Takip et

ABD Tarihinin Özgüllükleri ya da Gerçek Amerikan İstisnailiği

YazarMuammer Kaymak

4 Temmuz, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21205349 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

ABD’nin 250. yılı vesilesiyle güncel emperyalizm tartışmalarına kısa bir ara veriyoruz. Bu yazıda, ABD tarihine dair liberal mitlerin ötesine geçerek, ülkenin gerçek tarihsel özgüllüğünün kapitalist gelişme, sınıf mücadeleleri ve ırksal tahakkümün biçimlendirdiği bir tarihsel süreçte yattığını gösteriyoruz.

4 Temmuz 2026, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümü. Ancak ABD, bu dönüm noktasını geçmişteki büyük kutlamalardan çok farklı bir atmosferde karşılıyor. Örneğin 1976’daki 200. yıl kutlamaları, Soğuk Savaş yıllarında ulusal birlik, liberal demokrasi ve Amerikan liderliği söylemi etrafında partiler üstü bir mutabakat havasında gerçekleşmişti. Bugün ise kutlamalar, derin bir siyasal kutuplaşmanın gölgesinde, ABD’nin dünya egemenliğindeki gerilemenin gözle görülür hale geldiği, kendi kurucu anlatısının da giderek daha fazla sorgulandığı koşullarda gerçekleşiyor. Trump yönetimi 250. Yıl kutlamalarını Washington semalarında yeni nesil hayalet savaş uçakları uçurarak, “Make America Great Again” sloganında somutlaşan saldırgan politikalarını tahkim etmek ve kendi otoriter yönelimini meşrulaştırmak için kullanma eğiliminde. Öte yandan liberal muhalefet de 250. yıl kutlamalarını Trump’ın milliyetçi söylemine terk etmiyor. Trump karşıtı “No Kings” gösterileri, Trump’ı Amerikan Devrimi’nin reddettiği türden kişisel iktidar anlayışını yeniden canlandırmakla suçlarken, 1776’nın cumhuriyetçi mirasına, anayasal düzene ve kuvvetler ayrılığı ilkesine gönderme yapıyor.

Bu tablo, Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü sıradan bir anma töreninin ötesine taşıyor. Tam da bu nedenle 250. Yıl kutlamaları güncel siyasal tartışmalarda başvurulan tarihsel referansları ele almak için önemli bir fırsat sunuyor. Zira bu referansları anlamadan bugünün Amerika’sını anlamak mümkün değil. Ancak bu tarihsel referanslar, ABD’nin diğer ülkelerden farklı bir tarihsel gelişim izlediği ve bu nedenle dünya tarihinde özel bir yere sahip olduğu inancını ifade eden “Amerikan istisnacılığı” (American exceptionalism) düşüncesine dayanıyor. Liberal yorumlar bu özgünlüğü ABD tarihinin “özgürlük”, “bireysel haklar”, “anayasal yönetim” ve “piyasa ekonomisi” üzerine kurulu olduğu iddiasına dayandırırken, muhafazakâr söylemde insanlığa örnek olması için Tanrı tarafından özel olarak “seçilmiş ulus” anlatısı ön plana çıkıyor.

Gerçekten de ABD, kapitalist gelişme bakımından Avrupa’dan farklı bir tarihsel yol izlemiştir. Ancak bu farklılık, Amerikan istisnacılığının öne sürdüğü gibi anayasal kurumların, bireysel özgürlüklerin, liberal demokrasinin ya da piyasa ekonomisinin eseri değildir. ABD’nin asıl tarihsel özgüllüğü, kapitalizmin güçlü feodal kalıntılarla karşılaşmadan gelişebilmiş olmasındadır. Avrupa’da burjuvazi siyasal iktidarı aristokrasiyle uzun mücadeleler sonucunda ele geçirirken, Kuzey Amerika’da kapitalist üretim ilişkileri yerleşimci sömürgecilik, yerli halklara yönelik soykırım, köle emeği ve kıtanın hızla metalaştırılması üzerinde yükselmiştir. Modern Amerikan tarihinin özgüllüğü anayasal özgürlükler ve serbest piyasa mitinde değil; kölelikte, kanlı İç Savaş’ta, “soyguncu baronlar” çağının devlet destekli sermaye birikiminde, işçi hareketinin şiddet yoluyla bastırılmasında, sosyalizme yönelik sürekli cadı avlarında ve ırksal tahakkümde yatmaktadır. Bu yazıda Amerikan tarihine dair yaldızlı resmi anlatıyı kazıyarak bu tarihin gerçek özgüllüklerine işaret edeceğiz.

Kolonyal geçmişten bağımsızlığa

Amerikan Devrimi’nin tarihsel anlamını kavrayabilmek için önce onu doğuran kolonyal geçmişi anlamak zorunludur. İngilizlerin Kuzey Amerika’daki kalıcı yerleşimi 1607’de Jamestown’un kurulmasıyla başlamıştır. 1620’den dini baskıdan kaçarak Amerika’ya göç eden Püriten gruplar ise New England’da dinsel cemaatlerin özyönetimine dayanan farklı bir siyasal kültürün temellerini atmıştır.[1] Bu siyasal kültür, aynı zamanda güçlü bir bireycilik anlayışıyla iç içe gelişmiştir. Geniş topraklar üzerinde bağımsız üretici olabilme imkânı, mülkiyeti yalnızca ekonomik değil, siyasal özgürlüğün de temeli haline getirmiştir. Amerikan kolonileri bu özellikleriyle John Locke’un bireyi öncelikle kendi emeğinin ve mülkünün sahibi olarak tanımlayan liberal siyaset kuramına çok güçlü bir zemin sunmuştur. C. B. Macpherson’ın (1990) “sahiplenici bireycilik” (possessive individualism) kültürü olarak tanımladığı bu liberal anlayışın sonucu olarak, bireycilik, özel mülkiyetin kutsanması ve devlete duyulan kuşku uzun vadede Amerikan egemen siyasal kültürünün kalıcı özellikleri haline gelmiştir.

17. yüzyıldan itibaren gelişen koloniler ekonomik bakımdan birbirinden oldukça farklıdır. Kuzeydeki New England ekonomisi, bağımsız çiftçilik, zanaatçılık, ticaret ve denizciliğe dayanmaktadır. Orta Koloniler ise tarım ile ticareti birleştiren karma bir ekonomik yapı geliştirmiştir. Güney kolonileri ise tütün, pirinç ve daha sonra pamuk üreten, Afrikalı köle emeğine dayalı plantasyon ekonomileri üzerine kuruludur.[2] Bu farklılıklara rağmen on üç koloni, İngiliz İmparatorluğu içinde giderek zenginleşmiş ve kendi siyasal kurumlarını geliştirmiştir. 18. yüzyılın ortalarında İngiltere’nin kolonilere dayattığı merkantilist düzen ile ekonomik olarak güçlenen kolonyal burjuvazinin çıkarları arasındaki çatışma koloni yöneticilerinin ortak bir siyasal kimlik kazanmasını sağlamış ve Bağımsızlık Savaşı’na giden yolu açmıştır.

1763’te sona eren Yedi Yıl Savaşı’nın ardından İngiltere’nin uygulamaya koyduğu yeni vergiler ve Appalachian Dağları’nın batısına yerleşimi sınırlayan düzenlemeler, koloni temsilcileri ile İngiliz yönetimi arasındaki gerilimi daha da artırmıştır. Kolonilerin İngiliz Parlamentosunda temsil edilmemelerine işaret eden “Temsil yoksa vergi de yok” (No taxation without representation) sloganı bu hoşnutsuzluğun siyasal ifadesi olmuştur. 1773 yılındaki ünlü Boston Çay Partisi uzlaşma umutlarını ortadan kaldırmış, 1775’te Bağımsızlık Savaşı başlamıştır. 4 Temmuz 1776’da Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Bağımsızlık Bildirgesi ilan edilerek kolonilerin İngiltere’den ayrıldığı ve kendi kendini yönetme hakkını talep ettiği resmen duyurulmuştur.[3]

Bağımsızlık Bildirgesi, 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin liberal ilkelerini siyasal programa dönüştüren bir manifestodur. Bildirge, bütün insanların doğuştan eşit yaratıldığını, yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakları gibi devredilemez doğal haklara sahip olduklarını, hükümetlerin ise meşruiyetlerini ancak yönetilenlerin rızasından aldıklarını ilan etmiştir. Bildirgeye göre halkın temel haklarını sistematik biçimde ihlal eden ve despotluğa yönelen bir yönetimi değiştirmek ya da devirmek yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir ödevdir.[4] Bildirge’de doğuştan eşit olduğu ilan edilen insanlardan kastedilen elbette beyaz erkek mülk sahipleridir. Lakin Bildirge’nin evrensel mesajı, sonraki iki yüzyıl boyunca dışladığı kesimlerin de en güçlü siyasal referanslarından biri olmuştur. Kölelik karşıtlarından kadın hareketine, siyah özgürlük mücadelesinden Sivil Haklar Hareketi’ne ve Kara Panterler’e kadar birçok toplumsal hareket, eşitlik ve özgürlük taleplerini bu ilkeleri hatırlatarak dile getirmiştir.

Bağımsızlıktan iç savaşa

Bağımsızlığın kazanılmasının ardından özellikle Anayasa yapım sürecinde yeni cumhuriyetin nasıl bir ekonomik ve siyasal düzene sahip olacağı üzerine iki farklı çizgi ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki Jefferson’ın temsil ettiği çizgidir. Köleci Güney plantasyon aristokrasisinin önde gelen sözcülerinden biri olan Jefferson, güçlü bir merkezî devletin yeni bir mali aristokrasi yaratacağını ileri sürerek eyaletlerin geniş yetkilere sahip olduğu ademimerkeziyetçi bir yönetim önermiş, bu çizgiye meşruiyet sağlamak için bağımsız mülk sahibi beyaz çiftçilerin oluşturduğu bir Cumhuriyet idealini savunmuştur. Buna karşılık sanayileşen Kuzey’in çıkarlarını temsil eden Alexander Hamilton, güçlü bir federal devlet, ulusal banka, kamu kredisi sistemi, koruyucu gümrük tarifeleri ve sanayileşmeye dayalı bir kalkınma stratejisinden yana olmuştur. Bu iki programın anayasal düzeyde uzlaştırılması kolay olmamış, ancak Bağımsızlık Savaşı’nın başkomutanı George Washington’ın otoritesi sayesinde bir denge kurulabilmiştir.

19. yüzyılın ilk çeyreğinde ABD’nin batıya doğru hızla genişlemesi, bu siyasal tartışmaya yeni bir toplumsal boyut kazandırmıştır.[5] Bu dönemde Batı’da bağımsız çiftçiler, sınır yerleşimcileri ve küçük üreticilerden oluşan yeni bir toplumsal tabaka ortaya çıkarken, birçok eyalette oy kullanmak için aranan mülkiyet şartı kaldırılmış ve beyaz erkeklerin çoğunluğu oy hakkına kavuşmuştur. Bu yeni toplumsal dinamiğe yaslanarak başkan seçilen Andrew Jackson, Doğu Yakası’nın mali ve ticari seçkinlerine karşı “halkın” temsilcisi olduğunu ileri süren popülist bir siyasal söylem geliştirmiş; İkinci Amerika Bankası’na karşı mücadelesini bu söylemin simgesi haline getirmiştir. Bu dönemde batıya doğru genişleme hızlanmış, bu genişleme on binlerce Amerikan yerlisinin tehcir edilmesi ile sağlanmıştır.

Öte yandan Batı’ya doğru genişleme, köleliğin yeni topraklara taşınıp taşınmayacağı ve federal devletin yetkilerinin sınırları konusundaki anlaşmazlıkları giderek keskinleştirmiştir. Sanayileşen Kuzey, ücretli emeğe, korumacı gümrük tarifelerine, güçlü bir federal devlete ve bütünleşmiş bir ulusal pazara dayanan bir kalkınma modelinde ısrar ederken Güney, köle emeğine ve ham pamuk ihracatına dayalı plantasyon ekonomisini koruyabilmek için, korumacılığa karşı çıkmış, köleciliği yeni topraklara yayarak hem ekonomik düzenini hem de Kongre’deki siyasal ağırlığını artırmaya çalışmıştır.[6] Böylece Batı’nın hangi emek rejimi ve hangi siyasal düzen temelinde örgütleneceği sorunu, Amerikan siyasetinin temel ayrışma noktası haline gelmiştir.

Bu süreçte başlangıçta Kongre ile sınırlı kalan siyasal mücadele giderek toplumsallaşmış, 1852’de yayımlanan Tom Amca’nın Kulübesi, kölelik karşıtı hareketin simgelerinden biri haline gelerek bu kutuplaşmayı daha da derinleştirmiştir. Sonunda uzlaşmaz hale gelen bu karşıtlık, ülkeyi 1861’de İç Savaş’a sürüklemiştir. Güneyli Konfederasyon güçleri ile Kuzey orduları arasında 1861-65 yıllarında gerçekleşen dünyanın en kanlı iç savaşında her iki taraftan toplam 750.000 kişi ölmüştür. Amerikan İç Savaşı, liberal Amerikan istisnacılığının uzlaşma ve anayasal uzlaşı üzerinden ilerleyen çatışmasız gelişme anlatısının temelsizliğini gösteren en önemli örneklerden birisidir. ABD’nin temel toplumsal ve ekonomik çelişkileri, siyasal uzlaşmayla değil, kanlı bir iç savaşla çözülebilmiştir.

Yaldızlı Çağ: Soyguncu Baronlar ve İsyankârlar

İç Savaş’tan Kuzey’in zaferle çıkmasının ardından kölelik kaldırılmış, güçlü federal devlet ile bütünleşmiş ulusal pazara dayalı yeni bir gelişme döneminin önü açılmıştır. 19. yüzyılın son 30 yılında korumacı gümrük tarifeleri, ulusal bankacılık sistemi ve demiryollarına sağlanan geniş kamu teşvikleri ile ABD, tarihin en hızlı sanayileşme deneyimlerinden birini yaşamıştır. Mark Twain’in 1873 tarihli romanının başlığından hareketle Yaldızlı Çağ (Gilded Age) olarak anılan bu dönemde petrol, çelik, demiryolları ve finans sektörlerinde dev şirketler yükselirken, döneme damgasını vuran Rockefeller, Carnegie ve J.P. Morgan gibi “soyguncu baronlar” rakiplerini satın alarak ya da tasfiye ederek tekeller kurmuş, kamu kaynaklarını ve siyasal nüfuzlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış, siyasetçileri rüşvetle satın almış, sendikal örgütlenmeyi şiddet yoluyla bastırmış ve finansal spekülasyonlarla sermayeyi eşi benzeri görülmemiş ölçüde merkezileştirmiştir.[7] Bu sanayileşme hamlesi, yerli halkların topraklarına el konulması, kamu arazilerinin demiryolu şirketlerine devredilmesi ve doğal kaynakların sermayeye açılması gibi ilkel birikim süreçlerinin yanı sıra milyonlarca göçmen işçinin yoğun sömürüsü üzerinde yükselmiştir.

Öte yandan İç Savaş’ın ardından köleliğin kaldırılması yaklaşık dört milyon siyah Amerikalıyı hukuken özgürleştirmiş olsa da toprak reformunun yapılmaması nedeniyle eski kölelerin büyük bölümü Güney’de ortakçılık ve borç bağımlılığı ilişkileri içinde yaşamaya devam etmiştir. İzleyen yıllarda yüz binlercesi Kuzey ve Ortabatı’nın sanayi kentlerine göç ederek ücretli işçi sınıfının saflarına katılırken Güney’de ırk ayrımcılığını kurumsallaştıran Jim Crow yasaları 1960’lara kadar yürürlükte kalmıştır.[8]

ABD’deki hızlı sanayileşme, uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında yaşayan geniş bir işçi sınıfı yaratmıştır. Bu koşullar, Avrupa’dan gelen göçmenlerin taşıdığı sendikal ve sosyalist geleneklerin de etkisiyle işçi hareketinin hızla gelişmesine zemin hazırlamıştır. 1869’da kurulan Emek Şövalyeleri, sekiz saatlik iş günü, çocuk emeğinin yasaklanması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talepleriyle dönemin en etkili emek örgütlerinden biri haline gelmiştir. İşçi hareketi kısa sürede yalnızca sendikal alanda değil, siyasal alanda da etkisini göstermeye başlamıştır. 1886’da New York belediye seçimleri bunun önemli göstergelerinden biri olmuştur.[9] Aynı yıl sekiz saatlik iş günü talebiyle başlayan grev dalgası sırasında meydana gelen Haymarket Olayı ise Amerikan işçi hareketinin simgesi haline gelmiştir.[10]

Benzer bir sınıfsal tepki kırsal Amerika’da da ortaya çıkmıştır. Bu dönemde çok sayıda çiftçi demiryolu şirketlerinin, bankaların ve spekülatör tüccarların artan gücü karşısında borçlanarak toprağını kaybetmiş, ABD’nin kurucu ideolojisi olan Jeffersoncu bağımsız çiftçi ideali giderek çözülmeye başlamıştır. Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi eserinde bu süreci ilkel birikimin bir örneği olarak anlatmaktadır. Bu dönemde kurulan Çiftçi İttifakları (Farmers’ Alliances) ve ardından Halk Partisi (People’s Party) demiryolu şirketlerine, bankalara ve mali sermayeye karşı ülke çapında güçlü bir muhalefet örgütlemiştir. Çiftçi muhalefetinin gündeme getirdiği para arzının genişletilmesi, demiryollarının kamu denetimine alınması, artan oranlı gelir vergisi ve senatörlerin doğrudan halk tarafından seçilmesi gibi talepler, sanayi işçilerinin önemli bir bölümünden de destek görmüştür.[11]

İlerlemeci dönemin çelişkileri

İşçi hareketi ve çiftçi hareketinin yarattığı toplumsal basıncın en önemli sonucu, yönetici sınıf içinde sistemin uzun vadeli çıkarları açısından Amerikan tekelci kapitalizminin oluşum sürecini karakterize eden gangster kapitalizminin reforme edilmesi yönünde güçlü bir konsensüs yaratmış olmasıdır. Sınıf mücadelelerinin yarattığı bu baskı, 1890’lardan I. Dünya Savaşı’na kadar uzanan dönemde “İlerlemeci Dönem” (Progressive Era) olarak bilinen reform dalgasının önünü açmıştır. Bu sürece öncülük eden kentli orta sınıf reformcular, gazeteciler, akademisyenler ve kimi siyasetçiler, toplumsal sorunların değişmez ilkelere göre değil pratik sonuçlarına göre çözülmesi gerektiğini savunan Amerikan pragmatizmine yaslanarak geniş bir reform programı ortaya koymuştur. Bu bağlamda, politik yolsuzlukla mücadele, tröstlerin denetlenmesi, kamu yönetiminin profesyonelleştirilmesi, kadınlara oy hakkının tanınması[12] ve doğrudan demokrasi mekanizmalarının güçlendirilmesi gibi çok geniş bir alanda reform girişimleri ortaya çıkmıştır.[13]Ancak bu reformların sınırları da kısa sürede ortaya çıkmıştır. Sözgelimi büyük şirketlerin gücünü sınırlamak amacıyla 1890’da çıkarılan Sherman Antitröst Yasası, uzun yıllar boyunca tröstlerden çok sendikalara karşı uygulanmış, mahkemeler grevleri ve sendikal örgütlenmeleri “ticaretin engellenmesi” olarak yorumlayarak yasayı işçi hareketini bastırmanın hukuki araçlarından biri haline getirmiştir.

İlerlemeci Dönem’in entelektüel ve toplumsal ortamı Amerikan iktisat düşüncesinde de özgün bir karşılık üretmiştir. Teorik temelleri büyük ölçüde Thorstein Veblen tarafından atılan Amerikan Kurumsalcılığı, Amerikan tekelci kapitalizminin yarattığı sorunlara verilen özgün bir yanıttır. Veblen’in ABD’de öteden beri klasik-neoklasik geleneğin laissez faire anlayışına mesafeli iktisat geleneğine yaslanan özgün ve eleştirel teorik çerçevesi, popülist çevrelerin ve emekçilerin “Soyguncu Baronlara” karşı tepkilerinin teorik bir ifadesi olmuştur. Ancak Amerikan Kurumsalcılığı zamanla Veblen’in eleştirel perspektifinden uzaklaşarak yükselen yönetimsel sınıfın reformcu ideolojisine dönüşmüştür.[14] Commons, Hamilton, Mitchell gibi kurumsalcılar ve onların öğrencileri, çalışma hayatıyla ilgili yasalardan, iktisat politikalarının tasarlanması için gerekli altyapının oluşturulmasına uzanan geniş bir alanda tekelci kapitalizmin gereksinim duyduğu kurumsal reformlara rehberlik etmiş, bu kadrolar New Deal politikaları ve Bretton Woods kurumlarının tasarımında etkili bir rol oynamıştır.

Amerikan tarihinin istisnailiği ile ilgili bir başka başlık ABD’nin teknolojik dinamizmiyle ilgilidir. Geleneksel iktisat tarihi literatürü, ABD’nin teknolojik üstünlüğünü çoğu zaman bol toprak ve doğal kaynaklara karşılık emeğin görece kıt olmasına bağlar. Habakkuk (1962) ile özdeşleşen bu görüşe göre yüksek ücretler, sermayeyi emek tasarrufu sağlayan teknolojilere ve organizasyonel yeniliklere yöneltmiştir. Bu açıklama önemli bir gerçeğe işaret etse de teknolojik değişmeyi sınıf ilişkilerinden ve sermayenin emek üzerindeki denetim arayışından bağımsız bir şekilde ele alan bir yaklaşıma dayanmaktadır. Nitekim İç Savaş sonrasında ulusal pazarın bütünleşmesi ve tekelci kapitalizmin yükselişi, yalnızca üretim kapasitesini artırmayı değil, emek süreci üzerinde daha sıkı bir denetim kurmayı da beraberinde getirmiştir. İkisi de ABD’de ortaya çıkan Frederick Taylor’un “Bilimsel İş İdaresi” ile Henry Ford’un hareketli montaj hattı, yalnızca verimliliği artıran teknik yenilikler değildir. Taylorizm ve Fordizm, sermaye açısından, üretim bilgisini işçiden alıp yönetime aktaran, emeği standartlaştıran, vasıfları parçalayan ve farklı ulusal kökenlerden gelen milyonlarca göçmen işçiyi tek bir üretim disiplinine tabi kılmaya çalışan yeni bir örgütlenme biçimidir.

Antonio Gramsci, Amerikanizm ve Fordizm başlıklı ünlü incelemesinde Fordizmin, fabrikada üretimin yeniden örgütlenmesinin ötesinde yeni bir yaşam biçimi, yeni bir emek disiplini ve yeni bir hegemonya projesi olduğunu vurgulamıştır. İçki yasağından, görece yüksek ücret politikasına, işçilerin aile yaşamından tüketim alışkanlıklarına kadar uzanan müdahaleler, kitlesel üretimin ihtiyaç duyduğu yeni işçi tipini yaratma çabasının ürünüdür. Bu bağlamda Amerikanizm de, yalnızca bir üretim modeli değil; sermayenin üretim sürecini, gündelik hayatı ve toplumsal rızayı birlikte yeniden örgütleme girişimidir.

Kızıl korku ve Amerikan solunun tasfiyesi

İlerlemecilik Dönemi reformları Amerikan tekelci kapitalizmini kurumsallaştırırken, Amerikan siyasal yapısının ayırt edici bir diğer özelliği de kurumsallaşmıştır. Tarihsel olarak güçlü bir işçi hareketine sahip olmasına rağmen sosyalizm ve sosyal demokrasi ABD’de hiçbir zaman yerleşik bir siyasal akım haline gelememiştir. Burada Amerikan işçi sınıfının etnik bakımdan parçalı yapısı, beyaz ve siyah işçiler arasındaki ırksal bölünme ve sendikal hareketin benimsediği reformist çizginin önemli bir rolü vardır. 1886’da kurulan Amerikan Emek Federasyonu (AFL), sınıf mücadelesini siyasal iktidar sorunu olarak değil, ücretler, çalışma saatleri ve çalışma koşulları gibi somut ekonomik talepler çerçevesinde ele alan “ekmek ve tereyağı sendikacılığı” anlayışını benimsemiştir. Bu anlayışa karşı mücadeleci bir çizgiyi temsil eden hareketler de ortaya çıkmıştır. Örneğin 1905’te kurulan Industrial Workers of the World (IWW), vasıflı-vasıfsız işçi ayrımını reddeden, göçmen işçileri tek bir sanayi sendikasında örgütlemeyi amaçlayan ve kapitalizmi açıkça karşısına alan radikal bir çizgiye sahiptir. Ne var ki Ekim Devrimi’nin ardından Birinci Kızıl Korku (First Red Scare) dönemi olarak adlandırılan ve devlet ve basın eliyle körüklenen antikomünist histeri dalgası sırasında bu mücadeleci geleneği tasfiye etmek için devlet gücü seferber edilmiş, IWW fiilen dağıtılırken sosyalist örgütler ve diğer radikal sendikalar, sadece devletin değil, patronların örgütlediği grev kırıcıların ve silahlı çetelerin açık hedefi haline gelmiştir.

1935’te kurulan Sanayi Örgütleri Kongresi (CIO), sanayi işçilerini örgütleyerek emek hareketine yeniden ivme kazandırsa da II. Dünya Savaşı sonrasında McCarthycilikle özdeşleşen İkinci Kızıl Korku döneminde CIO içindeki komünist ve solcu kadrolar sistemli biçimde tasfiye edilmiştir. Bu dönemin federal sadakat soruşturmaları, Hollywood’dan üniversitelere uzanan antikomünist kampanya, sendikal hareketi de derinden etkilemiştir. 1955’te AFL ile CIO’nun birleşmesi, bu tasfiyelerin ardından Amerikan sendikal hareketinin antikomünist liberal uzlaşma temelinde yeniden örgütlenmesinin sembolü olmuştur. Böylece Amerikan sendikal hareketi Soğuk Savaş düzeninin önemli kurumsal dayanaklarından biri haline gelmiştir.

Son olarak, Amerikan emperyalizminin tarihsel kökenlerine de değinelim. 19. yüzyıl sonlarında Amerikan kapitalizminin kıta ölçeğinde olgunlaşması, dış politikada da yeni bir yönelimi beraberinde getirmiştir. Avrupa devletlerinin Amerika kıtasına müdahalesini önlemek için ilan edilen 1823 tarihli Monroe Doktrini yüzyılın sonlarına gelindiğinde giderek ABD’nin Latin Amerika üzerindeki nüfuz iddiasının dayanağına dönüşmüştür.[15] ABD, bu süreçte Avrupa tipi klasik sömürge imparatorluklarından farklı olarak, doğrudan sömürgeleştirmeden çok mali denetim, askerî müdahale ve siyasal nüfuz yoluyla işleyen kendine özgü bir emperyal yönetim biçimi geliştirmeye başlamıştır. Bu deneyim, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin sömürgeci bir geçmişi olmadığı iddiasıyla kuracağı yeni emperyalist egemenliğin tarihsel zeminini oluşturmuştur. Özetle ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası kendi küresel liderliğini meşrulaştırmak için dünyaya sunduğu, serbest girişim, liberal demokrasi, bireysel özgürlükler ve antikolonyal geçmiş söylemi, tarihsel olarak devlet destekli tekelci kapitalizm, emekçileri siyasal alandan dışlayan plütokratik bir Anayasal düzen, kurumsallaşmış ırkçılık, emperyalist yayılma ve sosyalizme meşru bir siyasal alan tanımayan fanatik bir antikomünizmle şekillenmiştir.

Kuruluşunun 250. yılında ABD, bir yandan kendi kurucu anlatılarını yeniden tartışırken, diğer yandan en azından son 80 yıldır dünya düzenine yön vermiş siyasal, kurumsal ve ideolojik mirasının bu sınırlarıyla yüzleşmektedir. Bu güncel boyutu tartışmaya devam edeceğiz.

Kaynakça

Faragher, J. M. vd. (2016) Out of Many: A History of the American People (8th ed., Combined Volume), Pearson.

George, H. (1958) Progress and Poverty, New York: Robert Schalkenbach Foundation.

Gramsci, A. (2020) “Amerikanizm ve Fordizm”, Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar, Çev. İ. Yıldız, Ankara: Dipnot.

Habakkuk H. J. (1962) American and British Technology in the Nineteenth Century: The Search for Labour-Saving Inventions, New York: Cambridge University Press.

Frank, T. (2020) The People, No: A Brief History of Anti-Populism, New York: Metropolitan Books

Luxemburg, R. (1986) Sermaye Birikimi, Çev. T. Ertan, İstanbul: Alan.

Macpherson, C. B. (1990) The Political Theory of Possessive Individualism, OUP.

Moore Jr., B. (2016) Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, Çev. A. Şenel ve Ş. Tekeli, Ankara: İmge.

Şenalp, M. G. (2023) “Orijinal, Radikal ve Yönetimsel: Thorstein Veblen ve Amerikan Kurumsalcılığının Toplumsal Sınıf Kökenleri”, Fiscaoeconomia, 7(1), 86-114.

Tunçay, M. (1986) Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi -2 Yeni Çağ: Seçilmiş Yazılar, Ankara: Verso Teori.

Williams, E. (2017) Kapitalizm ve Kölelik, Çev. A. Tarar, Ankara: Dipnot.

Zinn, Howard (2005) Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, Çev. S. Sayan Özer, Ankara: İmge.

Notlar

  1. Kasaba toplantıları (town meetings) ve seçilmiş yerel meclisler etrafında gelişen bu gelenek, giderek Amerikan siyasal yaşamının ayırt edici özelliklerinden biri haline gelmiştir. Ancak bu özyönetim anlayışı, yerli halkların topraklarının sistematik biçimde ele geçirilmesi ve sömürgeleştirilmesiyle birlikte gelişmiştir. Bu konuda bkz. Faragher vd. (2016).

  2. Güney ekonomisi İngiltere’nin Atlantik ticaret sistemine sıkı biçimde bağlıydı. Eric Williams’ın (2017) üçgen ticaret adını verdiği bu mekanizma, İngiltere’den Afrika’ya mamul malların gönderilmesi, bunlar karşılığında satın alınan Afrikalı kölelerin Amerika’daki plantasyonlara taşınması ve köle emeğiyle üretilen şeker, tütün ve pamuğun tekrar İngiltere’ye ihraç edilmesi biçiminde işleyen bir ticaret ağıydı.

  3. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ya da Amerikan Devriminin kapitalist İngiltere’ye karşı bir eylem olması ve kolonilerin kapitalist karakteri nedeniyle burjuvaziyi iktidara taşıyan klasik burjuva devrimleri arasında yer alıp almadığı öteden beri tartışılır. Amerikan Devriminin klasik burjuva devrimlerinin dilini taşıması bir yana İngiliz Parlamenter monarşisinin Amerikan kolonileri bakımından bir mutlak monarşi olması ve kolonilerdeki kapitalist gelişmenin önüne koyduğu engeller dikkate alındığında özgün bir burjuva devrimi olarak tanımlanması gerekir. Bu konuda bkz. Moore Jr. (2016).

  4. Bildirgenin Türkçe çevirisi için bkz. Tunçay (1986).

  5. 1803’te Louisiana’nın Fransa’dan satın alınmasıyla ülke toprakları bir anda iki katına çıkmış; ardından İspanya’dan alınan Florida, Meksika’dan koparılan geniş topraklar ve yeni yerleşimlerle birlikte sınır sürekli batıya doğru ilerlemiştir.

  6. Güneyin köleci plantasyon ekonomisi 1793 yılında Eli Whitney’in icat ettiği pamuk çırçırı sayesinde elde edilen maliyet avantajıyla ham pamuk ihracatında ön plana geçmiş, İngiliz fabrikalarının başlıca tedarikçisi haline gelmiştir.

  7. Bu süreçte 1873-1896 Büyük Depresyonunun yarattığı deflasyon ve kârlılık sorunlarına karşı gündeme gelen çelik ve petrol sektörlerindeki tröstleşme ABD’de tekelci kapitalizmin sıçramalı bir gelişme göstermesini sağlamıştır.

  8. Peter Farrelly’nin yönettiği 2018 yapımı Green Book, sıra dışı bir öykü üzerinden bu ayrımcı yasaların işleyişini çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir.

  9. Bu seçimde Emek Şövalyeleri, Merkezi İşçi Birliği ve çeşitli sosyalist grupların desteğiyle bir seçim ittifakı olarak kurulan Birleşik İşçi Partisi’nin adayı Henry George, oyların yüzde 31’ini alarak ikinci olurken, Theodore Roosevelt üçüncü sırada kalmıştır. Henry George 1879’da yayınlanan Progress and Poverty adlı eseriyle tanınan Amerikalı iktisatçı ve reformcudur. Toprak rantının tek vergi (single tax) yoluyla kamuya aktarılmasını savunan Georgist yaklaşımın kurucusudur. George’un popülerleştirdiği tek vergi hareketi Yaldızlı Çağın ve izleyen dönemin önemli reformist girişimlerinden birisidir.

  10. Dönemin sınıf hareketleri konusunda bkz. Zinn (2005).

  11. Frank (2020) ABD’de Trump döneminin popülist olarak tanımlanması ve bu popülizmin tarihsel kökeni olarak 19. yüzyıl çiftçi popülizmine işaret edilmesine karşı bu hareketin ilerici karakterine dair etkili bir açıklama getirmektedir.

  12. İlerlemeci Dönem’de kadınlara oy hakkı mücadelesinin toplumsal tabanı yalnızca orta sınıf süfrajetlerden oluşmuyordu. New York’ta 1908 yılında yaklaşık 15 bin kadın konfeksiyon işçisi yaptıkları yürüyüşte oy hakkı talebini sekiz saatlik iş günü ve çocuk işçiliğinin kaldırılması gibi emek talepleriyle birleştirerek kadın hareketinin kitleselleşmesinde önemli bir rol oynamıştır.

  13. 1870’lerden 1920’lerin sonuna kadar ABD’de en yoğun tartışmalara konu olan reform başlıklarından biri içki yasağı konusuydu. İlk bakışta, Protestan dini grupların öncülük ettiği muhafazakâr bir ahlak kampanyası gibi görünse de içki yasağı girişimleri çok daha karmaşık toplumsal, ekonomik ve siyasal nedenlerden kaynaklanıyordu. Büyük sanayi işletmeleri, üretim disiplinini artıracak, daha düzenli ve ayık bir işgücü yaratmayı hedeflerken, Protestan orta sınıf reformcular, hızla büyüyen kentlerdeki göçmen mahallelerini kendi ahlaki ve kültürel değerleri doğrultusunda dönüştürmeye çalışıyordu. Buralardaki salonlar sendikaların örgütlendiği, yerel siyasal ilişkilerin kurulduğu ve özellikle İrlandalı, Alman, İtalyan ile Doğu Avrupalı göçmen topluluklarının gündelik sosyal yaşamının merkezinde yer alan mekânlardı. Dolayısıyla içki yasağı, alkol tüketimini sınırlandırmaktan ziyade göçmenlerin oluşturduğu kent kültürüne ve onların siyasal örgütlenme ağlarına yönelik bir müdahale amacını taşıyordu. Bu nedenle içki yasağının en güçlü destekçileri olan kırsal Protestan çevreler ile Anti-Saloon League adlı oluşuma en sert muhalefet büyük kentlerde yaşayan Katolik ve Yahudi göçmen topluluklarından geldi. Özetle içki yasağı, İlerlemeci Dönemin reformcu gündeminin taşıdığı temel çelişkileri de ortaya koyan bir içerik taşıyordu. Toplumsal sorunları çözme iddiasıyla geliştirilen reformlar, çoğu zaman kültürel disiplin, ahlaki denetim ve Amerikanlaştırma çabalarıyla iç içe geçiyordu. Bu konuda bkz. Faragher (2016).

  14. Bu konuda yetkin bir inceleme için bkz. Şenalp (2023).

  15. 1898 İspanya-Amerika Savaşı’ndan başlayarak Küba üzerindeki nüfuzunu pekiştiren, Porto Riko, Guam ve Filipinler’i ele geçiren ABD, ilk kez denizaşırı bir emperyal güç olarak sahneye çıkmıştır. Theodore Roosevelt’in “Big Stick” politikası ve 1904 tarihli Roosevelt Ek’i (Roosevelt Corollary), Monroe Doktrini’ni Latin Amerika’da askerî müdahaleyi meşrulaştıran bir ilkeye dönüştürmüştür.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Muammer Kaymak (2026). ABD Tarihinin Özgüllükleri ya da Gerçek Amerikan İstisnailiği. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21205349
  • Hacettepe Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. İktisat tarihi, iktisadi düşünce tarihi ve uluslararası politik ekonomi alanlarında çalışmalar yapmakta ve bu alanlarda dersler vermektedir. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü’nde, yüksek lisansını Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamlamıştır. Doktora derecesini ise Hacettepe Üniversitesi’nden, 1873–1896 Krizi konulu teziyle almıştır. Praksis Dergisi Yayın Kurulu üyesidir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.