Takip et

Gerçek Doğurganlık Krizi: İnsanlar İstedikleri Hayatı Neden Kuramıyor? (UNFPA 2025 Dünya Nüfusu Raporu Üzerine Bir Değerlendirme)

YazarYasemin Dildar

14 Mayıs, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20029933 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

UNFPA 2025 raporu, ‘gerçek doğurganlık krizi’ni üreme özerkliği yoksunluğu olarak tanımlıyor. Rapora göre, birbirinden oldukça farklı 14 ülkede birçok insan hem istenmeyen gebelik yaşıyor hem de istediği zamanda çocuk sahibi olamıyor. Asıl kriz, bireylerin özgürce karar verebilme kapasitesinin ve yaşamları üzerindeki kontrolün sınırlı olması

Bir önceki yazımda küresel ölçekte yaşanan doğurganlık düşüşünün kaynağında, insanların aile kurmasını ve çocuk yetiştirmesini mümkün kılan maddi zeminin sistem tarafından aşındırılması olduğunu ileri sürmüştüm. Bu yazıda hem bu argümanı son Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) raporu bulgularıyla desteklemek istiyorum hem de tartışmanın çerçevesini üreme adaleti perspektifinden yeniden çizmek istiyorum.

Raporun temel bulgusu farklı ülkelerde doğurganlık niyetleriyle gerçekleşen sonuçlar arasında ciddi bir uyumsuzluk olduğunu göstermesi. 14 ülkede 14.000’den fazla kadın ve erkek katılımcı ile yapılan araştırma, çok farklı demografik koşullara sahip toplumlarda—İtalya, Almanya ve Güney Kore gibi düşük doğurganlık oranlarına sahip ülkelerden Nijerya, Hindistan ve Fas gibi daha yüksek doğurganlık düzeylerine sahip ülkelere kadar—benzer bir durumun yaşandığını ortaya koyuyor. Katılımcıların yaklaşık üçte biri istenmeyen bir gebelik deneyimi yaşamışken, çok sayıda insan da aslında sahip olmak istediği sayıda çocuğa ulaşamıyor. Yani kadınlar, ekonomik olarak en gelişmişinden en az gelişmişine uzanan bir skalada, kültürel olarak birbirinden çok farklı ülkelerde, “şaşırtıcı” bir benzerlikle üreme özerkliğinden (reproductive agency) yoksun.[1]

İncelenen tüm ülkelerde en yaygın ideal çocuk sayısı iki. Ancak insanların kayda değer bir bölümü, yaşamları süresince daha önce planladıkları aile büyüklüğünü bazen daha az bazen daha fazla çocuk yönünde revize etmek zorunda kalıyor.

Üreme çağındaki yetişkinlerin yaklaşık yüzde 18’i istedikleri sayıda çocuğa ulaşamayacağını öngörüyor: yüzde 11’i idealinden daha az, yüzde 7’si ise daha fazla çocuk sahibi olacağını tahmin ediyor. Katılımcıların yalnızca yüzde 37’si ideal sayıya ulaşacağını düşünüyor, yüzde 45’i bu konuda emin değil ya da yanıt vermek istemiyor.

Üreme çağını tamamladığı varsayılan 50 yaş üzerindeki katılımcıların ideal gerçekleşen farkı daha yüksek. Bu katılımcıların yüzde 31’i idealinden daha az, yüzde 12’si ise daha fazla çocuk sahibi olduğunu belirtiyor. Yüzde 38’i ideal sayıya ulaştığını söylerken, yüzde 19’u bu konuda net bir yanıt veremiyor. Başka bir deyişle, gerçekleşen doğurganlık ile arzulanan doğurganlık arasındaki fark istisnai değil, yaygın bir örüntü ve üreme özerkliği yoksunluğuna işaret ediyor.

Üstelik bu iki tip özerklik yoksunluğu birbirinden bağımsız değil. Yani bazı kadınlar çocuk isteyip yapamazken diğerleri doğum kontrolüne erişemeyip istemeden hamile kalıyor da değil sadece. Rapora göre, birçok kişi hayatının farklı dönemlerinde hem istemediği bir gebelikle karşılaşıyor hem de istediği zamanda uygun koşulları yaratamadığı için çocuk sahibi olamıyor.[2] (Şekil 1). Bu bulgu çok net bir şekilde doğurganlığın çoğu zaman varsayıldığı gibi “özgür” tercihlerin sonucu olmadığını gösteriyor. İnsanların hayatlarının belki de en önemli kararı üzerinde yeterince kontrolü yok. Bu yüzden, politikacıların kadınların seçimlerini sorgulayan söylemlerle konuyu çerçevelemesi başlı başına bir haksızlık ama bilinçli olarak tercih ettikleri bir strateji.

Şekil 1. İstenmeyen Gebelikler ve Tercih Edilen Zamanda Çocuk Sahibi Olamama (%)

Kaynak: Bu görsel, UNFPA raporundaki Figür 1’den uyarlanmıştır.

Bu kontrol eksikliğinin arkasında ise somut koşullar var. Başta ekonomik güvencesizlik, istikrarsız iş koşulları, yüksek konut ve çocuk bakım maliyetleri geliyor. Ama mesele bununla sınırlı değil. İklim krizi, savaşlar ve politik istikrarsızlık, hukuksuzluk, genel güvenlik kaygıları da insanların çocuk sahibi olma kararlarını doğrudan etkiliyor. Ayrıca bakım yükünün eşitsiz biçimde kadınların üzerinde kalması, çocuk sahibi olmayı onlar için daha da maliyetli hale getiriyor.

Tablo 1, insanların neden arzuladıkları çocuk sayısına ulaşamadıklarını ya da ulaşmayı öngörmediklerini özetliyor. Bulgular, katılımcıların şu soruya verdikleri yanıtlara dayanıyor: “Sizin kişisel durumunuzda, başlangıçta arzu ettiğinizden daha az çocuk sahibi olmanıza yol açan ya da açması muhtemel olan faktörler nelerdir?” Bu soru yalnızca çocuk sahibi olan ya da olmak isteyenlere yöneltilmiş, ideal çocuk sayısı sıfır olanlar dahil edilmemiş. Ülkeler en düşükten en yüksek doğurganlık düzeyine göre sıralanıyor ve tabloda yer alan tüm değerler yüzdelik oranları gösteriyor.

Tablo 1’e göre, en düşük toplam doğurganlık oranına sahip Güney Kore’de katılımcılar, istedikleri sayıda çocuk sahibi olamamalarını en çok maddi yetersizliklerle (yüzde 58) açıklıyor. Bunu konut sorunları (yüzde 31), çocuk bakım hizmetlerinin yetersizliği (yüzde 28) ve işsizlik ile güvencesizlik (yüzde 26) izliyor.

Tablo 1: İstenen Aile Büyüklüğüne Ulaşmayı Sınırlayan Faktörler (%)

A table with numbers and letters

Description automatically generated

Kaynak: Bu tablo, UNFPA raporundaki Tablo 2’den uyarlanmıştır. Katılımcılar birden fazla seçenek işaretleyebildiği için yüzdeler toplamda 100’e eşit değil.

Tabloya yakından bakıldığında, bu engellerin ülkeler arasında köklü biçimde farklılaşmadığı görülüyor. Maddi yetersizlik hemen her yerde en fazla dile getirilen engel. Konut, bakım ve iş güvencesi sorunları da evrensel. Örneğin en düşük doğurganlık oranına sahip Güney Kore ile en yüksek doğurganlık düzeyine sahip Nijerya karşılaştırıldığında bile benzer faktörlerin öne çıktığı görülüyor. Ayrıca, “daha az çocuk istemeye karar verme” gibi bireysel görünen tercihler bile bu koşullardan bağımsız değil, çoğu zaman seçeneklerin daralmasıyla koşullara uyumlanan tercihler. Uygun partner bulamama ve bakım yükünün eşitsiz paylaşımı gibi faktörler de doğurganlık meselesinin yalnızca ekonomik kısıtlarla değil, aynı zamansa toplumsal cinsiyet dinamikleriyle ilgili bir kriz olduğunu gösteriyor.

Şekil 2’de gençlerin karar verme süreçlerini açıkladıkları bazı örnek alıntıları görebilirsiniz. Bu tanıklıklar da Tablo 1’den çıkardığımız sonuçları destekliyor.

Şekil 2. Gençlerin Tanıklıkları: Doğurganlık Kararlarını Sınırlayan Koşullar

A close-up of a book

Description automatically generated

Kaynak: UNFPA raporunda yer alan seçilmiş tanıklıkların Türkçe çevirileri. Görselin oluşturulmasında yapay zekâ araçlarından yararlanılmıştır.

Tüm bunları birlikte düşündüğümüzde doğurganlık üzerine yapılan söylem ya da teşvik temelli müdahalelerin sınırları daha görünür hale geliyor. Devletler uzun süredir doğum oranlarını belirlemeye, artırmaya (pronatalist) ya da azaltmaya (antinatalist) çalışıyor. Bunu da doğum teşvikleri, vergi avantajları, çocuk yardımları, ebeveyn izinleri ve özel konut kredileri gibi ekonomik teşviklerden, kürtaj ve doğum kontrolüne getirilen kısıtlamalara, hatta bazı durumlarda doğrudan zorlayıcı uygulamalara kadar uzanan araçlarla yapıyor. Ancak özellikle pronatalist müdahaleler, yaşam koşullarını yapısal olarak iyileştirmek yerine tek seferlik teşviklere dayandıkları sürece kalıcı sonuç üretmiyor, hatta bazı durumlarda ters etki yaratabiliyor.

Raporun önerdiği yaklaşım farklı. Amaç doğum oranlarını artırmak ya da düşürmek olmamalı, insanların bu konudaki kendi özgür kararlarını hayata geçirebilecekleri koşulları sağlamak, yani üreme özerkliğini geliştirmek olmalı. İsteyenlerin istedikleri zamanda çocuk sahibi olabildiği, istemeyenlerin ise bu konuda hiçbir baskı hissetmediği bir toplumsal düzen.

Demografik kriz tartışılırken doğru soru “insanlar neden artık çocuk istemiyor?” değil. İnsanların çoğunluğunun artık çocuk istemediği doğru bile değil. Asıl soru “insanlar istedikleri hayatı neden kuramıyor?”

Bu soruya dair yanıtımı bir önceki yazıda tartışmıştım.

Kaynakça

Dildar, Y. (2026, April 13). Dünya’da Doğum Oranlarının Düşüşü. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19502085.

United Nations Population Fund (UNFPA). (2025). State of World Population 2025: The real fertility crisis: The pursuit of reproductive agency in a changing world. https://www.unfpa.org/swp2025

Notlar

  1. Üreme özerkliği (reproductive agency) bireyin cinsellik, doğum kontrolü ve çocuk sahibi olma konusunda özgür ve bilinçli kararlar verebilme kapasitesidir. Bu, yalnızca zorlamadan bağımsız olmayı değil, aynı zamanda bireylerin bu kararları hayata geçirebileceği hukuki, ekonomik ve toplumsal koşulların varlığını da içerir.

  2. Tüm yaş gruplarında katılımcıların yaklaşık yüzde 32’si kendilerinin ya da partnerlerinin istenmeyen bir gebelik yaşadığını belirtmiş. Yaklaşık yüzde 23’ü ise çocuk sahibi olmak istediği halde bunu tercih ettiği zamanda gerçekleştirememiş; bu grubun yüzde 40’tan fazlası sonunda çocuk sahibi olma isteğinden vazgeçmek zorunda kalmış. Ayrıca katılımcıların yaklaşık yüzde 13’ü hem istenmeyen gebelik yaşamış hem de istedikleri, hazır oldukları zamanda çeşitli engellerle karşılaşmışlar. Bazı ülkelerde bu oran yüzde 20’nin üzerinde (UNFPA 2025).

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Yasemin Dildar (2026). Gerçek Doğurganlık Krizi: İnsanlar İstedikleri Hayatı Neden Kuramıyor? (UNFPA 2025 Dünya Nüfusu Raporu Üzerine Bir Değerlendirme). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20029933
  • Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden 2007 yılında mezun oldu. 2009’da aynı bölümde yüksek lisansını, 2015’te University of Massachusetts Amherst’te ekonomi doktorasını tamamladı. Toplumsal cinsiyet ve kalkınma, çalışma ekonomisi ve feminist politik iktisat alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir. Makaleleri World Development, The European Journal of Development Research, Population and Development Review, Feminist Economics, Social Politics gibi dergilerde yayımlanmıştır. Halen California State University, San Bernardino Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyesidir.

    Diğer Yazıları