Bu yazı, neoklasik çerçevede ücret ile üretkenlik arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığını ve bu ilişkiden sapmaların hangi teorik zeminlerde anlam kazandığını farklı yaklaşımlar üzerinden inceliyor. Bu bağlamda, “rekabetçi/normal ücret” kavramının nasıl analitik bir referansın ötesine geçip yer yer normatif bir ölçüt olarak işlev gördüğünü tartışıyor.
İlk yazıda tanımladığımız katmanlarla bir çerçeve oluşturmuştuk. Bu yazıda bazı[1] önde gelen isimler üzerinden ilerleyeceğiz. Clark, Wieser, Wicksteed, Marshall ve Pigou’nun meseleye yaklaşımları üzerinden bazı örnekler vermeye çalışacağız.
Neoklasik bölüşüm teorisinin erken döneminde John Bates Clark özel bir konumdadır. Bunun nedeni yalnızca marjinal verimlilik yaklaşımını sistemli biçimde formüle etmiş olması değil, ücret ile üretkenlik arasındaki ilişkiye daha geniş bir anlam yüklemesidir. Clark’ın çerçevesinde rekabet, yalnızca etkin sonuç üreten bir mekanizma değil, aynı zamanda emeğe “adil” olanı veren bir düzen olarak düşünülür. Ücretin marjinal ürüne eşitlenmesi teknik bir denge sonucu olmaktan çıkar ve hak edilmiş pay fikriyle iç içe geçer. Ücret ile üretkenlik arasındaki fark burada arızi bir durum olarak görünür ve adil olması gereken düzeyden bir düşüş, yani meşru olandan uzaklaşma olarak belirir (Leonard, 2003).
Bu hattın düşünce sistemi, ilk yazıda sözünü ettiğimiz birinci katmana yakın okunabilir. Çünkü burada sorun, çoğu zaman yapının kendisinde değil, rekabetçi işleyişin bozulmasında aranır. İşçi kimi zaman adil olmayan ücretleri kabul etmek zorunda kalabilir, ama bu durum, sistemin özü olarak değil, rekabetin önündeki engellerin sonucu olarak düşünülür. Dolayısıyla “adil olmama hali” burada daha çok normalden ya da “doğal yasadan” sapmanın dili olarak belirir.
Wicksteed ve Wieser, bu hattın daha çok toplamdan hareket eden, daha “makro” bir okumasını temsil eder. Wicksteed’in sorusu ilk bakışta teknik görünür, ancak amacı bir çelişkiyi ortaya koymak değil, marjinal verimlilik yaklaşımının toplam bölüşüm düzeyinde de tutarlı sonuçlar verdiğini göstermektir: eğer her üretim girdisi marjinal ürünü kadar pay alıyorsa, toplam ürün nasıl eksiksiz biçimde dağılmaktadır? Bu soru, marjinal verimlilik yaklaşımının yalnızca tek tek ücretleri değil, toplam bölüşümü de tutarlı bir biçimde açıklayabildiğini göstermeyi amaçlar. Böylece “hak edilmiş pay” fikri, yalnızca bireysel düzeyde değil, toplam ürünün paylaşımı açısından da anlam kazanır (Pullen, 2009).
Wieser’de de benzer bir referans noktası korunur, ancak vurgu biraz yer değiştirir. Burada mesele yalnızca bu bölüşümün nasıl gerçekleştiği değil, aynı zamanda keyfi görünüp görünmediğidir. Üretim sürecine katılan unsurların toplam üründen neden belirli paylar aldığını açıklayan bir çerçeve kurulamadığında, bu düzenin “zor” ya da “adaletsiz” olduğu yönündeki eleştirilerin güç kazanacağı düşünülür (Pullen, 2009). Bu nedenle her iki isimde de ortak olan şey, bölüşümün toplam düzeyde tutarlı ve gerekçelendirilebilir olduğunu göstermek, yani sonuçların keyfi olmadığını ima etmektir.
Bu ortak yön, marjinalist çerçevenin yalnızca analitik değil, aynı zamanda savunucu bir işlev de üstlenebileceğini düşündürür. Nitekim bu teorik hat, piyasanın belirsizlik ve çatışma üreten yönlerine karşı bir tür entelektüel agorafobi (intellectual agoraphobia) olarak da okunabilir (Pullen, 2009). Thompson’ın ifadesiyle bu, teorinin açık uçlu ve belirsiz süreçler karşısında duyduğu epistemik kaygının, daha kapalı ve tutarlı bir sistem kurma yönünde bir “kapanma” (closure) üretmesidir (Thompson, 1978). Böyle bakıldığında, Wicksteed ve Wieser’in katkıları, yalnızca teknik ya da teorik bir müdahale değil, aynı zamanda bu belirsizliği denetim altına alma çabasının bir parçası olarak da görülebilir.
Marshall’da ise bu referans noktası bütünüyle terk edilmez, ancak referansın niteliği daha esnek bir biçimde kurulur. “Doğal” yerine özellikle “normal” kavramının tercih edilmesi, ücret ile üretkenlik arasındaki ilişkinin değişmez bir yasa olarak değil, uzun dönemli rekabet koşullarının işaret ettiği bir eğilim olarak düşünülmesine imkân verir. Bu çerçevede “adil ücret” büyük ölçüde bu normal düzeyle ilişkilendirilir ve fiili ücretlerin bu düzeyden sapabileceği ve bu sapmaların hangi koşullarda ortaya çıktığının ayrıca tartışılması gerektiği kabul edilir (Flatau, 1997).
Bu sapmaların nasıl ortaya çıktığı ise Marshall’da ayrı bir tartışma konusudur. İşveren ile işçi arasındaki pazarlık konumlarının simetrik olmaması, bilgi eksikliği ve işçinin bekleme kapasitesinin sınırlı olması (yoksulluğu) gibi unsurlar ücretin normal düzeyin altında oluşmasına yol açabilir. Üstelik bu durum yalnızca geçici bir dengesizlik olarak kalmaz. Düşük ücretin işçinin verimliliğini ve pazarlık gücünü daha da zayıflatması bu sonucu zaman içinde yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşebilir (Flatau, 1997).
Pigou’ya gelindiğinde tartışmanın dili daha belirginleşir. Burada özellikle önemli olan, Pigou’nun iki tür adil olmayan ücret ayrımıdır. İlk tür, benzer (aynı üretkenlik düzeyinde yer alan) işçilerin farklı işlerde, sektörlerde ya da bölgelerde farklı ücretler almaları nedeniyle ortaya çıkan adil olmayan ücrettir. Bu durumda bir eşitsizlik ya da haksızlık olabilir ama bu durum doğrudan sömürü olarak adlandırılmaz. İkinci tür ise daha kritik olandır: işçinin kendi marjinal ürününün değerinin altında ücret alması. Pigou bu ikinci durumu açıkça “sömürü” diye adlandırır (Flatau, 1997; Daniel, 1990).
Burada önemli olan yalnızca sözcüğün kendisi değil, kurduğu ayrımdır. Çünkü böylece her adil olmayan ücret aynı düzeyde düşünülmez. Bir eşitsizlik, bir yer değiştirme maliyeti, bir bilgi eksikliği ya da bölgesel fark adil olmayan sonuç doğurabilir. Ama sömürü denilen şey daha keskin bir biçimde ortaya çıkar. Böylece ücret ile üretkenlik arasındaki fark artık yalnızca örtük bir norm ihlali gibi değil, doğrudan adlandırılmış bir kavramsal kategori olarak belirir.
Marshall’a benzer şekilde, fakat onun daha da ötesine geçerek, Pigou’nun bu kavramsallaştırması, aynı zamanda daha kurumsal bir dili de beraberinde getirir. Çünkü sömürünün nedeni soyut biçimde “denge bozulması” değildir yalnızca. Pazarlık gücü asimetrisi, işçinin yer değiştirme imkânının sınırlılığı, işlem maliyetleri, bilgi eksikliği ve örgütsüzlük de bu sonucun parçalarıdır. Ücretler, üst sınırı işçinin marjinal net ürün değerine eşit olan, alt sınırı ise işçinin başka bir işte elde edebileceği alternatif kazançtan iş değiştirme maliyetleri düşüldüğünde ortaya çıkan, yani işçinin çalışmayı kabul edeceği en düşük ücret düzeyi tarafından belirlenen bir aralık içinde oluşur[2]. Bu aralığın varlığı, sömürünün de artık doğrudan pazarlık gücü ve kurumsal çerçeve ile birlikte düşünülmesini sağlar (Flatau, 1997; Persky & Tsang, 1974). Bu noktada Marshall ve Pigou ikinci katmana yerleştirilebilir. Yine de bu iki düşünürün bu bağlamda görüşlerinin ve vurgularının farklılaştığını da göz önünde bulundurmak gerekir. Katmanları birer spektrum olarak ele alacak olursak, Marshall’ın ilk katmanın bitip ikinci katmanın başladığı; Pigou’nun ise ikinci katmanın bitip üçüncü katmanın başlamak üzere olduğu yerde konumlanabileceğini iddia edebiliriz.
Toparlarken, ilk yazının sonunda açtığımız sorulara yeniden dönmek gerekiyor: Rekabetçi ücret düzeyi gerçekten ontolojik bir iddia mı, yoksa yalnızca yöntemsel bir referans noktası mı? “Sapma” denildiğinde hangi karşı-olgusal dünyaya gönderme yapılıyor? Bu yazıda ele alınan isimlerin çoğunda bu sorulara verilen yanıtlar açık biçimde formüle edilmese de ortak bir eğilim seziliyor. Rekabetçi ya da “normal” ücret, çoğu zaman yalnızca analitik bir araç olarak kalmıyor; aynı zamanda adil olanı tarif eden ontolojik bir içerik kazanıyor ve ücretin ne olması gerektiğini tanımlayan bir ölçüt gibi işliyor[3]. Bu yüzden ücret ile üretkenlik arasındaki fark da yalnızca gözlenen bir açıklık olarak değil, farklı şekillerde gerekçelendirilen ve adlandırılan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.
Kaynakça
Daniel, C. III. (1990). Pure neoclassical exploitation and the level of wages. American Journal of Economics and Sociology, 49(1), 21–35.
Flatau, P. (1997). Fair wages and just outcomes: Marshall and Pigou on the labour market and redistribution. History of Economics Review, 26(1), 109–124.
Leonard, T. C. (2003). A certain rude honesty: John Bates Clark as a pioneering neoclassical economist. History of Political Economy, 35(3), 521–558.
Persky, J., & Tsang, H. (1974). Pigouvian exploitation of labor. The Review of Economics and Statistics, 56(1), 52–57.
Pullen, J. (2009). The marginal productivity theory of distribution: A critical history. Routledge.
Thompson, E. P. (1978). The Poverty of Theory and Other Essays. London: Merlin Press.
Notlar
-
Buradaki seçim, eksiksiz bir soy kütüğü çıkarmak için değil, farklı kavramsallaştırma biçimlerini örneklendirmek için yapılıyor. Burada ele alınmayan pek çok önemli kurucu isim farklı bağlamlarda incelemeye dahil edilebilir. ↑
-
Bu alt sınır, literatürde genellikle “rezervasyon ücreti” olarak adlandırılır. Rezervasyon ücreti, işçinin bir işte çalışmayı kabul etmek için razı olacağı en düşük ücret düzeyini ifade eder ve işçinin başka bir işte elde edebileceği kazançları ya da çalışmamayı tercih etmesi durumunda elde edeceği faydayı ve bu seçeneklere erişim maliyetlerini yansıtır. ↑
-
“Rekabetçi”, “normal” ve “doğal” ücret gibi adlandırmaların farklılaşması, büyük ölçüde bu kavramların farklı teorik gelenekler içinde, farklı dönemlerde ve farklı analitik amaçlarla geliştirilmiş olmasından kaynaklanır. Bu terimler kimi zaman ücretin oluşum mekanizmasına (örneğin rekabet koşulları altında belirlenme), kimi zaman uzun dönem eğilimlerine ya da tipik düzeyine, kimi zaman da denge fikrine gönderme yapar. Dolayısıyla temel referans noktaları büyük ölçüde örtüşebilse de öne çıkarılan nitelik ve kavramsal vurguya bağlı olarak farklı adlandırmaların tercih edildiğini hatırlatmakta fayda var. ↑
