Dünyayı değiştirmek için, onun ne olduğunu kabul edilebilir bir başarı ile anlamak, bu anlayıştan hareketle nedensel açıklamalar geliştirmek ve bu nedensel açıklamaları belirli bir değerler kümesi ile yorumlayarak değişimin yönüne karar vermek zorundayız.
Karl Marx, 1845’te yazdığı Feuerbach Üzerine Tezler’de, sonuncu tez olarak şu satırları kaleme almıştı: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; mesele onu değiştirmektir.” Öyleyse, soruyorum: iktisatçılar dünyayı nasıl değiştirir?
Marx yorumlama işini filozoflara yüklediği için, dünyayı değiştirme ödevi de filozofların oluyor aslında. Ancak soruyu sosyologlar veya iktisatçılar için sorduğumuzda da en az filozoflar için sorulduğundaki kadar anlamlı olduğu görülüyor. Hatta, bana kalırsa, kuantum fizikçilerini veya genetik biyologları da mutlak suretle “olağan şüpheliler” arasında saymalıyız. Yine de eğer adlarının önünde “Dr.” unvanı taşıyan veya öğrenme süreçleri devam eden bazı araştırmacıların dünyayı değiştirmelerini bekleyeceksek, iktisatçıları asla dışarıda tutamayız. Marx’ın kendisinin yazdıklarıyla ve yaptıklarıyla dünyayı değiştirmemiş olduğunu iddia edebilir miydiniz?
Bu yazı, başlıktaki soru hakkında düşünmeye çalışıyor. Daha doğru ifadeyle, aslında bir kitapta veya uzunca bir denemede ele alınabilecek bir yanıtın ana hatlarını çizmeye çabalıyor.
Soru gerçekten de zor, çünkü sorulanın tam olarak ne olduğu konusunda uzlaşmanın kolay olmadığı da anlaşılıyor; çeşitli tamamlayıcı soruları dikkate almalıyız: İktisatçı kimdir? Dünyayı değiştirmek ne demektir ve dünyayı değiştirecek kişinin kim olduğuna nasıl bağlıdır? İktisatçının dünyayı değiştirmesi, bir ödev veya sorumluluk olarak ele alındığında, bu ödev veya sorumluluk kimler(in iyiliği) için yerine getirilir? Dünyayı değiştirmek mümkün müdür? Ve eğer mümkünse, bir iktisatçı dünyayı nasıl değiştirir?
Anlama → Açıklama → Yorumlama → Değiştirme
Kant, Hegel ve diğer büyük düşünürlerin sistemleriyle boğuşmaktan kaçınarak, şu basit önerme ile başlıyorum: dünyayı değiştirmek için, onun ne olduğunu kabul edilebilir bir başarı ile anlamak, bu anlayıştan hareketle nedensel açıklamalar geliştirmek ve bu nedensel açıklamaları belirli bir değerler kümesi ile yorumlayarak değişimin yönüne karar vermek zorundayız. Ve işin korkunç yanı şu ki, bu durum sadece dünyayı değiştirmek ülküsüne sahip olan iktisatçılar veya filozoflar için değil, genel seçimlerde oy veren sıradan vatandaşlar için de geçerli. Ne diyorum?
İnsan beyni sürekli olarak evrendeki şeyleri algılıyor. Algılamanın bir anlam yaratması için, algıladığımız şeyleri sınıflandırıyor ve onlara adlar veriyoruz. Bunları yaparken var olan sınıflandırmalar ve adlandırmalar değişebiliyor veya yeni sınıflandırmalar ve adlandırmalar geliştiriyoruz. Elementleri, ilk başta, hava, su, toprak ve ateş olarak adlandırmıştık, ancak sonradan periyodik tablo diye bir şey geliştirdik.
Algıladıklarımızdan anlam yaratabiliyor olmak, tek başına, belirli bir sınıflandırma veya adlandırmanın doğru olduğunu kanıtlamıyor elbette. Var olan anlayışlarımızın hakikat anlamında doğru olmaları için, en azından doğruya yaklaşabilmeleri için, şeyleri birbirlerine anlamlı bir biçimde bağlayan nedensel açıklamalar geliştirmemiz gerek. Üstelik, bu tür nedensel açıklamalar, çoğu kez, yer çekimi veya toplam faktör verimliliği gibi gözlemlenebilir olmayan kategoriler uydurmamızı (pardon; tanımlamamızı!) gerektiriyor. Kuramcının asıl işi, gözlemlenebilir şeyler ile gözlemlenebilir olmayan şeylerin birlikte işlevsel oldukları, çeşitli “Nedir?” sorularına yanıtlar veren ve nedensel açıklamalar türetmeye yarayan bir model geliştirmek (hayır; bu model matematiksel olmak zorunda değil). Açıklama başarısı, hemen her zaman, geri dönüp anlama sürecini dönüştürmemize de olanak tanıyor. Uçakları uçurabildik, enfeksiyonların kökünü kuruttuk ve Ay’a gittik. Bunları ve daha nicelerini açıklama başarısına borçluyuz. Periyodik tabloda elementlerin gerçekten nasıl yerleştirilmesi gerektiğini, atom numaraları ve elektronların dizilimi hakkındaki doğru nedensel açıklamaları geliştirene dek öğrenememiştik.
Değerlerimiz en başta ne ile ilgilendiğimizi belirliyor, ancak açıklamadan yorumlamaya geçişte de en kritik girdi olarak resme dâhil oluyor. Açıklamaların doğru olduğu ve bunların karşılıklı etkileşim ile doğru anlayışı garanti ettiği durumlarda bile, insanlık olarak, dünyayı nasıl yorumlayacağız? Değişime nasıl yön vereceğiz? Atomun çekirdeğini parçalamayı öğrendikten sonra, bu yararlı bilgileri atom bombası yapmakta mı kullanacaktık, yoksa nükleer enerji santralleri inşa etmekte mi? Kimyadaki gelişmeler bizi tarımsal verimliliği misliyle artıran çeşitli türde gübreler üretmeye mi teşvik edecekti, yoksa insan öldürmeye yarayan dinamit gibi patlayıcı maddelere mi odaklanacaktık? Arrow-Debreu genel denge kuramından türetebildiğimiz refah teoremlerini yorumlarken, teoremlerin aksak rekabet, kamu malları, dışsallıklar ve asimetrik bilgi gibi kısıtlayıcı koşullarına odaklanarak dikkatli bir yorum mu geliştirmeliydik, yoksa kısıtlayıcı koşullardan ziyade çarpıcı sonuçlara odaklanarak rekabetçi dengenin etkin olduğuna ve devletin uygulayacağı yeniden dağıtım politikalarının toplumsal refahı gerçekten genişletebileceğine mi inanmalıydık?
Değerler gerçekten de kritik, özellikle de iktisatta olduğu gibi nedensel açıklamalar geliştirmemize olanak tanıyan kuramlarımızın gerçekliği yakalama başarısı fazlasıyla tartışmalı iken. Ancak nedensel açıklamalar kesin biçimde doğru olsaydı bile, farklı değerlere sahip iktisatçılar ve onların köleleri olan pratik politikacılar, aynı nedensel açıklamadan hareketle farklı yorumlar geliştirebilirlerdi. Tersi de geçerli; aynı değerlere sahip iktisatçılar ve politikacılar, farklı nedensel açıklamaların doğru olduğunu kabul ediyor olabilirler. O zaman, dünyayı gerçekten nasıl değiştireceğiz? Princeton’daki Institute for Advanced Study gibi, bir de Dünyayı Değiştirme Enstitüsü mü kuracağız?
Şaka bir yana, belki asıl sorun, sıradan vatandaşların da dünyayı değiştirmede öyle veya böyle rol oynayan seçmenler olarak, anlama-açıklama-yorumlama süreçlerinden geçmek zorunda olmaları. Onların şansı, bu epistemik süreçleri profesyonel araştırmacı olmamanın dayanılmaz hafifliği ile deneyimlemelerinde, çoğu kez farkına bile varmadan. Sıradan vatandaş için bilimsel bilginin ham biçimi fazlasıyla karmaşık ve bu bilginin ona hangi biçimde ulaştırıldığı, daha doğrusu nasıl kamusallaştırıldığı önemli. Sıradan vatandaş için anlam, kuram ve yorum, çoğu durumda başkalarının yarattığı çerçeveler içinde somutlaşıyor. Örneğin iş yerinden bir arkadaşı, gazetedeki köşe yazarı, hayranı olunan politikacı veya üyesi olunan tarikatın şeyhi. Ama biz şimdi iktisatçılara geri dönelim.
Diğerlerinden ayrı ve kesin olmayan bir bilim olarak iktisat
Yukarıdaki anlatının örtük biçimde savunduğu görüşü burada açıklayayım: dünyayı daha iyiye veya en iyiye doğru değiştirmek isteyen iktisatçının önceden betimlenebilecek “iyi” veya “uygar” veya “hümanist” değerlere sahip olması, gerekli olan ancak yeterli olmayan bir koşul. Aynı zamanda, bu değerlerin yararlı bir biçimde kullanacağı nedensel açıklamalara ve bu açıklamalar ile uyumlu bir anlayışa ihtiyaç var. İdeal durumda, anlamanın ve açıklamanın, değerlerden bağımsız olma anlamında nesnel olmasını da isteriz elbette. Ancak bunu iktisatçı için ne kadar güçlü biçimde dayatabileceğimiz veya böyle bir dayatmanın gerekli olup olmadığı ayrı tartışma konuları.
Milton Friedman, 1953’te yazdığı ve sonradan çeşitli tartışmalara yol açmış olan “Pozitif İktisadın Yöntembilimi” makalesinde, kabaca, şu mesajı veriyordu: bir kuramın geçerliliği, kuramcının yaptığı varsayımların gerçekçiliği ile değil, kuramın ampirik öngörülerinin başarılı olup olmadığı ile değerlendirilmelidir. O hâlde, iktisat kuramcısının betimsel olarak açıkça yanlış olan tam rekabet, sıfır işlem maliyetleri veya zaman içinde sabit kalan marjinal tüketim eğilimi gibi varsayımlar yapmasında aslında hiçbir sakınca yok. Sonuçta, Friedman’a göre, nedensel açıklamanın kendisi değil hedef. Açıklama, bize, ampirik değerlendirmelerini yapmamız gereken ∂y / ∂x > 0 gibi öngörüler sağlayacak. Veriler, bu tür öngörüleri destekleyen (reddetmeyen) nokta veya aralık tahminleri oluşturduğu sürece, modelimizdeki y = f(x) fonksiyonunun kendisinin gerçekçi varsayımlardan hareketle türetilmiş bir nedensel açıklama olmasında ısrar etmeye gerek yok! Zaten hangi iktisat kuramının gerçekçi varsayımlara dayandığı da ayrı bir soru işareti. Siz hiç gerçekçi bir iktisat modeli gördünüz mü?
Amaç sadece başarılı öngörülerde bulunmak olsaydı bile, iktisat bilimi aslında yanlışlanabilir önermelerin yanlışlanarak elenmesi ve yeni yanlışlanabilir önermelerin ortaya atılması ile ilerlemiyor. Friedman’ın kaba araçsalcılığını sadece bu nedenle bile göz ardı edebiliriz. İktisatçıların pratikte Friedman’ın 1953 makalesinden etkilenmediğini iddia etmiyorum; bir model kurarken gerçekçi olmayan varsayımları fazlasıyla cömert biçimde kullanma hastalığının yayılmasında etkili olmuştur. Ancak iktisat biliminin savaş sonrası dönemin başlangıcından bugüne dek, daha çok, Robert Solow’un ünlü 1956 makalesinin giriş paragraflarında betimlediği türde bir araçsal gerçekçiliğe uygun olarak ilerlediği anlaşılıyor. Buna göre,
“Her kuram, tam olarak doğru olmayan varsayımlara dayanır. Onu kuram yapan budur. Başarılı kuram oluşturma sanatı, kaçınılmaz basitleştirici varsayımları, nihaî sonuçların bu varsayımlara pek duyarlı olmayacağı biçimde yapabilmektir. “Kritik” varsayım, sonuçların kendisine duyarlı biçimde bağlı olduğu varsayımdır ve kritik varsayımların makul ölçüde gerçekçi olması önemlidir. Bir kuramın sonuçları doğrudan özel bir kritik varsayımdan kaynaklanıyor gibi görünüyorsa, bu varsayım[ın gerçekçiliği] şüpheli olduğunda sonuçlar da kuşkulu hâle gelir.”
Özellikle anaakım dediğimiz iktisatta, yeterince yüksek etki derecesine sahip dergilerde karşımıza çıkan araştırmalarda, elbette editöre ve hakemlere de bağlı olarak, ana bulguların çeşitli varsayımların değiştirilmesine karşı sağlam olduğunu (en azından etkilerin yönü bakımından hassaslık taşımadıklarını) kanıtlayabilmenin önemli olduğu bir çağdayız. Ekonometri araştırmalarında da amaç bir matematiksel kuramın geçerliliğinin gözlemlenmiş verilerle bir bütün olarak test edilmesi değil, yani yanlışlama değil. En ileri uygulamalı ekonometri çalışmaları, ya belirli bir dışsal olayın yaratması beklenen nedensel etkilerin belirli bir kuramsal perspektif içinde doğrulanmasına, ya da mikro temelleri olan bir modelin yapısal parametrelerinin mümkünse mikro veriler ile tahmin edilmesine odaklanıyor.
Şaşırtıcı olmayan biçimde, Solow’un yaklaşımı ve özellikle de anaakım iktisadın güncel pratikleri, John Stuart Mill’in (politik) iktisadı diğer bilimlerden ayrı (separate) ve kesin olmayan (inexact) bir bilim olarak betimlemesi ile de tutarlı. Mill’e göre, farklı nedensel etkilerin ayrıştırılabilir ve toplanabilir olduğu mekanik gibi bilimler, etkilerin ayrıştırılabilir ve toplanabilir olmadığı kimya gibi bilimlerden farklıdır. İkinci türdeki (heteropatik) bilimler, ya deneyseldirler (a posteriori), ya da tümdengelimsel (a priori) yöntemi kullanırlar. İşte, (politik) iktisat, kontrollü deney yapılamayacağı için bu tümdengelimsel yöntemi kullanıyor(du). Bununla birlikte, nedensel etkilerin ele alınmasında, genel nedenler ve bozucu nedenler arasında bir ayrıma gidilerek ve doğru olduğu a priori kabul edilen az sayıdaki genel nedenden hareket edilerek, bozucu nedenlerin etkileri göz ardı edilmek zorunda(ydı). Bu anlamda, iktisatçı, “insanların servet peşinde olmaları” gibi bir varsayımı doğruluğu sorgulanmayacak bir aksiyom olarak kabul ederek, kendine özgü bir bilim yapıyor(du). Kesin olmama özelliği ise, (politik) iktisatta “yasa” dediğimiz şeylerin ancak eğilim yasaları olması zorunluluğu ile ilgili. Eğer nedensel etkiler ayrıştırılabilir ve toplanabilir değilse ve genel nedenler ile bozucu nedenler arasında anlamlı bir farklılık varsa, o zaman hangi nedensel etkilerin birbirlerini maskelediği veya güçlendirdiği kesin olarak bilinemez.
Bir iktisatçı gerçekliğe erişebilir mi?
İktisatçıların dünyayı nasıl değiştirebileceklerini sorgularken karşılaştığımız çelişkilerden biri şu mu? İktisatçının kendi değerleri ile yorumlamasını beklediğimiz ve hakikate olan kapıyı aralayan doğru nedensel açıklamalar geliştirmesini isterken, onun sorgulanamaz kılınmış aksiyomlara dayanan a priori bir yöntem kullanarak kesin olmayan öngörüler ortaya koymasına izin veriyoruz. Tamam; Solow’un yaklaşımı bir güvence aygıtı olarak görülebilir, çünkü sonuçların hayatî biçimde bağlı olduğu varsayımların gerçekçi olmasını istiyoruz. Ancak bir iktisat kuramının veya modelinin bir bütün olarak nasıl (daha) gerçekçi kılınacağının tek bir altın kuralı yok; hatta bir kuramın veya modelin bir bütün olarak gerçekçi olmasının mümkün olmadığı da iddia edilebilir. Doktora tezi yazarken, danışman hocama, “Modelimi iki değil de üç ardışık nesil (overlapping generations) ile kursam, modelin gerçekçiliği açısından daha iyi olmaz mı?” gibi bir soru sorduğumda, “Üç ardışık nesil gerçekçi mi yani?!” demişti. Gerçekten de beni üç nesilde durduran neydi ve modeli neden 100 ardışık nesil ile kurgulamıyordum?
Matematiksel becerilerin en geniş ve en derin kümesine sahip olan bir iktisatçı aklını, en yüksek hesaplama gücü ile donattığımız alternatif bir evren hayal edin. Doktora tezimdeki model, örneğin, 100 bile değil, on-yüz-bin-milyon ardışık nesle sahip olsun. Ve makine öğrenmesi, genetik algoritma, bilmem ne filtresi, onun bunun iterasyonu; bunların hepsi eliminizin altında artık. Bu iktisatçı gerçekliğe erişebilir mi? Hakikate olan kapıyı aralayan doğru nedensel açıklamalar geliştirebilir mi?
İktisatçının gerçeklik ile kurabildiği bağlara sınırsız biçimde güvenmek kolay değil; bunu iktisat öğrenimi görmüş olan herkes çok iyi biliyor. Ancak iktisadın, diyelim ki Adam Smith’ten veya Léon Walras’tan bu yana, bir bütün olarak açıklama başarısı anlamında ilerleme göstermediğini iddia etmek de zor. Önemli olan, ilerlemeyi hakkaniyetli bir biçimde değerlendirmek için yeterince sınırlandırılmış ve iyi tanımlı araştırma programlarına veya özgül araştırma sorularına odaklanabilmek. İlerleme, eğer gerçekten varsa, çok yavaş gerçekleşiyor olmalı. Üstelik, tüm geleneklerin her zaman ilerlemeci olmadığını ve tek bir gelenek içindeki araştırma programlarının da her zaman ilerleme gösteremeyeceğini kabul etmek daha yararlı bir yaklaşım olurdu.
22 Mayıs 2021’de can sıkıntısı nedeniyle yazıverdiğim çok kısa bir manifestoda, iktisatçılar olarak, içinde yetiştiğimiz düşünsel gelenek hangisi olursa olsun, gerçekliğin minicik bir kısmına erişebildiğimiz yönünde bir yargıda bulunmuştum. O iddia, burada betimlediğim anlama-açıklama-yorumlama sürecinin zorlayıcılığına vurgu yapıyordu aslında. Tıpkı insan gözünün yardımcı teknolojiler olmadığında elektromanyetik spektrumun minicik bir kısmını algılayabiliyor olması gibi, iktisatçı da kendisini ilgilendiren gerçekliğe “yardımcı teknolojiler” olmadan erişemez. Soru, o hâlde, kuramlarımızın ve modellerimizin gerçekten yeterince iyi “yardımcı teknolojiler” olup olmadıkları veya hangi niteliklere sahip olan kuramların ve modellerin gerçekliğin en derin ve en ulaşılamaz noktalarına erişmemize olanak tanıyacağı. İktisat felsefecileri, çeşitli ilgi çekici yaklaşımlar geliştirmiş olmalarına rağmen, bu tür sorular üzerinde muhtemelen hiçbir zaman uzlaşamayacaklar ve muhtemelen iktisat kuramcıları bu tür sorularla ilgilenmedikleri sürece anlamlı yanıtlar veya bir uzlaşı geliştirmenin çok uzağında kalacağız.
Sonuç yerine
İktisatçıların dünyayı değiştirmelerini beklerken, onların yukarıda betimlediğim gibi bir epistemik süreçten geçmelerini gerektirmek çok mu zorlayıcı? Böyle bir anlama-açıklama-yorumlama sürecine dürüst bir biçimde kendilerini adayacaklarına inanmak saflık mı? Ya da dünyayı değiştirecek fikirlerin böyle epistemik koşullara bağlanmasının kendisi açık bir komplo veya niyetlenilmemiş bir yanlış yönlendirme olabilir mi? Belki de en kolayı, nedensel açıklamaların doğru olmasını gerektirmeyen ve dolayısıyla çok daha az kısıtlayıcı olan bir yaklaşım: iktisatçılar dünyayı değiştirecek fikirlerini özgürce ve hatta evcil doktrinlerinin dışavurumu olarak ortaya atsınlar, ne kaybederiz ki?
Dünyayı değiştirecek fikirlerin, sokaktaki serbest kürsüden atıp tutarken güncel ekonomi-politik sorunlar hakkında da bir şeyler söyleyen evsiz bir şizofreni hastasından gelmeyeceğini tahmin ederdik. Ancak fildişi kulesinde oturup görüş bildiren özgeçmişi görkemli bir iktisat profesörünün de dünyayı değiştirecek özgün fikirler üreteceğinden emin olamayız. Gerçekçi olmak gerekirse, yazıp çizdiğimiz şeyleri okuyan aydın insan sayısı pek fazla değil ve onların da okuduklarını nasıl yorumladıklarını bilmiyoruz. Bizim iktisatçılar olarak sağlam olduğuna inandığımız görüşlerimizin, gerçek dünyada hükûmetler tarafından ne kadar yararlı bir biçimde kullanıldığı da kuşkulu. Böyle bakınca, hakikate kapı araladığına inandığımız nedensel açıklamaları insan uygarlığının iyiliği için dürüst bir biçimde yorumlayarak kamusallaştırmamız, dünyayı değiştirmek için yapacağımız en iyi, ve korkarım, tek iyi şey olabilir. Marx’ın devrimciliği, böyle bir kamusallaştırma girişimi olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Ancak Robert Lucas bir röportajda kendisine yöneltilen “Başkanın ekonomi danışmanı olarak atansanız ilk yapacağınız şey ne olurdu?” sorusuna “İstifa etmek olurdu!” yanıtını vermişti.
Ek: seçilmiş okumalar
Yukarıda, iktisat felsefesindeki önemli bazı tartışmalar hakkında serbest stilde yazdığım için, burada bazı seçilmiş okuma önerilerini paylaşmamda yarar var.
İktisat kuramlarının ve modellerinin açıklama yapma başarısı ve başarısızlığı ile ilgili güncel tartışmalar için Aydınonat (2024). (Neoklasik) genel denge kuramının açıklama başarısızlığı için Özel (2000). Solow’un yaklaşımının genelleştirilmiş yöntembilim tartışması için Musgrave (1981). Mill’in yaklaşımının sistematik bir yeniden formülasyonu için Hausman (1992). Mill’in yöntembilimi hakkında Türkçe bir kaynak için Akdere (2011). İktisatçıların yanlış modelleri kolaylıkla çöpe atmıyor olmalarının bir açıklaması için Yalçıntaş (2016).
Yazı, iktisat kuramları ve modellerinin gerçekliğe erişebilmek için yararlı olup olmadıkları hakkındaki bazı önemli iktisat felsefesi tartışmalarına ve bu tartışmalarda öne çıkan gerçekçilik yaklaşımlarına yer ayıramamış oldu. Bunlar arasında, Tony Lawson (eleştirel gerçekçilik), Uskali Mäki (yalıtımcı yerel gerçekçilik) ve Nancy Cartwright (Mill çizgisinde, kapasite gerçekçiliği) sayılabilir.
Kaynakça
Akdere, Ç. (2011). J. S. Mill’in İktisadi Yöntembilimi: Yeni Bir Çıkış Noktası. In: Eren, E. & Sarfati, M. (Eds.) İktisatta Yeni Yaklaşımlar. İletişim Yayınları.
Aydınonat, N. E. (2024). The Puzzle of Model-Based Explanation. In: Knuuttila, T., Carrillo, N., & Koskinen, R. (Eds). The Routledge Handbook of Philosophy of Scientific Modeling. Routledge.
Hausman, D. M. (1992). The Inexact and Separate Science of Economics. Cambridge University Press.
Musgrave, A. (1981). ‘Unreal Assumptions’ in Economic Theory: The F-Twist Untwisted. Kyklos, 34, 377-387.
Özel, H. (2000). The Explanatory Role of the General Equilibrium Theory: An Outline into a Critique of Neoclassical Economics. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 18(1), 257-285.
Yalçıntaş, A. (2016). Intellectual Path Dependence in Economics: Why economists do not reject refuted theories. Routledge.
Yazar, yapay zekâ araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zekâ desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
