Takip et

Doğum Yanlı Söylemden Yaşam Yanlı Kalkınmaya

YazarM. Aykut Attar

7 Eylül, 2026
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.22253927 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Muhteşem yaşamlara sahip olabilecek insanları dünyaya getirmek gibi bir sorumluluğumuz yok, ancak ızdırap dolu yaşamlara sahip olabilecek insanları dünyaya getirmemek gibi bir sorumluluğumuz var.

Muhteşem yaşamlara sahip olabilecek insanları dünyaya getirmek gibi bir sorumluluğumuz yok, ancak ızdırap dolu yaşamlara sahip olabilecek insanları dünyaya getirmemek gibi bir sorumluluğumuz var.

En iyi hesaplamalarımıza göre, 13.8 milyar yıl önce var olan bir evrende yaşıyoruz. Bu evrenin, 4.6 milyar yıl önce oluşan sıradan bir yıldızının etrafında dönen mucize bir gezegendeyiz. Bizim türümüz Homo sapiens sapiens, biyolojik olarak 300 bin yıl önce ortaya çıktı. Tartışmalı bir tahmin de olsa, 40 ilâ 50 bin yıldır bir kültürümüz de var. 10 ilâ 12 bin yıl önce Neolitik Devrimi, 300 yıla yakın süre önce ise Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirdik. Şu anda, Yapay Zekâ Devrimi’ne tanıklık ediyoruz.

Gezegenimiz üzerinde 8.2 milyardan fazla insan yaşıyor. Dünya nüfusunun, 2084 yılına kadar büyüyerek 10.2 milyarı aşacağını ve sonra azalmaya başlayacağını öngörüyoruz. Bu milyarları, uygarlığımızın erken dönemlerindeki nüfus tahminleri ile karşılaştırınca korkunç farklar görüyoruz: Dünya nüfusunun, milattan önce 25 bin yılında sadece 3.34 milyona, milattan önce 10 bin yılında ise en fazla 10 milyona eşit olduğu kabul ediliyor (Deevey, 1960; Thomlinson, 1975). Tam olarak Yaratılış 1:28’de betimlendiği gibi, biz bir tür olarak verimli olduk ve çoğaldık.

Şimdi, bu verimliliğin ve çoğalmanın sonuna geldik; nüfusun uzunca zaman devam edecek bir azalma sürecine gireceğini ve yaşlanmanın da devam edeceğini biliyoruz. Bu süreçleri terse döndürmenin yolu, yani nüfus azalması ve yaşlanmasını durdurmanın yolu, sürekli olarak yeterince çok sayıda çocuk doğurmak. Doğum yanlı (pronatalist) söylemler ve politikaları benimseyenler, yeterince yüksek doğurganlık hızı için, ekonomik, politik, toplumsal, kültürel, vesair gerekçeler geliştiriyorlar.

Katman Portal’da, nüfus, yaşlanma ve doğurganlık ile ilgili aydınlatıcı yazılar yayınlandı. Yasemin Dildar, farklı yazılarında, dünyadaki ve Türkiye’deki çok düşük doğurganlık durumlarını analiz etti ve doğurganlık krizinin istenen aile büyüklüğüne ulaşamamak ile olan ilgisini ortaya koydu. Buna göre, konut, çocuk bakımı, vb. maliyet unsurları, neredeyse her yerde, istenen doğurganlık ile gerçekleşen doğurganlık arasındaki farkın en önemli belirleyenleri. Ceyhun Elgin, çarpıcı bir kavramsallaştırma ile, çocuk doğurmamanın aslında kapitalist sisteme yönelik “sessiz bir grev” olduğunu anlattı. Özge İzdeş ve Emel Memiş, yaşlı ve çocuk bakımı yükünün eşitsiz dağılımı hakkında önemli saptamalarda bulundular. Esra Uğurlu, Türkiye’deki doğurganlık çöküşü ve başka çeşitli toplumsal cinsiyet temelli dönüşümleri “kadınların kültürel sıçraması” ile açıklama eğiliminde olan Alice Evans’ı eleştirdi. Benim nüfus ve doğurganlık üzerine olan ilk Katman Portal yazımın başlığı ise Anti-Pronatalist Manifesto idi.

Ben, şimdi, daha önceki Anti-Pronatalist Manifesto başlıklı yazının ekinde bahsettiğim ve nüfus etiği literatüründe (üreme) asimetri(si) olarak adlandırılan konuyu derinleştirmeye çalışıyorum. Bu derinleştirme, bizi, toplumsal refahın nasıl ölçüleceği ve doğmamış çocukların refahına ne olacağı gibi tartışmalı sulara götürüyor. Bu bakımdan, ilgilenen okurlar, Seven Ağır’ın Katman Portal’daki “Çocukları Ne Yapmalı?” başlıklı yazı dizisinin ilk iki bölümüne bakabilirler. Ben bu yazıda, ayrıca, asimetri görüşünün Türkiye’deki pronatalizm tartışmaları için neden merkezî biçimde önemli olduğunu anlatabilmeyi umuyorum.

Toplumsal Refah

İktisat biliminde, en azından anaakım literatürde, konu hemen her zaman farklı alternatiflerin toplumsal refaha ne yapacağı sorusunda düğümlenir. Ancak, ne yazık ki, toplumsal refahı nasıl ölçmemiz gerektiği konusunda yaygın bir uzlaşı yok. Jeremy Bentham’dan bu yana tartışıyoruz; Econometrica’nın son sayılarından birindeki bir makalede yepyeni bir toplumsal refah tanımı bile önerilmiş olabilir.

Gerçekten de, bir toplumu oluşturan bireylerin faydalarını her biri için ayrı ayrı ölçebilseydik bile, toplumsal refah dediğimiz şeyi nasıl tanımlayacağız? Aşağıda, \( i \) değişkeni ile sıraladığım \( N \) tane bireyden oluşan bir toplum için, bazı toplumsal refah tanımları paylaşıyorum. Bu tanımlarda, \( i \) bireyinin refahını \( U_{i} \) ile, toplumsal refahı ise \( V \) ile gösteriyorum.

  • Toplumsal refah, tüm bireylerin faydalarının toplamına eşittir: \( V = \sum_{i = 1}^{N}U_{i} \)
  • Toplumsal refah, tüm bireylerin faydalarının ortalamasına eşittir: \( V = \left( \frac{1}{N} \right)\sum_{i = 1}^{N}U_{i} \)
  • Toplumsal refah, en dezavantajlı (yani en düşük faydaya sahip) olan bireyin veya grubun faydasına eşittir: \( V = \min_{i}{\{ U_{i}\}} \)
  • Toplumsal refah, en avantajlı (yani en yüksek faydaya sahip) olan bireyin veya grubun faydasına eşittir: \( V = \max_{i}{\{ U_{i}\}} \)
  • Toplumsal refah, tüm bireylerin faydalarının değişen ağırlıklı bir toplamı veya değişen ağırlıklı bir ortalamasıdır: \( V = \sum_{i = 1}^{N}{w_{i}U_{i}} \) veya \( V = \left( \frac{1}{N} \right)\sum_{i = 1}^{N}{w_{i}U_{i}} \)
  • Toplumsal refah, bireylerin faydalarının ağırlıklı toplamına değil, ağırlıklı çarpımına eşittir: \( V = \prod_{i = 1}^{N}U_{i}^{w_{i}} \)
  • Toplumsal refah hesaplanırken, bireysel faydaların belirli bir kritik düzeyi aşması koşulu da konabilir, \( U_{i} > \alpha \) gibi. Yani, belirli bir en düşük yaşam düzeyine ulaşılmış olması gerekir. O halde, örneğin, \( V = \sum_{i = 1}^{N}\left( U_{i} – \alpha \right) \) veya \( V = \sum_{i = 1}^{N}\left( U_{i} – \alpha \right)^{w_{i}} \) biçiminde toplumsal refah fonksiyonları tanımlanabilir.
  • Kritik düzeyin toplumdaki bireylerin sayısı ile değişebileceği de düşünülebilir: \( \alpha = \alpha(N) \) .
  • Toplumsal refah fonksiyonu, \( \{ U_{i}\} \) fayda düzeyleri arasındaki eşitsizliğe duyarlılık gösterebilir. Örneğin, \( V = \sum_{i = 1}^{N}\frac{U_{i}^{1 – \varepsilon}}{1 – \varepsilon} \) fonksiyonunda \( \varepsilon = 0 \) ise eşitsizliğe duyarlılık yoktur, ancak \( \varepsilon > 0 \) için daha düşük bireysel fayda değerlerini yükseltmek daha yüksek toplumsal refah artışı sağlar.

Doğum yanlı söylemleri ve politikaları değerlendirirken, burada sıraladığım toplumsal refah fonksiyonlarından hangisini kullanmalıyız? Yeni bir toplumsal refah fonksiyonu mu tanımlamalıyız? Veya “Toplumsal refah diye bir şey yoktur; uydurmayın!” mı diyeceğiz?

Bunlar yanıtlanması kolay sorular değil, ancak A ve B gibi iki durumdan hangisinin toplum için daha iyi olduğunu, yani \( V^{A} > V^{B} \) ve \( V^{B} > V^{A} \) sonuçlarından hangisinin geçerli olacağını değerlendirmek zorunda değil miyiz? Öyle veya böyle, bir toplumsal refah fonksiyonumuz olması gerekmez mi?

Doğmamış Bir Çocuğun Refahı

Yukarıdaki sorunu çözmüş olduğumuzu varsayalım; bir \( V \) fonksiyonunda uzlaşmış olalım. Şimdi, bireysel faydalardan hareketle toplumsal refahı tanımlayabiliyoruz. Ancak doğum yanlılığı veya karşıtlığı ek bir sorun doğuruyor: Statükodan daha yüksek veya daha düşük doğurganlık durumlarını değerlendireceksek, nüfus \( N \) ’yi içsel bir değişken yapmak zorundayız. Üstelik, şimdi, zamanı da açıkça modele dâhil etmek zorunda olduğumuzu anlıyoruz. Yani, \( V_{t} \) veya \( N_{t} \) gibi değişkenlerden bahsediyoruz.

Genel denge kuramındaki tipik etkinlik (efficiency) ve imrenmesizlik (envy-free) tanımları ve bu tür tanımlara dayanan refah teoremleri, nüfusun içsel olarak değiştiği ekonomilere kolaylıkla adapte edilemiyor (Golosov vd., 2007). Yani, belirli bir erişkin nesilden bireyler çeşitli doğurganlık seçimleri yapacaklar ve bu seçimlerin sonuçlarına bağlı olarak, ileride erişkin bir nesli oluşturacak yeni Homo sapiens sapiens bireylerini dünyaya getireceğiz. Peki, ancak “Daha çok çocuk doğuralım mı?” sorusuna bir yanıt verip harekete geçerken, değerlendirmemizi bugün yapıyoruz; daha çok çocuk doğurmak ile doğurmamak arasındaki seçim bugünün işi. O halde, \( V_{t} \) toplumsal refah fonksiyonunun bizim doğurganlık ile ilgili seçimlerimizden nasıl etkileneceğini bilmemiz gerek. Bunun için de, doğmamış çocukların refahı hakkında bir fikre sahip olmamız gerekmiyor mu?

Konuyu biraz olsun biçimselleştirmek adına, nüfus etiği literatüründe Parfit’ten (1984) bu yana kullanılan dikdörtgenlere bakalım. Şekil 1’de gördüğünüz dikdörtgenlerde, bir dikdörtgenin yatay uzunluğu toplumdaki bireylerin sayısı \( N_{t} \) ’yi, dikey yükseklik ise toplumdaki ortalama fayda \( U_{t} \) ’yi gösteriyor. Taralı dikdörtgenler, doğmamış çocukları temsil ediyor. Buna göre, her satırda, statüko olarak kabul ettiğimiz A durumu ile B, C ve D ile gösterdiğimiz alternatif durumları karşılaştırıyoruz.

Statüko A durumunda, belirli sayıda çocuk dünyaya geliyor ve bu çocuklar var olan nüfus ile aynı ortalama faydaya sahip oluyorlar. B alternatifinde, A’ya göre daha az sayıda çocuk dünyaya geliyor ancak bu çocukların ortalama faydası önceki neslin ortalama faydasından daha yüksek oluyor. C alternatifinde, tam tersine, A’ya göre daha fazla çocuk doğuyor ancak ortalama fayda önceki neslinkinden daha düşük olarak gerçekleşiyor. Son olarak, D alternatifinde, A’ya kıyasla hem daha çok çocuk doğuyor, hem de bu çocukların ortalama faydası daha yüksek oluyor.

Şekil 1. Gelecek Nesillerin Büyüklüğü ve Refahı için Bazı Alternatifler

Sormamız gereken şu: Biz bugünden baktığımızda, A’ya kıyasla, hangi refah alternatifinin gerçekleşmesini daha olası olarak görüyoruz? Veya benim burada çizmediğim başka bir alternatif daha gerçekçi olabilir mi?

Asimetri Görüşü

Anti-Pronatalist Manifesto’da değindiğim üzere, doğurganlığın yeterince yüksek olduğu bir yeni denge, teknolojik ve ekolojik nedenlerle, gelecek nesiller için olumsuz bir refah sonucu doğurabilir. Özellikle, vasıfsız ve mülksüz kalacak insanların işgücü piyasalarındaki efektif pazarlık güçlerini sınırlandırmaya devam edecek otomasyon ve yapay zekâ süreçleri ile ekolojik felaketlerin gerçekleşme olasılıklarının daha yüksek olduğu senaryolardan bahsediyorum.

Doğum yanlı söylem, yukarıdaki C durumunu dikkate almayarak, daha yüksek doğurganlığın, gelecek nesilleri de içine alacak şekilde ve toplumun bütünü için, daha iyi olduğu varsayımına dayanıyor. Doğum yanlı söylemi benimseyenler için, yüksek doğurganlık dengeleri, yaşam yanlı kalkınma için herhangi bir risk barındırmıyor. Verimli olmaya ve çoğalmaya devam edersek, daha çok sayıda insana ev sahipliği yapacak olan gezegenimizin herkese müreffeh bir yaşam sunacağı D gibi bir alternatifi hayal etmiş oluyoruz.

Nüfus etiğindeki ünlü asimetri görüşü burada devreye giriyor (Narveson, 1967; McMahan, 1981): Bugün yaşayanların, yani bizlerin seçimleri ile dünyaya gelecek nesillerin nasıl yaşamları olacak? Diyelim ki, muhteşem yaşamlar onları bekliyor. Bugün yaşayanlar olarak bizlerin, bu muhteşem yaşamlara sahip olmasını beklediğimiz yeni insanları dünyaya getirmek gibi bir ahlakî sorumluluğumuz var mı? Şimdi, diğer durumu düşünün. Diyelim ki, o olası yeni nesilleri ızdırap dolu yaşamlar bekliyor. Bizim, bu ızdırap dolu yaşamlara sahip olacak insanlar için, hemen bugün tarihsel bir sorumluluk almamız gerekmez mi? Asimetri görüşüne göre, muhteşem yaşamlara sahip olabilecek insanları dünyaya getirmek gibi bir sorumluluğumuz yok, ancak ızdırap dolu yaşamlara sahip olabilecek insanları dünyaya getirmemek gibi bir sorumluluğumuz var. Bizim bugünkü seçimlerimiz sonucu dünyaya gelecek olan insanların, çeşitli teknolojik ve ekolojik süreçler nedeniyle ızdırap dolu yaşamları olacaksa, pronatalizmin niyetlenilmemiş sonuçları için daha özenli bir politik tutum takınmamız doğru olmaz mı?

Kuşkusuz, benim vurgu yaptığım teknolojik ve ekolojik etkenlerin refah sonuçları, dünyanın her yerine veya bir toplumdaki her bireye genelleştirilemez. Geniş halk yığınlarının seçimler ve diğer politik aktivizm mekanizmaları ile söz sahibi olabildikleri ve asgarî ücret veya istihdam garantisi gibi dağıtım-öncesi (predistribution) politika araçlarının, optimal yeniden dağıtım (redistribution) politikaları ile desteklendiği yerlerde ve uygun beşerî sermaye yatırımlarını yapma fırsatlarına erişerek becerisiz kalmayan bireyler için başka öyküler anlatabiliriz. Bu bakımdan, hangi toplumların ve bir toplumdaki hangi demografik niteliklere sahip olan grupların, benim vurgu yaptığım teknolojik ve ekolojik süreçlerden daha çarpıcı biçimde etkilenebileceğinin belirlenmesi, güzel bir araştırma projesi olarak karşımızda duruyor.

Türkiye’nin Bugünü ve Geleceği

Bu yazının geri kalanında, Türkiye’deki duruma odaklanıyor ve asimetri görüşünün Türkiye için ne anlam ifade ettiğini somutlaştırmaya çalışıyorum.

Soru açık: Türkiye’de doğacak olan çocuklar, gelecekte, muhteşem yaşamlara mı sahip olacaklar, yoksa ızdırap dolu yaşamlara mı? Buna iktisat profesörlerinin vereceği yanıt ile sokaktaki ortalama vatandaşın vereceği yanıt elbette farklılaşırdı. Ancak bazı somut veriler ışığında değerlendirme yapmaya çalışalım; en azından, gelecek nesillerin ortalamada bizlerden daha iyi yaşam düzeylerine ve niteliksel olarak daha özgür ve daha saygın yaşam deneyimlerine sahip olup olmayacağını düşünelim.

Türkiye, toplam üretim düzeylerine bakarsak, uzun zamandır dünyanın en büyük ilk 20 ekonomisi arasında bulunuyor. Ancak kişi başına değerlere bakınca sıralamada 60-70 arasına geriliyoruz. Sorun, 60-70 arasında olmak değil aslında; onca krize ve çalkantıya rağmen, belirli bir uzun dönem büyüme sürecini sürdürebildik ve bu noktaya geldik. Peki, ülkenin kişi başına reel gelirini, bugüne kadar olduğu gibi yıllık %2 ilâ %3 arasındaki bir uzun dönem hızda büyütmeye devam edebilecek miyiz? Eğer yeni kurumsalcı iktisatçılar haklıysa, Türkiye’de demokrasinin niteliklerindeki aşınma nedeniyle, uzun dönem büyüme hızımız düşmüş olmalı. Ama ne kadar düşmüş olabileceği meçhul; önümüzdeki asırda bunu öğrenebiliriz.

Kişi başına reel gelir dediğimiz kaba ortalama, eşitsizlik hakkında hiçbir şey söylemiyor. Oysa, biliyoruz ki, Türkiye’nin bölgeleri arasında ve ülkedeki bireyler arasında ciddi düzeylerde yapısal eşitsizlikler var. Örneğin, 2024 yılında, en zengin il olan İstanbul, en yoksul il olan Şanlıurfa’dan 4.27 kat daha zengin. Gelir eşitsizliğinde Gini katsayısı %40’ın üzerine çıktı yeniden. Servet eşitsizliği için Gini katsayısının çok daha yüksek olduğunu tahmin ediyoruz. Bu eşitsizliklere, benim önceki Katman Portal yazılarımda değindiğim beşerî sermaye açıklarını da ekleyince, durum pek iç açıcı görünmüyor. Yani, büyüme sürecinin uzun dönemde eşitlikçi eğilimler göstermesini beklemek kolay değil (Attar, 2025).

Diyebilirsiniz ki, “İyi ya işte; üretim için daha çok insan dünyaya getirelim. Piyasalar genişlesin, ölçek büyüsün. Hem daha çok insan demek, yaratıcı fikirler ortaya atacak daha çok beyin demek. Win-win!”

Değil. Çünkü Türkiye’nin büyüme süreci birilerini işsiz bırakmaya devam ediyor; işsizlik oranı %10’un altına inmiyor. Hatta, 15-24 yaş aralığındaki genç grup için işsizlik oranı %15 gibi daha yüksek bir değere eşit. Zamana bağlı eksik istihdam ve potansiyel işgücü gibi şeyleri dikkate alarak baktığımız atıl işgücü oranımız da %30’a yakın.

Büyüme sürecinin aksaması ve bölüşüm sorunlarının çözülemeden kalması olasılıklarını dikkate alınca, üstelik benim gerçek ve gerçekçi yapısal reformlar dediğim umut ışıklarını da göremeyeceksek, gelecek nesiller için bizim ortalamada sahip olduğumuzdan daha müreffeh yaşamlar mı bekliyor olmalıyız, yoksa daha ızdıraplı yaşamlar mı? Üstelik, ortalamalar, bize, ülkenin uzak bir köyünde doğup protein açığı ile büyümek zorunda kalacak bir çocuk hakkında pek bir şey söylemiyor.

Sonuç

Doğum yanlı (pro-birth) söylem ile yaşam yanlı (pro-life) kalkınma arasındaki farkı en iyi anlatan kişinin, ne bir demograf, ne bir sosyolog, ne de bir iktisatçı, ancak kendisi kürtaj karşıtı olan Amerikalı bir rahibe olduğunu söylesem?

Kürtaj karşıtlığı konusunun popüler olduğu zamanlardan birinde, 2004 yılında, Rahibe Joan Chittister şöyle diyordu (ve ben kürtaj karşıtı bir rahibeden direkt atıf yapacağımı asla düşünmezdim):

“Ben kürtaja karşıyım. Fakat sadece kürtaja karşı olmanızın sizi yaşam yanlı yaptığına inanmıyorum. Aslında, eğer tüm istediğiniz doğmuş bir çocuksa, fakat beslenmiş bir çocuk değilse, eğitim almış bir çocuk değilse, bir evi olacak bir çocuk değilse, ahlâkınızın büyük ölçüde eksik kalmış olduğunu düşünüyorum. Ve neden böyle düşünüyorum? Çünkü vergi gelirlerinin oralara gitmesini istemiyorsunuz. Bu yaşam yanlı değildir, sadece doğum yanlıdır. Yaşam yanlı olmanın ne anlama geldiği konusunda çok daha kapsamlı bir tartışmaya ihtiyacımız var.”

Ben, yaşayan ve doğacak olan tüm insan kardeşlerim için, yaşam yanlı kalkınmayı savunmanın en doğru ahlâkî tutum olduğuna inanıyorum. Doğacak her bir çocuğa, sadece doğmuş olduğu için hak ettiği müreffeh yaşamı sağlayabilmek için çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Sadece nesil-içi değil, nesiller arasındaki adil dağılımı tesis edebilecek kadar ileri bir uygarlık olduğumuz gün, eğer elimizdeki güvenilir bilimsel bilgiler bize biraz daha kalabalık olmamız gerektiğini söyleyecek olursa, o zaman gönül rahatlığıyla pronatalist olabiliriz. O gün gelene dek, toplumsal refahın gelecek nesiller için belirli bir kritik düzeyin altına inmemesi için, asimetri görüşü gibi radikal ancak ufuk açıcı önermeleri dikkatlice çalışmamız gerekiyor.

Kaynakça

Attar, M. A. (2025). Türkiye’de Uzun-Dönem Büyüme ve Yapısal Reformlar. İçinde: Ü. İzmen (Ed.) İkinci Yüzyıla Girerken Türkiye Ekonomisi (pp. 21-58). TÜRKONFED, 2025.

Deevey, E. S. (1960). The Human Population. Scientific American, CCIII, 195-204.

Golosov, M., Jones, L. E., & Tertilt, M. (2007). Efficiency with endogenous population growth. Econometrica, 75(4), 1039-1071.

McMahan J 1981. Problems of population choice. Ethics, 92, 96-127.

Narveson, J. (1967) Utilitarianism and New Generations. Mind, 76, 62-72.

Parfit, D. (1984). Reasons and Persons. Oxford University Press.

Thomlinson, R. (1975). Demographic Problems: Controversy over population control, 2nd Ed. Dickenson Publishing Company.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
M. Aykut Attar (2026). Doğum Yanlı Söylemden Yaşam Yanlı Kalkınmaya. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.22253927
  • Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. Araştırmaları, ağırlıklı olarak, iktisadi büyüme ve gelişme, iktisadi demografi ve politik iktisat konularına odaklanmaktadır. Türkiye ekonomisi üzerine yaptığı farklı araştırmalarla, 2013 yılında Celasun Ailesi Özel Ödülü’nü, 2018 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Teşvik Ödülü’nü ve 2020 yılında da Asaf Savaş Akat Ödülü’nü kazanmıştır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.