniden filizlenme olasılığını peşinen bastırmaya dönük bir ideolojik refleks olarak okumak gerektiğini ileri sürmüştüm.[1]
Bu ideolojik refleks göz önüne alındığında, tartışmayı asıl çarpıcı kılan unsur, yöneltilen eleştirinin benzer bir paradigmayı paylaşan, üstelik Nobel ödüllü “liberal” bir iktisatçıyı hedef almasıdır. Peki, temelde aynı cephede konumlanan bu iki güçlü aktör arasındaki ayrışma neden bugün su yüzüne çıktı? Bu ayrışmayı iki temel eksende okumak mümkündür. İlki, yapay zekânın tetiklediği yapısal dönüşüm karşısında derginin, sermayenin güncel ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda pragmatik bir pozisyon almasıdır.[2] İkincisi ise, Acemoğlu’nun kuramsal ve ideolojik pozisyonunun, zamanla yerleşik liberal düşünceye kıyasla çok daha eleştirel ve müdahaleci bir çizgiye doğru evrilmesidir.
İlk ihtimali bu yazı dizisinin bir sonraki bölümüne bırakarak bu metinde doğrudan ikinci olasılığa odaklanacağım. İlhan Can Özen Katman Portal’da yayımlanan makalesinde, Acemoğlu’nun ve ana akım iktisadın 1990’lardan bugüne uzanan düşünsel evrimini teorik açıdan ortaya koydu.[3] Ben de bu yazıda, Acemoğlu’nun liberal gelenek içindeki konumunun zaman içinde geçirdiği dönüşümü ideolojik ve politik perspektiften ele alarak son kitabında öne çıkan “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin politik açmazlarını tartışacağım.
Liberal Paradigmanın Sınırlarında Daron Acemoğlu’nun Yeni Kurumsalcılığı
Acemoğlu’nun eşitsizlik, yapay zekâ ve demokrasi gibi günümüzün en can alıcı kurumsal meselelerini odağına alması ve açtığı tartışmanın böylesine büyük bir etki yaratması, her şeyden önce ana akım iktisadın tarihsel süreçte üstlendiği ideolojik misyonu hatırlamayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü bugün ana akım olarak adlandırılan neoklasik iktisat, 1870’lerin başında Marx’ın Kapital’deki eleştirilerini etkisiz kılmaya ve kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri görünmez kılıp meşrulaştırmaya yönelik bir paradigma inşası olarak hayata geçirilmiştir. Nitekim bu paradigma, aşırı soyut varsayımlar aracılığıyla, piyasaların kaçınılmaz olarak dengeye yöneldiğini, gelir bölüşümünün üretim faktörlerinin marjinal katkısına göre adil bir biçimde gerçekleştiğini ve sınıf çatışması yerine toplumsal uyumun egemen olduğunu öne süren yeni bir kuramsal çerçeve ortaya koymuştur.[4]
Dolayısıyla, neoklasik teori, her zaman bir yandan değer yargılarından arındırılmış nesnel bir bilim gibi işlediğini iddia etmesine karşın mevcut sosyo-ekonomik düzeni meşrulaştırmayı amaçlayan ideolojik bir yönelime sahip olmuştur. Bu ideolojik yönelim doğrultusunda kurumsal yapılar analizin dışına itilmiş; birey ise homo-economicus kurgusuna hapsedilmiştir. Bu indirgemeciliğe ilk köklü itiraz kurumları tarihsel ve evrimsel bir bakış açısıyla ele alan Thorstein Veblen öncülüğündeki Orijinal Kurumsal İktisat (OKİ) geleneğinden geldi.[5]
Kurumları iktisadi analizin merkezine alarak modern kapitalizmin dinamiklerini ve çelişkilerini bu zemin üzerinden açıklayan OKİ, İkinci Dünya Savaşı sonrasında iktisatta matematiksel yöntemlerin hâkimiyet kurmaya başlamasıyla birlikte etkisini yitirdi. 1970’lerden itibaren neoklasik iktisadın somut iktisadi olguları açıklamakta yetersiz kalması ise Douglass North ve Oliver Willamson öncülüğünde Yeni Kurumsal İktisat’ın (YKİ) doğuşuna zemin hazırladı. Neoklasik iktisadın aşırı soyut varsayımlarını eksik bilgi, sınırlı rasyonalite ve pozitif işlem maliyetleri ile esneten YKİ, mülkiyet hakları ve sözleşmeler üzerinden kurumları dışsal bir veri olmaktan çıkarıp neoklasik araçlarla modellenebilen “kural ve kısıtlar mekanizması” haline getirmiştir.[6] OKİ’taki köklü paradigma değişiminin aksine liberal ideolojinin meşruiyetini sağlamaya odaklanan bu yaklaşım, kurumları yalnızca piyasanın işleyişi ve kaynak tahsisi sınırları içinde ele almıştır. Orijinal kurumsalcı geleneğin tarihsel ve kültürel perspektifinin aksine YKİ, kurumların arkasındaki sınıfsal çatışmaları ve iktidar ilişkilerini görünmez kılarak neoklasik iktisadın özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kutsayan ideolojik işlevinin bir sürdürücüsü olmuştur.
Söz konusu piyasacı kurumsal anlayışın izleri Acemoğlu’nun erken dönem çalışmalarında açıkça görülmektedir.[7] Nitekim Simon Johnson ve James A. Robinson ile birlikte kaleme aldıkları “Karşılaştırmalı Gelişmenin Sömürgeci Kökenleri: Ampirik Bir Çalışma” (2001) başlıklı öncü makalede matematiksel ve ekonometrik yöntemler aracılığıyla ekonomik büyümenin ve kalkınmanın temel belirleyicisinin mülkiyet hakları, sözleşme hukuku ve serbest piyasa olduğu savunulur.[8] Tipik bir YKİ çizgisi taşıyan bu çalışma, devlete piyasa aksaklıklarını giderme ve özel mülkiyeti güvence altına almanın ötesinde bir rol biçmez.
İlk dönem çalışmalarında mülkiyet haklarını iktisadi etkinliğin ön koşulu sayan Acemoğlu, sonraki dönemde bu kurumları üreten siyasal rejimleri de benzer bir perspektifle ele almıştır. Nitekim, Robinson ile kaleme aldıkları Diktatörlük ve Demokrasinin İktisadi Kökenleri (2006) başlıklı çalışmada, “seçkinler” ile “kitleler” arasındaki güç mücadelesi rasyonel aktörlerin stratejik tercihlerine dayalı bir oyun teorisiyle modellenmiştir.[9] Demokrasinin “devrim tehdidiyle yüzleşen seçkinlerin bu maliyetten kaçınmak adına sunduğu rasyonel bir ödünleşme (trade-off)” olarak tanımlandığı modelde[10]; eşitsizlik düzeyi, orta sınıfın varlığı ve servetin yapısı, rejimin kalıcı bir demokrasiye evrilip evrilmeyeceğini belirleyen temel parametreler olarak sunulmuştur.[11] Piyasa mantığını doğrudan siyasete aktaran bu yaklaşım, toplumsal dinamikleri homojen iki grup arasındaki kar-zarar odaklı stratejik bir pazarlık zeminine indirgemiştir. Ayrıca, kurumları ideolojik normları, ahlaki talepleri ve kimlik dinamiklerini göz ardı ederek, aktörlerin manevra alanını belirleyen biçimsel teşvik ve kurallar bütünü olarak tanımlamakla yetinmiştir.[12]
Siyaseti ulusal ölçekte stratejik bir optimizasyon hesabına indirgeyen YKİ temelli bu yaklaşım, daha sonraki süreçte dünya tarihini ve küresel eşitsizlikleri açıklamayı hedefleyen makro bir kalkınma anlatısına doğru genişletilmiştir. Nitekim 2012 yılında yine Robinson ile kaleme aldıkları Ulusların Düşüşü kitabında “kapsayıcı kurumlar” ve “dışlayıcı kurumlar” ikiliği üzerinden, ülkeler arasındaki gelişme farkları ülkelerin tarihsel dönüm noktalarındaki kurumsal yapıları üzerinden açıklanır ve bu yapıların zamanla patika bağımlılığı üreterek uzun vadeli kalkınmayı belirlediği savunulur.[13] Neoklasik iktisadın aksine kurumları analize dahil eden bu yaklaşım, azgelişmişliği salt içsel dinamiklere indirgeyerek küresel kapitalizmin sömürü mekanizmalarını göz ardı eder.
Acemoğlu’nun erken çalışmalarında görülen piyasacı kurumsal anlayış, 2010’lu yılların sonuna gelindiğinde yerini çok daha müdahaleci bir devlet anlayışına bırakır. Bu anlamda, Robinson ile kaleme aldığı Dar Koridor (2019) başlıklı eser Acemoğlu’nun düşünsel serüveninde müdahaleci çizginin belirginleştiği temel bir dönüm noktasıdır. Bu eserde, Donald Trump’ın iktidara gelişi, Brexit ve küresel çapta yükselen sağ popülist dalga nedeniyle piyasa iyimserliği terk edilir ve kamu hizmetlerini güvenceye alan güçlü bir devlet ile bu devleti dizginleyen örgütlü bir sivil toplumun varlığı özgürlüğün temel koşulu olarak gösterilir.[14] Dolayısıyla, piyasa mekanizmasının tek başına iktisadi gelişmeyi sağlayamayacağı açıkça kabul edilirken, burada devlete piyasa aksaklıklarını gidermenin ötesinde bir işlev yüklenir. Böylelikle Anglosakson serbest piyasacı anlayışın ötesine geçilerek, kapsayıcı sosyal güvenlik ağlarına, güçlü sendikal temsile ve artan oranlı vergilendirmeye yaslanan “Prangalanmış Leviathan” adını verdikleri bir model önerilir.[15]
Dar Koridor’da kuramsallaştırılan bu “güçlü devlet”-“dinamik sivil toplum” dengesi Acemoğlu’nun “Covid Sonrası Devlet” (2020) başlıklı makalesinde daha somut bir politika önerisine doğru evrilir. Pandemi sonrası dönemde dünyanın önündeki dört olası gelecek senaryosunun tartışıldığı yazıda “Refah Devleti 3.0 Senaryosu” en kabul edilebilir seçenek olarak sunulur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen refah devletinin güncellenmiş hali olarak kabul edilebilecek bu senaryoda, devletin sağlık, sosyal güvenlik, regülasyon ve teknoloji yönetimindeki rolünün kalıcı olarak büyütülmesi savunulurken; devleti denetlemek ve dizginlemek konusunda sivil toplumun güçlendirilmesinin altı çizilir. Ayrıca, bu makalede teknolojinin çalışanları ikame eden değil, onların kapasitesini artıran ve yeni istihdam yaratan insan odaklı bir hatta doğru yönlendirilmesi konusunda devlete aktif bir sorumluluk verilir.[16]
Acemoğlu’nun söz konusu makalede önerdiği yeni refah devleti modeli, 2023 yılında Simon Johnson ile kaleme aldığı İktidar ve Teknoloji kitabında daha da olgunlaşır. Ana akım iktisadın piyasa dinamiklerinin teknolojiyi kendiliğinden toplum yararına kanalize edeceği varsayımının sorgulandığı bu çalışmada, denetimsiz otomasyon ve yapay zekâ uygulamalarının iddia edildiği gibi üretkenliği artırmadığına dikkat çekilir. Aksine bu teknolojilerin bölüşüm şokları yaratarak gelir eşitsizliğini derinleştirdiği, kitlelerin pazarlık gücünü zayıflattığı ve büyük teknoloji şirketlerinin siyasal süreçleri manipüle etmesine zemin hazırlayarak otoriter eğilimleri beslediği ileri sürülür.[17] Bu doğrultuda, vergi teşvikleri ve kamusal düzenlemeler aracılığıyla teknolojik gelişmenin çalışanların becerilerini destekleyecek bir biçimde devlet tarafından yönlendirilmesi savunulur.[18] Mülkiyet ilişkilerini ve üretim tarzını sorgulamaksızın meseleyi yalnızca teknoloji elitlerinin davranışları üzerinden kurgulayan bu yaklaşım, iktidar ilişkilerine dair oldukça sığ bir çerçeve ortaya koyar.[19]
İktidar ve Teknoloji’de temelleri atılan bu düşünceler, Acemoğlu’nun son kitabı Hangi Liberal Demokrasi (2026) çalışmasında liberal siyaset felsefi temelinde geniş bir şekilde tartışılır. Yapay zekâ ve otomasyonun tetiklediği bölüşüm krizine odaklanan bu eserde, ana akım iktisadın, teknolojinin verimliliği yükselterek tüm üretim faktörlerinin gelirden aldığı payı büyüteceğini ve böylece genel refahı artıracağını savunan iyimser bakışı açıkça terk edilir. Otomasyon ve yapay zekânın kendiliğinden nitelikli istihdam doğurmadığını, aksine sermayenin tekelci gücünü pekiştirip bölüşümü emek aleyhine bozduğunu vurgulayan Acemoğlu, bu eserde teknolojik ilerlemenin kâr hırsına terk edilemeyeceğinin altını çizer. Bu doğrultuda, vergi politikaları ve kamusal düzenlemeler aracılığıyla teknolojinin emeği ikame eden değil insan becerilerini tamamlayan bir doğrultuda devlet eliyle yönlendirilmesi gerektiğini güçlü bir şekilde savunur.[20]
Acemoğlu, “emek yanlısı yapay zekâ” adını verdiği bu vizyonu hayata geçirmek adına, kamu yararını gözeten denetim mekanizmalarının kurulmasını, çalışan eğitimine vergi teşviki sağlanmasını, teknoloji tekellerinin gücünün sınırlandırılmasını ve sendikaların sürece doğrudan dahil edilmesini önerir.[21] Neoklasik iktisadın emek piyasasındaki esnekliği zedeleyen ve ücret katılıklarını büyüten bir aksaklık olarak gördüğü sendikalar, hem otoriterleşmeyi engelleyen demokratik bir denge unsuru hem de teknolojiyi emek lehine dönüştürecek stratejik bir paydaş olarak tanımlanır.
Acemoğlu, teknolojik yönelimin kamusal regülasyonlar aracılığıyla emek lehine yönlendirilmesi gerektiği tezinden hareketle, doğrudan bölüşüm ilişkilerinin ve refah devletinin yeniden inşası tartışmasına yönelir. Bu doğrultuda ana akım iktisadın piyasa dengelerini bozucu saydığı yeniden dağıtım araçlarını kararlılıkla savunur. Önceleri “Refah Devleti 3.0” olarak, bu kitapta ise “işçi sınıfı liberalizmi” olarak adlandırdığı bu yaklaşım, devleti serbest piyasayı garanti eden pasif bir unsur olarak değil, kamusal yatırımlar, artan oranlı vergilendirme ve güçlü sosyal güvenlik ağları yoluyla gelir dağılımını düzelten ve tekelci yapıları dizginleyen dinamik bir aygıt olarak konumlandırır.
Acemoğlu’nun devlete ve yeniden bölüşüme yaptığı bu büyük vurgu liberalizmden köklü bir kopuşa işaret etse de onun sistem karşıtı bir ideolojiye yöneldiği söylenemez. Nitekim “işçi sınıfı liberalizmi” olarak adlandırdığı çerçeve, kapitalist üretim ilişkilerini ve özel mülkiyet rejimini köklü bir şekilde sorgulamaz; önerilen tüm çözümler sermaye birikim dinamiklerini sarsmayacak sınırlar içinde tutulur. Acemoğlu, piyasa temelli toplumsal düzeni tasfiye etmek yerine, yapay zekanın tekelleşmesi, eşitsizliğin artışı ve aşırı sağ popülizmin yükselişiyle derinleşen çoklu krizleri sistem içi kurumsal reformlarla aşmayı ve liberal demokrasiyi yeniden güçlendirmeyi hedefler. Dolayısıyla, onun ana akım çizgiden farklılaşan akademik yolculuğunu radikal bir ideolojik kırılmadan ziyade, kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarını yine kapitalizmin sınırları içinde kalarak onarma çabası olarak okumak gerekir.
Sonuç Yerine: “İşçi Sınıfı Liberalizmi” Modelinin Politik Çıkmazları
Acemoğlu’nun otuz yılı aşan entelektüel yolculuğu incelendiğinde, 2000’lerin başındaki piyasa eksenli YKİ anlayışından, eşitsizlikleri ve bölüşüm problemlerini merkeze alan müdahaleci bir çizgiye doğru evrildiği görülür. Bu dönüşüm, özellikle son dönem çalışmalarında somutlaşan ve kendisinin son kitabında “işçi sınıfı liberalizmi” olarak kavramsallaştırdığı modelde netleşir. Acemoğlu, her ne kadar zaman içinde liberal çizgiden ciddi bir biçimde uzaklaşsa da sermaye birikiminin sürekliliğini ve karlılık dinamiklerini önceleyen geleneksel tutumu korur. Nitekim, liberal demokrasinin bekası için yeniden bölüşümü zorunlu görse de sermaye üzerine uygulanacak vergilerin yatırımı caydıracak ve yenilikleri aksatacak düzeylere çıkarılmasına açık bir sınır çizmiştir.[22] Yatırımın ve teknolojik yeniliklerin kesintiye uğramaması adına sermayenin çıkarlarına tanınan bu öncelik, devletin emek lehine yapabileceği kaynak transferlerinin sınırlarını da fiilen belirler. Bu açıdan, sermayenin çıkarlarını ve birikim dinamiklerini koruma altına alan bir “işçi sınıfı liberalizmi” baştan açık bir çelişki barındırır. Sermaye birikim dinamikleri öncelendiği müddetçe “emek yanlısı yapay zekâ” gibi hedefler sermayenin kârlılığını tehdit ettiği anda terk edilmeye mahkûmdur. Dolayısıyla, kapitalist mülkiyet ilişkilerine ve kar güdüsüne dokunmadan işçi sınıfına kalıcı bir refah sağlama iddiası, sistemin içsel yasaları gereği mümkün değildir.[23]
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisindeki en temel açmazlardan bir diğeri de teknoloji ile üretim ilişkileri arasındaki bağı basite indirgeyerek otomasyon ve dijitalleşmeyi büyük ölçüde teknoloji devlerinin tercihlerine bağlamasıdır. Oysa Marksist ekonomi politiğin gösterdiği üzere, teknolojinin canlı emeği ikame etmesi kâr oranlarının düşme eğilimine karşı sermayenin göreli artık değeri artırma arayışının zorunlu bir sonucudur.[24] Bu nedenle, teknolojik gelişme sermaye birikimi dinamiklerinden ve kapitalist rekabet yasalarından bağımsız düşünülemez. Nitekim Marx, kapitalizmi üretici güçlerin sürekli olarak geliştiği bir sistem olarak tanımlarken, kapitalistler arası rekabetin kapitalistleri üretim etkinliğini kesintisiz biçimde artırmaya zorladığına dikkat çeker. Kapitalistlerin daha fazla artı değer elde etme arayışı üretim tekniklerinin sürekli yenilenmesini dayatır.[25] Dolayısıyla günümüzdeki otomasyon ve yapay zekâ yönelimi teknoloji şirketlerinin keyfi bir tercihi değil, sermaye birikim sürecinin ve kapitalist birikim yasalarının gerektirdiği bir zorunluluktur. Bu nedenle teknolojiyi devletin vergi ve teşvik mekanizmaları üzerinden emek lehine dönüştürmenin önünde pratik ve yapısal engeller bulunmaktadır.
Acemoğlu’nun kuramsal çerçevesi adı ister “Prangalanmış Leviathan” isterse “Refah Devleti 3.0” ya da “işçi sınıfı liberalizmi” olsun devleti, sınıflar üstü tarafsız bir güç gibi ele alır. Oysa, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde vurguladığı üzere, ideoloji, politika ve hukuk gibi üst yapı kurumları her tarihsel aşamada mevcut üretim güçleri ve ilişkilerince belirlenir. Bu bağlamda, devlet toplumun kolektif çıkarını temsil eden özerk bir yapı değil, mülk sahibi sınıfların egemenlik aygıtı ve burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarlarını güvenceye almak üzere benimsediği zorunlu bir örgütlenme biçimidir.[26] Engels’in işaret ettiği gibi, modern devlet ister liberal devlet isterse refah devleti olsun özünde “kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir”.[27] Bu sınıfsal gerçeklik, Acemoğlu’nun devlete atfettiği tarafsız dengeleyici rolü etkisiz hale getirir. Zira kapitalist devlet, son kertede egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda sermaye birikiminin sürekliliğini ve düzenin bekasını güvence altına almakla yükümlüdür.[28]
Devletin sınıfsal karakteri gereği emek hareketi sermayenin kârlılığını tehdit edecek bir güce ulaştığında, devlet baskıcı ve disipline edici aygıtlarını devreye sokacaktır. Dolayısıyla, Acemoğlu’nun sendikalara “işçi sınıfı liberalizmi”nde verdiği etkin rol emeğin bağımsız mücadele hattını tasfiye ederek sendikaları fiilen sermaye düzenine eklemlenmiş birer “sarı sendika” konumuna itme riski taşır. Üstelik devleti küresel emperyalist düzenden bağımsız bir aktör gibi ele alan bu model, merkez kapitalist ülkelerde hayata geçirilecek emek dostu düzenlemelerin küresel kapitalizmin eşitsiz bağımlılık ilişkileri üzerine inşa edildiği gerçeğini de görünmez kılar.
Acemoğlu’nun neoliberal küreselleşmenin emeğin pazarlık gücünü tasfiye ettiği ve gelir eşitsizliğinin tırmandığı bir tarihsel eşikte bölüşüm krizini merkeze alması ve teknolojiyi kamusal denetimle toplum yararına yönlendirme çabası kuşkusuz değerlidir. Ancak önerdiği çözümlerin kapitalizmin işleyiş yasaları ve kâr dinamikleriyle uzlaşmaz bir çelişki içinde olduğu açıktır. Küresel sermayenin ve finans çevrelerinin iki asırlık sözcüsü The Economist’in ortaya koyduğu sert tepki, sermaye çevrelerinin yapısal hiçbir reform önerisine kapı aralamayacağının net bir göstergesidir. Sermayenin bu tepkisi, daralan kârlılık marjları ve şiddetlenen küresel rekabet ortamında yeni bir refah devletine zemin hazırlayacak somut iktisadi koşulların bulunmamasından kaynaklanabilir. Emekçi sınıfın örgütsüz ve zayıf olduğu böylesi bir konjonktürde, sermayeyi yeniden bölüşüm tavizleri vermeye zorlayacak somut bir sınıfsal tehdidin bulunmayışı da diğer önemli bir etkendir. Karşısında örgütlü bir emek gücünün fiilî baskısını hissetmeyen sermaye kesiminden bu tür uzlaşmacı reçetelere rıza göstermesini beklemenin rasyonel bir zemini bulunmamaktadır.
Bununla birlikte, son on yıldır kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere karşı hoşnutsuzlukların arttığı bir dönemde, Nobel ödüllü saygın bir iktisatçının bizzat sistemin içinden seslenerek sendikal hakları, artan oranlı vergileri ve piyasanın dizginlenmesini savunmasının, sermaye çevrelerinde ciddi bir tedirginlik yarattığı da bir gerçektir. The Economist, liberal kesimlerden yükselen bu tür muhalif seslerin örgütsüz emekçi kitlelere moral vermesinden, hâkim düzenin meşruiyet krizini derinleştirmesinden ve yeni bir kolektif mücadele dalgasını tetiklemesinden endişe etmiş olabilir. Küresel sermayeyi günümüz dünyasında böylesine endişelendiren ekonomik ve siyasal koşullar bu yazı dizisinin sonraki bölümünde etraflıca tartışılacaktır.
Kaynakça
Acemoğlu, D., S. Johnson ve J.A. Robinson (2001). “The Colonial Origins of Comparative Development: An Empirical Investigation”, The American Economic Review, 91 (5): 1369-1401.
Acemoğlu, D. ve J. Robinson (2006). Diktatörlük ve Demokrasinin Ekonomik Kökenleri, Çev. E. Tutu, S.Kurdoğlu ve Ü. Tatlıcan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
Acemoğlu, D., S. Johnson, ve J. A., Robinson (2012). “The Colonial Origins of Comparative Development: An Empirical Investigation: Reply”, American Economic Review, 102(6), 3077–3110.
Acemoğlu, D. ve J. A, Robinson (2013). Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty, United States: Crown Currency Press,
Acemoğlu, D. Ve J. A. Robinson (2020a). Dar Koridor, (Çev. Y. Taşkın), İstanbul: Doğan Kitap.
Acemoğlu, D. (2020b). “The post-COVID world: Four trajectories”, Project Syndicate. https://www.project-syndicate.org/onpoint/four-possible-trajectories-after-covid19-daron-acemoglu-2020-06
Acemoğlu, D., S. Johnson (2023). Power and Progress: Our Thousand-Year Struggle Over Technology and Prosperity. United States: PublicAffairs.
Acemoğlu, D. (2026). Hangi Liberal Demokrasi,(Çev. S. Silahlı), İstanbul: Doğan Kitap.
Albouy, D. (2012). “The Colonial Origins of Comparative Development: An Empirical Investigation: Comment”, American Economic Review, 102 (6): 3059–76.
Baş Dinar, G. (2010). “Why Institutional Economics is a Better Alternative to the Neoclassical Economics than the New Instituitonal Economics?”, International Journal of Economic Research, 7 (2): 277-286.
Baş Dinar, G. (2014). “Yeni Kurumsal İktisatta Kurumların Rolü ve İşlevine İlişkin Bir Değerlendirme”, Yakın Doğu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (2): 96-118.
Baş Dinar, G. (2022). “Devlet Kapitalizmini Anlamak: Deneyimler ve Tartışmalar”, içinde Devlet Kapitalizmi: Tarihsel Süreç, Kuramsal Tartışmalar ve Uygulamalar (s.139-168), (Der. G. Baş Dinar ve S. Durusoy), Ankara: Siyasal Kitabevi.
Baş Dinar, G. (2026). “The Economist Dergisinin Daron Acemoğlu Eleştirisi Bize Ne Söylüyor? (I): Kuruluşundan Günümüze The Economist’in İdeolojik Misyonu”, 31 Ağustos 2026, Katman Portal, erişim linki: https://katmanportal.com/the-economist-dergisinin-daron-acemoglu-elestirisi-bize-ne-soyluyor-i-kurulusundan-gunumuze-the-economistin-ideolojik-misyonu/.
Brenner, R. (2015). Ekonomide Hızlı Büyüme ve Balon, (Çev. B. Akalın), İstanbul: İletişim Yayınları.
Buğra, A. (1989). İktisatçılar ve İnsanlar, İstanbul: İletişim Yayınları.
Clarke, S. (1991). Marx, Marginalism and Modern Sociology: From Adam Smith to Max Weber, London: Palgrave Macmillan.
Curtis, N. (2015). İdiotizm: Kapitalizm ve Hayatın Özelleştirilmesi, (çev. M. Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları.
Dobb, M. (1973). Theories of Value and Distribution Since Adam Smith: Ideology and Economic Theory, Cambridge: Cambridge University Press.
Engels, F. (1974). Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, (Çev. Öner Ünalan), Ankara: Sol Yayınları.
Hollis, M. ve E.J. Nell (1975). Rational Economic Man: A Philosophical Critique of Neo-Classical Economics, Cambridge: Cambridge University Press.
Hunt, E.K. ve M. Lautzenheiser (2016). İktisadi Düşünce Tarihi, (Çev. Vedat Ulvi Aslan), Ankara: Phoenix.
Ince, O. U. (2022). “Saving Capitalism from Empire: Uses of Colonial History in New Institutional Economics”, International Relations, 38(4), 589–614. https://doi.org/10.1177/00471178221104699
Kazgan, G. (2011). İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Marx, K. (2010). Kapital I. Cilt, (Çev. M. Selik ve N. Satlıgan), İstanbul: Yordam Kitap.
Marx, K. (2015). Kapital III. Cilt, (Çev. M. Selik ve E. Özalp), İstanbul: Yordam Kitap.
Marx, K. Ve F. Engels (1992). Alman İdeolojisi, (Çev. S. Belli), Ankara: Sol Yayınları.
Meek, R.L. (1973). Studies in the Labour Theory of Value, London: Lawrence & Wishart.
North, D. (1989). “Institutions, Institutional Change and Economic Growth: An Historical Introduction”, World Development, 17(9), s. 1319-1332.
North, D. (2002). Kurumlar, Kurumsal Değişim ve Ekonomik Performans, (Çev. G. Çağalı Güven), İstanbul: Sabancı Üniversitesi.
Özel, H. (2001). “İktisadi Analiz Tarihine Nasıl Yaklaşmak Gerekir?”, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 19(2), 19–38.
Özel, H. (2024). “Daron Acemoğlu’nun ‘Politik İktisadı’”, İktisat ve Toplum, s.16, s. 8-24.
Özen, İ. C. (2026). “Daron Acemoğlu’nun Düşünsel Evrimi ve İktisadın YZ ve Eşitsizlik Sorunu”, Katman Portal, 3 Eylül 2026, erişim linki: https://katmanportal.com/daron-acemoglunun-dusunsel-evrimi-ve-iktisadin-ai-ve-esitsizlik-sorunu-gecmisin-izleri-gelecegin-mucadelesi/.
Özveren, E. (2007). Kurumsal İktisat, İstanbul: İmge Kitabevi.
Sungur, S. (2013). Üçüncü Büyük Depresyon, İstanbul: Yordam Kitap.
Williamson, O. E. (1996). The Mechanisms of Governance, Oxford-NewYork: Oxford University Press.
Ziblatt, D. (2017). Conservative parties and the birth of democracy, Cambridge: Cambridge University Press.
Notlar
- https://katmanportal.com/the-economist-dergisinin-daron-acemoglu-elestirisi-bize-ne-soyluyor-i-kurulusundan-gunumuze-the-economistin-ideolojik-misyonu/ ↑
- İlk yazımda da belirttiğim üzere The Economist, tarihsel kırılma anlarında sermayenin çıkarları doğrultusunda yeni düzene pragmatik bir şekilde konumlanabilmektedir. Tıpkı I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve 2008 krizinde olduğu gibi, kapitalizmin köklü bir dönüşümden geçtiği günümüzde de derginin, sermayenin yeni düzene uyum sağlama çabası doğrultusunda benzer bir pragmatizme yöneldiği düşünülebilir. ↑
- https://katmanportal.com/daron-acemoglunun-dusunsel-evrimi-ve-iktisadin-ai-ve-esitsizlik-sorunu-gecmisin-izleri-gelecegin-mucadelesi/↑
- Bu konudaki tartışmalar için bkz. Kazgan, (2011: 117), Özel (2001), Buğra (1989), Savran (2013), Hunt (2016), Dobb (1973), Hollis ve Nell (1975), Meek (1973), Clark (1991). ↑
- Başlangıçta “Kurumsal İktisat Okulu” olarak anılan bu gelenek, 1990’larda Yeni Kurumsal İktisadın yükselişiyle birlikte “Eski Kurumsal İktisat “olarak nitelendirilmeye başlandı. Ancak bu niteleme, hem her iki okul arasındaki teorik sürekliliğin zayıf olması hem de kelimenin taşıdığı olumsuz çağrışımlar nedeniyle pek çok iktisatçı tarafından benimsenmemiş; “eski” tabiri yerine “Orijinal/Asıl Kurumsal İktisat” kavramı tercih edilmiştir. Nitekim Türkçe literatürdeki en kapsamlı çalışmalardan biri olan Kurumsal İktisat kitabında da yazarlar Veblen’in öncülük ettiği bu gelenekten bahsederken “Kurumsal İktisat” ya da “Orijinal/Asıl Kurumsal İktisat” ifadelerini kullanmışlardır. Bu doğrultuda, bu metinde de “Orijinal Kurumsal iktisat” tanımlaması tercih edilmiştir. Bu konuya dikkatimi çeken Emre Özçelik’e teşekkür ederim. ↑
- Yeni Kurumsal İktisadın en önemli temsilcilerinden biri olan Douglass North kurumları “bir toplumda oynanan oyunun kuralları” ya da daha formel bir anlatımla “insanlar arasındaki etkileşimi biçimlendiren, insanların getirdiği kısıtlamalar” olarak tanımlamaktadır (North, 2002: 9). Yine North, kurumu, başka bir makalesinde benzer bir şekilde “insan ilişkilerinde tekrarlanan kurallar, kuralların yaptırım özelliği ve davranış kalıpları” olarak tanımlamaktadır (North, 1989: 1321). Williamson, North’dan farklı olarak kurumları daha mikro analitik bir çerçeve olan yönetişim yapıları düzeyinde ele alır. Bu tanıma göre, kurumsal düzenlemeler ticari etkinliklerdeki özel ekonomik ilişkilere aracılık etmesi için düzenlenen belli başlı yapıları içerirler. Williamson, “kurumsal çevre” ile “yönetişim yapılarının” birbirinden farklı şeyler olduğuna dikkat çeker. Williamson, kurumsal çevreyi veri olarak kabul ederek analizinde daha çok yönetişim yapıları üzerine odaklanır ve daha bireyci bir perspektiften kurumları ele alır (Williamson, 1996: 4-5). Daha detaylı bilgi için bkz. Baş Dinar (2010: 277-286; 2014: 97). ↑
- Acemoğlu’nun iktisada katkılarını ve YKİ ekolü içindeki konumunu etraflıca ele alan bir çalışma için bkz. Özel (2024). ↑
- The Economist dergisinin ünlü Acemoğlu eleştirisine konu olan bu çalışmada “daha iyi kurumlara sahip olan, mülkiyet haklarının daha iyi korunduğu ve daha az bozucu politikalar uygulayan ülkeler(in), fiziksel ve beşeri sermayeye daha fazla yatırım yapacak(ları) ve bu faktörleri, daha yüksek bir gelir düzeyi elde etmek için daha etkin bir biçimde kullanacak(ları)” iddia edilmektedir (Acemoğlu vd. 2001: 1369). Yazarların “bazı ülkeler zenginleşirken diğerleri neden yoksul kaldı” sorusuna yanıt aradıkları bu ünlü makalede “sömürge döneminde kurulan kurumların niteliğinin bugünkü ekonomik performans üzerinde kalıcı etkisi olduğu” ileri sürülmektedir. Bu teze göre, yerleşimci ölüm oranlarının yüksek olduğu coğrafyalarda kalıcı yerleşim yerine kaynak aktarımına dayalı sömürücü kurumlar; ölüm oranlarının düşük olduğu ve Avrupalıların yerleşebildiği bölgelerde ise mülkiyet haklarını koruyan kapsayıcı kurumlar ortaya çıkmıştır. Yazarlara göre, bu kurumsal farklılıklar zaman içinde daha kalıcı hale gelmiş ve düşük sömürgeci ölüm oranlarının görüldüğü ülkelerin diğerlerine göre daha zengin olmasına sebep olmuştur. The Economist dergisi, bu teze sömürgeci ölüm oranı verilerinin sağlam olmadığı yönünde bir itiraz yöneltmektedir. Verilerin güvenilmezliğine ilişkin eleştiri daha önce Albouy (2012) tarafından yapılmış; Acemoğlu, Johnson ve Robinson ise Albouy’un eleştirilerini yanıtlayarak tezlerinin geçerliliğini sürdürdüğünü ileri sürmüşlerdir. Bkz. Albouy (2012) ve Acemoğlu vd. (2012). ↑
- Acemoğlu ve Robinson (2006: 48). ↑
- Acemoğlu ve Robinson (2006: 51). ↑
- Acemoğlu ve Robinson’a (2006: 299) göre “Devrim tehdidi oluşturan ve devrimden vazgeçirilmesi gereken toplumsal sınıf şimdi orta sınıftır, öylece önemli olan mevcut rejimde ne kadar varlık gösterdiğidir. O halde, şimdi “eşitsizlik”in can alıcı noktası orta sınıfa dahil bireyin toplumun geri kalanına göre ne kadar zengin olduğudur. Sonuç olarak, orta sınıfın gelirleri göreceli olarak azaldığında daha yoksullaşarak rejimin dışına çıkar ve daha çok devrim eyleminde bulunur. Dolayısıyla orta sınıf yoksullaştığında yeniden dağıtımın taahhüdünü güvene almak için kısmi demokrasiye geçiş için harekete ihtiyacı var.” ↑
- Ziblatt (2017), Acemoğlu ve Robinson’un rasyonel tercih ve ekonomi-politik temelli demokratikleşme modelini indirgemeci bularak iki açıdan eleştirir. İlk olarak, Ziblatt ampirik verilerin Acemoğlu ve Robinson’un seçkinlerin oy hakkını genişletmesini ve demokrasiye geçit vermesini “aşağıdan gelen bir devrim tehdidine karşı verilen rasyonel ve yatıştırıcı bir ödün” olarak kurgulayan yaklaşımını doğrulamadığını ileri sürer (57-64). İkinci olarak, Acemoğlu ve Robinson gibi yazarların ekonomik sınıfları ‘seçkinler” ve “kitleler” olarak sanki siyasal alanda homojen aktörlermiş gibi göstermelerine ve siyasal çıkarların sadece ekonomik çıkarlar temelinde açıklanmasına itiraz eder (20-22). ↑
- Acemoğlu ve Robinson’un bu tarih anlatısı pek çok açıdan önemli eleştirilere konu olmuştur. Bu anlatıda, Batı’nın gelişmesi kapsayıcı ve demokratik kurumlara sahip olması ile Doğu toplumlarının geri kalmışlığı ise bu toplumların sömürücü kurumları üzerinden açıklanır. Acemoğlu ve Robinson’un sömürücü ya da dışlayıcı kurumlar olarak tarif ettiği ve gelişmenin önündeki engel olarak gördükleri sömürgecilik, tekeller, köle emeği vs. gibi kurumların ortaya çıkmasında Batı’nın uzun yıllar uyguladığı sömürgeciliğin rolü yeterince vurgulanmaz. Bkz. İnce (2022). ↑
- Acemoğlu ve Robinson (2019: 16). ↑
- Dar Koridor’daki temel vurgu, demokrasinin korunabilmesi için toplum ve devlet arasında bir denge kurulması gerektiğidir. Yazarlar, Çin gibi devletin güçlü olduğu toplumları “Despotik Leviathan” olarak, toplumun güçlü olduğu ve devletin yokluğuyla nitelenen ülkelerdeki durumu ise “Namevcut Leviathan” olarak tanımlıyorlar. Despotik Leviathan’ın belirleyici özelliği devlet gücünü ve kapasitesini kullanırken topluma söz hakkı vermemesi iken, “Namevcut Leviathan” türü toplumlarda ise bazı aktörlerin daha fazla iktisadi ve siyasi güç elde etme arzusunun kargaşaya yol açtığı ileri sürülür. Acemoğlu ve Robinson’a göre, bu iki uç arasında sıkışmış olan dar koridorda ise devletin sınırlandığı ve toplumu koruma amacı güden “Prangalanmış Leviathan” söz konusudur. İngiltere ve ABD gibi genel olarak kapsayıcı kurumların egemen olduğu ülkeleri “Prangalanmış Leviathan”a örnek verir ve bu ülkelerde çok farklı türde iktisadi teşvikler ve fırsatların ortaya çıkmasına bağlı olarak hızlı bir gelişmenin ortaya çıktığına dikkat çekilir (2020a: 49-50). ↑
- Bunlardan ilki, hükümetlerin ve piyasaların kriz öncesi neoliberal işleyişe dönmeye çalıştığı senaryodur. Acemoğlu; eşitsizliğin ve işsizliğin tırmandığı böylesi bir tabloda eski statükoyu sürdürme ısrarının sağ popülizmi körükleyeceğini ve demokratik kurumlara ağır zararlar vereceğini ileri sürer. İkinci alternatif olan, sosyal gözetim mekanizmalarının ağır bastığı Çin modelini ise, devletin vatandaşları izleme, veri toplama, karantina ve özel şirketleri doğrudan kontrol etme gücünü kalıcılaştırarak demokrasinin geleceğini açıkça tehdit edeceği gerekçesiyle reddeder. Üçüncü yol, devlet otoritesinin gerilediği alanda büyük teknoloji tekellerinin topladıkları devasa kişisel veri ve manipülasyon kapasitesiyle tahakküm kurduğu “dijital serflik” senaryosudur. Şirketlerin otomasyonu kontrolsüzce hızlandırdığı ve bu durumun istihdam üzerinde yarattığı olumsuz etkinin Evrensel Temel Gelir gibi geçici çözümlerle yatıştırılmaya çalışıldığı bu senaryo da yaratacağı toplumsal patlama riski nedeniyle son derece tehlikeli bulunur (Acemoğlu, 2020b’den akt. Özel, 2024: 20). ↑
- Bkz. Acemoğlu ve Johnson (2023). Piyasanın teknolojiyi otomatik olarak toplum yararına kanalize edeceği varsayımını reddetmesi ile ilgili tartışma için bkz. (1-23), denetimsiz otomasyon ve yapay zekâ uygulamalarının iddia edildiği gibi, üretkenliği artırmadığı ve nitelikli istihdam yaratmadığı iddiası için bkz. (15-20); bu süreçlerin bölüşüm şokları üreterek gelir eşitsizliğini derinleştirdiği yolundaki iddiaları için bkz. (221-254); büyük teknoloji tekellerinin siyasal süreçleri manipüle etmesine zemin hazırlayarak otoriter eğilimleri beslediği yolundaki iddiası için bkz.(287-315). ↑
- Bu doğrultuda, teknoloji okuryazarlığının ve eğitimin toplumsallaştırılması, sendikaların teknolojik karar süreçlerine doğrudan dâhil edilmesi ve kamusal denetimi önceleyen ilerici bir politika ajandasının hayata geçirilmesi gibi somut tedbirler tartışmaya açılır. Bkz. Acemoğlu ve Johnson (2023: 305-332). ↑
- Özel (2024: 21). ↑
- Bu bağlamda, Acemoğlu, toplulukların birer özyönetim ve bilgi paylaşım merkezi olarak güçlendirilmesini, temel liberal ilkelerin yeniden gözetilmesini, farklı toplumsal kesimleri ortak paydada buluşturan birleştirici anlatıların inşasını önerir. Nitelikli istihdam yaratan kurumlar ve teknolojiler yoluyla ortak refahın canlandırılması ile herkes için erişilebilir kamusal hizmetlerin sunulması ise liberalizmin içine düştüğü varoluşsal krizi aşmasının yolu olarak sunulur. Bkz. Acemoğlu (2026: 302-303). ↑
- Acemoğlu (2026: 316-319). ↑
- Acemoğlu (2026: 319-321). ↑
- Kapitalizmin tarihi, Acemoğlu’nun merkeze aldığı bu tür bölüşüm odaklı politikaların yapısal sınırlarını somut olarak ortaya koymaktadır. Zira, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hayata geçen ve “Kapitalizmin Altın Çağı” olarak adlandırılan (1945-1975) uzun genişleme dönemi bir dizi tarihsel koşulun bir araya gelmesinin sonucu olarak ortaya çıkmış istisnai bir dönemdi. Bu dönemde örgütlü bir işçi sınıfının varlığı gelişmiş ülkelerin verimlilikteki hızlı artışın getirdiği yüksek kar oranlarını reel ücretlere yansıtabilmelerine imkân vermişti. Ancak 1970’lerde kârlılık oranlarının yeniden azalma eğilimine girmesiyle birlikte sermaye kendisi için bir takım koruyucu mekanizmaları devreye sokmak ve emeğin kazanılmış haklarına saldırmak suretiyle bu uzlaşıya son vermiştir. Bu tarihsel deneyim, üretim ilişkilerini dönüştürmeden sadece bölüşüm alanına odaklanarak elde edilen kazanımların kalıcı olmadığını göstermektedir. Bu konuda detaylı tartışma için bkz. Savran (2013); Brenner (2015); Curtis (2015). ↑
- Kâr oranlarının düşme eğilimi yasası ve göreli artık değer üretimi üzerine tartışmalar için bkz. Karl Marx, Kapital, Cilt I ve Cilt III. ↑
- Marx’a göre, bu kapitalist üretimin sınırları içinde sürekli büyüyen bir sabit sermaye büyüklüğünü harekete geçirmesi ve işlemesi anlamına gelir. Bu durum emeğin toplumsal üretkenliğinin giderek artmasına, hammaddenin daha az emek kullanılarak üretimde kullanılmasına ve bu metaların mübadele değerlerinin azalmasına yol açar. Marx’a göre bu durum kapitalist üretimin gerçek eğilimini ifade eder. Kapitalist üretimde değişken sermayenin sabit sermayeye oranla göreli olarak giderek azalması toplumsal sermayenin giderek daha yüksek bir organik bileşime sahip olmasına yol açar. Bunun sonucu olarak, emeğin sömürülme derecesi aynı iken ve hatta yükselirken artık değer oranı sürekli olarak azalan bir genel kâr oranıyla koşuttur (Marx, 2015: 218-219). ↑
- Marx ve Engels, (1992: 51‐8). ↑
- Engels, (1974: 93-94) ↑
- Marx kapitalizmin kendi mantıksal işleyişinin sonucu olarak kaçınılmaz bir şekilde kâr oranlarının azalma eğilimine gireceğini ve kapitalist sistemin giderek şiddetlenen krizlerle sarsılacağını vurgular. Sermaye birikim sürecinin gerekliliklerine göre devlet müdahalesinin içeriği zaman ve mekân açısından önemli ölçüde farklılaşsa da bu müdahalenin gerekçesi sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak olmuştur. Bkz. Baş Dinar (2022:164).↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
