Bu yazı, Özcan Alper’in Erken Kış filmi üzerinden ticari taşıyıcı anneliği tartışıyor. Filmden hareketle Sophie Lewis’in “rahim emeği” kavramsallaştırmasını ve taşıyıcı anneliğe ilişkin siyasal iddialarını Marksist değer kuramı temelinde yeniden değerlendiriyor.
Yakın zamanda çok sevdiğim yönetmenlerden Özcan Alper’in Erken Kış filmini izledim ve bir süre etkisinde kaldım. Filmin sinematografisini, müziklerini ve özellikle oyunculuklarını çok başarılı buldum. Hikayenin bana göre sorunlu yanları var ama bu yazının amacı filmin sanatsal ya da psikolojik çözümlemesini yapmak değil. Ben hikayenin merkezindeki taşıyıcı annelik meselesine odaklanmak istiyorum. Çünkü film aslında son derece politik bir konuyu açıyor ama bana göre hakkıyla işlemiyor. Hatta, bu illegal ticari sözleşmenin taraflarının duygu dünyalarına, sömüren tarafı açıkça yargılamadan, anlamaya çalışarak yaklaştığı için meseleyi bir ölçüde apolitikleştirdiğini bile düşünüyorum. Yönetmen de röportajlarında derdinin yargıda bulunmak olmadığını, konuya daha insani bir yerden yaklaştığını söylüyor.[1] Ben ise film vesilesiyle taşıyıcı annelik meselesini teorik olarak tartışmak istiyorum.
Özcan Alper’i böyle bir film çekmeye motive eden endüstriyle ilgili kısa bir video içeriği de iliştiriyorum. Vakti olan, videonun 3. dakikasında Ukrayna’dan taşıyıcı annelik hizmeti satın alan çiftin pratiği meşrulaştırma biçimine bir baksın. Orada baba adayı diyor ki: “Düşünün ki bir kek yapıyorsunuz. Tüm malzemeleri bir araya getiriyorsunuz. Ama kendi fırınınızda pişirmek yerine başka bir fırına veriyorsunuz.”
Öyle mi gerçekten?
Ücretli taşıyıcı annelik nedir? İş midir? Rahim kiralanabilir bir meta mıdır? Bebek alınıp satılabilir bir meta mıdır? Meta ise fiyatı nasıl belirlenir? Alınan ücret neyin ücretidir, emek geliri mi “fırının” kira bedeli olarak rant mı? Sorular rahatsız edici biliyorum ama film gerçekliği gözümüze çarptı ve orda bıraktı. Tamam taşıyıcı anne için çok üzüldük ama Lia Ferhat’a aşık olmasaydı ya da bebekle bağ kurmasaydı, biz o parçalanmayı görmeseydik bu rızaya dayalı alışveriş hakkında ne düşünürdük? Taşıyıcı anneliğe karşı doğru politik tavır ne olmalı? Kimisi açıkça, kimisi biraz daha utangaç biçimde, bebeğin alınıp satılabilir olmasını ahlaki olarak yanlış buluyor.[2] Ahlakın ötesinde burada gerçek bir gri alan da var, LGBTİ+ bireyler, ya da başka sebeplerle biyolojik olarak çocuk sahibi olmayanların üreme hakları gibi. Bu yüzden açık açık tartışılmasından kaçınılıyor sanırım.
Burada, son kitabı Ailenin İlgası Türkçeye çevrilen ve feminist çevrelerde ilgiyle karşılanan Sophie Lewis’in 2019 tarihli Full Surrogacy Now (Tam Taşıyıcı Annelik Şimdi) kitabından söz etmek istiyorum. Lewis bu kitapta oldukça radikal bir pozisyon alarak kapitalist çekirdek aile biçiminin aşılabilmesi için biyolojik anneliğin bütünüyle taşıyıcı anneliğe dönüşmesi gerektiğini savunur. Ailenin ilgası literatürünün (O’Brien 2023, Lewis 2022) siyasal ufkunu değerli bulsam da Full Surrogacy Now kitabını ilk okuduğumda tam olarak şok olmuştum. Konuyla ilgili teorik tartışmalara şimdiki kadar aşina olmadığım için argümanı neden ikna edici bulmadığımı da tam kavrayamamıştım. Sadece, kimin doğurduğundan bağımsız olarak çocukların hepimizin olduğu, onlardan sorumlu olmanın, onları büyütmenin kolektifleştiği komünist ütopyanın[3] ne eksiği var ki birbirimiz için taşıyıcı annelik yapmak gerekli olsun diye düşünmüştüm. Bugün dönüp baktığımda Lewis’in neden böyle bir argüman kurduğunu daha iyi anlıyorum. Ama hâlâ ikna olmuş değilim. Tam da bu yüzden meseleyi biraz daha detaylı tartışmak istiyorum.
Rahim Emeği ve Değer Biçiminin Ütopik Diyalektiği
Sophie Lewis, taşıyıcı annelikte devrimci bir potansiyel görür. Bunun ilk nedeni, taşıyıcı anneliğin gebelik ile ebeveynliği birbirinden ayırarak biyolojik anneliğin doğal değil, toplumsal olarak kurulan bir ilişki olduğunu görünür kılmasıdır. İkinci olarak, gebeliği yalnızca biyolojik bir süreç değil, toplumsal olarak örgütlenen bir emek biçimi olarak kavrar. Ticari taşıyıcı annelikte ücretin, sözleşmenin, denetimin ve sömürünün açık biçimde görünür olması, Lewis’e göre tüm gebeliklerin kapitalist toplumda yeniden üretim emeğinin bir parçası olduğunu açığa çıkarır. Son olarak taşıyıcı annelik, çocuk bakımını biyolojik ebeveynlere ve çekirdek aileye hapseden anlayışı aşarak queer ebeveynlik, ortak ebeveynlik ve kolektif bakım ağları gibi yeni akrabalık ve dayanışma biçimlerinin mümkün olduğunu gösterir. “Tam Taşıyıcı Annelik Şimdi” sloganı tam da bu nedenle mevcut endüstrinin savunusu değil, yeniden üretimin bütünüyle toplumsallaştığı komünist bir ufkun sloganıdır (Lewis 2019).
Buraya kadar Lewis’in argümanı ikna edici görünse de kitabın asıl paradoksu burada başlıyor. Eğer hedef piyasayı, ücret ilişkisini ve çekirdek aileyi aşmaksa, neden bu ütopyaya giden yol “tam taşıyıcı annelikten” geçmek zorunda? Neden yeniden üretimin özgürleşmesi, önce onun en uç şekilde metalaşmasını gerektiriyor?
Marksist değer-biçim analizi (value-form) geleneği içinde çalışan Beverley Best’e göre bu aslında bir paradoks değil. Kapitalizmin değer yasasının işleyişi yalnızca tahakküm üretmez, aynı zamanda bu tahakküm biçimlerinin aşılmasının tarihsel koşullarını da yaratır. Bugün sermaye tarafından örgütlenen taşıyıcı annelik endüstrisi de biyolojik anneliği çözen yeni toplumsal biçimler (IVF, yumurta ve sperm bağışı, taşıyıcı annelik sözleşmeleri, ortak ebeveynlik, queer akrabalık biçimleri vb.) yaratarak sermayenin ötesine işaret eden olanaklar üretir. Best bu durumu “değer biçiminin ütopik diyalektiği” olarak adlandırır.
Buradaki ütopik diyalektiği, 1970’lerin Wages for Housework hareketini örnek vererek açıklar. İlk bakışta ev işine ücret talep etmek, ev içindeki fiziksel, bilişsel, duygusal birçok faaliyetin metalaşmasını, piyasaya dahil edilmesini istemek gibi görünür. Oysa hareketin radikal mantığı bundan ibaret değildir. Ev işi gerçekten ücretli emek haline gelirse, artık kadınlara özgü, doğal ve aile içinde görünmez bir faaliyet olmaktan çıkar; diğer bütün emek biçimleri gibi soyut toplumsal emeğin bir parçası haline gelir. Tam da bu nedenle talep, kapitalizm içinde gerçekleştirilebilecek bir reform değil, kapitalizmin kendi mantığını sonuna kadar zorlayan “aşırı” bir taleptir. Çünkü bakım emeğinin bütünüyle ücretlendirilmesi, sonunda bakımın aileye ait özel bir sorumluluk olmaktan çıkmasını, dolayısıyla ücret ilişkisinin de aşılmasını ima eder. Federici (1975, 2014)’nin yıllar önce söylediği gibi mesele “ev işi için ücret” değil, sonunda “ev işine karşı ücret”tir.
Benzer biçimde gebelik sözleşmelerle düzenlenmeye başladığında annelik artık kadınlığın doğal bir fonksiyonu olarak görülemez. Çocuk doğurmak piyasa ilişkileri içinde örgütlendiğinde, biyolojik ebeveynlik ile bakım arasındaki zorunlu bağ çözülmeye başlar. Kapitalizm yeniden üretimi metalaştırırken aynı zamanda onu doğallaştıran ideolojik kabuğu da parçalar (Best 2021). Yani, Lewis bu sloganla bizi taşıyıcı annelik “için” ve “ona karşı” aynı anda mücadele etmeye; çekirdek ailenin ekonomik, toplumsal cinsiyete dayalı ve ırksallaştırılmış üstünlüğünü, onun genetik akrabalık saplantısıyla birlikte aşacak ortak bir ufka doğru ilerlemeye çağırır (Lewis 2019, s.130).
Toplumsal yeniden üretimin çekirdek ailenin sınırlarını aşmasına, bakımın kolektifleşmesine ve biyolojik bağların ayrıcalığının sorgulanmasına yönelik siyasal ufuk son derece değerli. Ancak Lewis’in analizinin temel bir teorik sorunu var. Değer biçiminin ütopik diyalektiğinin taşıyıcı anneliğe uygulanabilmesi için, taşıyıcı anneliğin Marksist değer yasasının işleyişine tabi olması gerekir. Lewis’in “rahim emeği” olarak adlandırdığı bu faaliyet, gerçekten değer üreten bir emek biçimi olarak kavramsallaştırılabilir mi? Kitap bu soruya olumlu bir yanıt vermeye çalışıyor ama ben bu yanıtın teorik temellerini ikna edici bulmuyorum.[4]
Üretim, Emek ve Değer
Lewis’in teorik çerçevesinde gebelik yalnızca üretken bir faaliyet değil, aynı zamanda değer üreten bir emek biçimidir. Tüm gebelikler rahim emeğidir ancak yalnızca ücret karşılığı yapılan taşıyıcı annelik değer üretir.
Ferguson (2020)’a göre Lewis’in temel hatası, üretim, emek ve değer kategorileri arasındaki teorik ayrımları bulanıklaştırmasıdır.[5] Gebelik kuşkusuz üretken bir faaliyettir; ancak bu, rahimde gerçekleşen biyolojik süreçlerin emek olduğu anlamına gelmez. Gebelik, embriyonun gelişmesi, plasentanın oluşması ve fetüsün büyümesi gibi insan iradesinin tam denetimi dışında işleyen biyofiziksel süreçlere de dayanır. İnsan emeği bu süreçleri destekleyebilir, bakımını üstlenebilir, onları kolaylaştırabilir fakat onların yerine geçemez. Üretim zamanı, emek zamanından hem farklıdır hem de ondan daha uzundur. Bebeklerin üretimini, gebeliğin en az otuz dört ile otuz yedi hafta sürmesi gerçeği belirler. Yeni teknolojiler, IVF uygulamaları, sezaryen ya da iyi hazırlanmış beslenme programları bu biyolojik gerçeği değiştiremez.
Aynı şekilde, bir bebeğin piyasa ilişkileri içinde el değiştirmesi de onun kapitalist anlamda değer taşıyan bir meta olduğunu göstermez.[6] Kapitalist metaların temel özelliği, rakip sermayeler tarafından seri biçimde yeniden üretilebilmeleri ve değerlerinin toplumsal olarak gerekli emek zamanı tarafından belirlenmesidir. Oysa taşıyıcı annelik yoluyla dünyaya gelen her bebek tekildir. Ferguson bu nedenle onu özgün bir Frida Kahlo tablosuna benzetir. Her ikisi de piyasada satılır ancak piyasa fiyatlarını belirleyen şey yalnızca üretimleri için harcanan emek değil, aynı zamanda tekillikleri ve kıtlıklarıdır. Bu yüzden ticari taşıyıcı annelik yoluyla dünyaya gelen bebek Ferguson’un tabiriyle en fazla bir “yarı-meta” (pseudo-commodity) olabilir.
Fakat sanat eseri benzetmesi de eksik çünkü ticari taşıyıcı annelik gerçekten kapitalist bir endüstri içinde örgütleniyor. Klinikler kâr amacıyla çalışıyor; doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık çalışanları ücretli emek ilişkisinin parçası; gebelik süresini kısaltacak erken sezaryen uygulamaları gibi yöntemlerle maliyetleri düşürme baskısı var. Dolayısıyla taşıyıcı annelikte gerçekten de değer üreten emek süreçleri bulunur. Ancak bebeğin tekilliği nedeniyle, onu üreten soyut emeğin belirlediği değer ile piyasada satıldığı fiyat hiçbir zaman tam olarak örtüşmez. Bu nedenle Ferguson ikinci bir benzetmeye başvurur. Rahim, bir bakıma tarımdaki toprak gibidir. Bir lahananın fiyatı yalnızca onu ekmek, yetiştirmek ve hasat etmek için harcanan emek tarafından değil, üzerinde yetiştiği toprağın verimliliği ve bu verimliliğin yarattığı rant tarafından da belirlenir. Benzer biçimde rahim de embriyonun gelişmesini mümkün kılan biyofiziksel zemini sağlar. Taşıyıcı annenin yaş, sağlık durumu, önceki gebelik deneyimi, hatta sınıfsal ve ırksal konumu gibi özellikler, tıpkı verimli bir tarım arazisi gibi, rahme belirli bir kullanım değeri kazandırır ve bu kullanım değeri piyasada bir rant kaynağına dönüşebilir.
Özetle ticari taşıyıcı annelikte kapitalist değer üretimi ile yaşamın biyofiziksel yeniden üretimi aynı süreç içinde iç içe geçer fakat birbirine indirgenemez. Bebeğin tekilliği ve gebeliğin biyofiziksel niteliği nedeniyle, ortaya çıkan ürün bütünüyle soyut emeğin belirlediği bir meta haline gelemez. Bu nedenle Lewis’in, ticari taşıyıcı anneliği kapitalizmin kendi sınırlarını aşan devrimci bir olanak olarak okuması da sorunludur.
Ferguson’a göre devrimci potansiyel, kapitalizmin yaşamı giderek daha fazla metalaştırmasında değil, yaşamı hiçbir zaman bütünüyle değer yasasına tabi kılamamasında yatar. Ancak bu sonuç biyolojik özcülüğe yaslanmayı da gerektirmez. Gebelik sırasında kurulabilen biyofiziksel yakınlık, “doğal” olduğu için ayrıcalıklı ya da diğer bakım ilişkilerinden üstün değildir. Yine de bu yakınlığın gerçek ve politik olarak anlamlı olabileceğini kabul etmek mümkündür. Tıpkı dostluk, aşk ya da sınıf dayanışması gibi, bu bağ da insan ihtiyaçlarını kâr mantığının önüne koyan etik ve duygusal motivasyonların kaynaklarından biri olabilir.[7]
Bütün bu teorik tartışmanın sonunda Erken Kış‘a dönersek, film taşıyıcı annelik endüstrisiyle ilgili ağzımızda acı bir tat bırakıyor. Belki de filmin en politik anı son karesi. Yönetmen Brechtyen bir estetikle[8] filmi kliniğe yeni bir taşıyıcı annenin gelişiyle, seyirciye “aynı hikaye yeniden başlayacak” diyerek kapatıyor. Böylece Lia’nın hikayesinin filmden önce de yaşandığını, filmden sonra da yaşanmaya devam edeceğini hatırlatarak bizi bilinçli biçimde huzursuz ediyor. Ama gönül isterdi ki ekranda yaşamın sömürüye karşı direniş estetiğini de görebilelim. Lia’nın direnişinin kırıldığı yer romantik aşkın kadınlardan yüzyıllardır talep ettiği teslimiyet olmasın.
Kaynakça
Aksu Bora. (2025). “Kimlik ve üreme dramaları” kader mi? K24. https://www.k24kitap.org/kimlik-ve-ureme-dramalari-kader-mi-5485
BBC News Türkçe. (2022). Savaşın içine doğanlar: Ukrayna’da taşıyıcı annelik ikilemi [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=obZRgVwtjvg
Best, B. (2021). Wages for Housework Redux: Social Reproduction and the Utopian Dialectic of the Value-Form. College Literature, 48(4), 896–921.
Dildar, Y. (2021). Toplumsal yeniden üretim feminizmi: Birleşik teori yaklaşımının olanakları ve sınırlılıkları. Praksis, 57, 35–56.
Federici, S. (1975). Wages Against Housework. Bristol: Falling Wall Press.
Federici, S. (2014). The Making of Capitalist Patriarchy. International Viewpoint. https://internationalviewpoint.org/The-Making-of-Capitalist-Patriarchy
Ferguson, S. (2020). Notes on Sophie Lewis: Wombs, Value, and Production. Spectre Journal. https://doi.org/10.63478/50KMNUYB.
Fortunati, L. (2025). The Arcana of Reproduction: Housewives, Prostitutes, Workers and Capital. London: Verso.
Kolukısa, E. (2025). Kapitalist düzen aileleri çocuk sahibi olmaya zorluyor (Özcan Alper ile söyleşi). Sanatatak. https://sanatatak.com/soylesiler/kapitalist-duzen-aileleri-cocuk-sahibi-olmaya-zorluyor/
Lewis, S. (2019). Full Surrogacy Now: Feminism Against Family. London: Verso.
Lewis, S. (2022). Abolish the Family: A Manifesto for Care and Liberation. London: Verso.
Majumdar, N. (2020). Labor and Love Under Capital. Jacobin. https://jacobin.com/2020/01/full-surrogacy-now-sophie-lewis-review
O’Brien, M. E. (2023). Family Abolition: Capitalism and the Communizing of Care. London: Pluto Press.
Yaka, Ö. (2026). Annelik Kitabı: Deneyim, Sadakat, Dönüşüm. İstanbul: İletişim Yayınları.
Notlar
-
Özcan Alper’e göre Erken Kış, taşıyıcı annelik endüstrisinin hukuki ya da gazetecilik boyutunu anlatan bir film değil. Film, savaşın gölgesinde Avrupa’ya gidebilmek için taşıyıcı annelik yapan genç bir kadının (Lia), duygusal bağ kurmaması gereken bebekle ve bebeğin biyolojik babasıyla kurduğu ilişkiyi merkeze alıyor. Lia’nın Ferhat’a âşık olması ise bana göre hikayenin en sorunlu yanlarından biri. Çünkü taşıyıcı anneliğin içerdiği sömürü ilişkisini romantik bir anlatının içine yerleştiriyor. Lia’nın Ferhat’la birlikte o bebeği büyütebileceği bir hayatın hayalini kurması, izleyiciyi de bu ilişkinin politik ekonomisinden çok duygusal trajedisine odaklanmaya itiyor. Sonunda Ferhat’ın en büyük kusuru, sömürü ilişkisinin bir tarafı olması değil, duygularına sahip çıkamayan korkak bir erkek olması gibi görünüyor. Üstelik bunun nedenlerini anlamamız için çocukluğuna da dönülerek onunla empati kurmamız bekleniyor. Filmde sezdirilen, yönetmenin de “sınıfsal şiddet” olarak tanımladığı genç yoksul bir kadının bedenini kiralaması ve orta sınıf bir çiftin illa kendi biyolojik çocuklarına sahibi olmak zorundaymış gibi hissetmesi kuşkusuz politik meseleler. Ancak filmin odağı değiller. Yönetmen, verdiği röportajlarda derdinin politik bir analiz yapmak değil, bu karakterleri yargılamadan anlamaya çalışmak olduğunu özellikle vurguluyor. ↑
-
Taşıyıcı anneliği meşrulaştıran hukuki çerçeve ülkeden ülkeye, hatta ABD’de eyaletler arasında önemli farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin Kaliforniya’da ticari taşıyıcı anneliğin hukuken tanınması, bebeğin alınıp satılabilir bir meta olduğu iddiasına dayanmaz. Mahkemeler taşıyıcı anneliği üreme özgürlüğü, kadınların bedensel özerkliği ve sözleşme özgürlüğü temelinde meşrulaştırır. Bu çerçevede yapılan ödemenin de bebeğin bedeli değil, gebelik hizmeti karşılığında ödenen bir ücret olduğu vurgulanır. ↑
-
Bu temanın en etkileyici biçimde işlendiğini düşündüğüm iki edebiyat eseri Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli ile Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın romanları. ↑
-
Ben bu yazıda sadece Lewis’in “rahim emeği” kavramsallaştırmasına ve bunun değer biçimi analizi ile ilişkisine odaklanıyorum. Fakat Full Surrogacy Now kitabı ve daha genel olarak ailenin ilgası literatürü farklı açılardan da eleştiriliyor. Örneğin Nivedita Majumdar, gebeliğin diğer emek biçimleriyle aynı düzlemde kavranamayacağını, çünkü taşıyıcı anne ile doğan çocuk arasında emek sürecinin sonunda ortadan kalkmayan biyolojik ve duygusal bir ilişkinin bulunduğunu ileri sürer. Süreç işçinin ürettiği tekstil ürününden ayrılmasına benzemez örneğin. Bu nedenle taşıyıcı annelik sözleşmelerinin sıradan emek sözleşmelerinden farklı olarak kadın bedeni üzerinde olağanüstü bir denetim kurduğunu ve bedensel özerkliği sınırladığını vurgular. Bir işçi istediği zaman işinden ayrılabilirken, taşıyıcı annelik sözleşmeleri çoğu durumda hamileliğin sonlandırılmasına ilişkin kararı hizmeti satın alanların ve sözleşmenin belirlediği koşullara bırakır. Yani taşıyıcı annenin doğumdan önce bu işi tek taraflı olarak sonlandırması hukuken sınırlıdır; bu da onun statüsünü işçi ile köle arasında bulanıklaştırır. Ayrıca Lewis’in biyolojik determinizmi eleştirirken gebelik sırasında kurulan biyofiziksel ve duygusal bağı gereğinden fazla önemsizleştirdiğini, bunun da taşıyıcı anneyi yalnızca bebeği taşıyan bir araç gibi gören hukuki ve piyasa mantığını istemeden yeniden ürettiğini savunur. Çocukların biyolojik ebeveynlerinden ayrılmasının psikolojik sonuçlarının da kitapta yeterince tartışılmadığını, istikrarlı bakım verenlerle kurulan bağın öneminin (son yıllarda oldukça yaygınlaşan bağlanma kuramı ve attachment parenting literatürünü düşünürsek) göz ardı edildiğini ileri sürer. Son olarak, taşıyıcı annelerin bu işi gönüllü olarak yapmalarının pratiği meşrulaştırmaya yetmeyeceğini, çözümün aileyi ilga etmekten ziyade bakımın kamusal olarak desteklendiği ve aile ilişkilerinin dönüştürüldüğü bir toplumsal düzen olduğunu savunur (Majumdar 2020). ↑
-
Lewis bu argümanı en ayrıntılı biçimde kitabın “Amniotechnics” bölümünde, özellikle “Labor Does You” alt başlığında geliştirir. Kitabın teorik olarak en zor takip edilen kısmı da burası bence. Lewis gebeliğin neden emek sayılması gerektiğini doğrudan göstermek yerine, Marksist emek kavramının fazla fail-merkezli kurulduğunu ileri sürerek onu gebelik deneyiminden hareketle yeniden tanımlamaya çalışır. Bu bağlamda emek gücünü tahayyül ederken “failliğin aşırı yüceltilmesini” (the over-valorization of agency in our imagining of labor-power) eleştirir. Maggie Nelson’ın “You don’t do labor. Labor does you” (“Emeği sen yapmazsın, emek seni yapar.”) sözünü sahiplenerek gebeliğin mevcut emek kategorilerine sığdırılması yerine emek kavramının gebelik deneyiminden hareketle yeniden kurulmasını önerir. Bu bölümde queer feminist kuramdan ödünç alınan kavramlarla Marx’ın emek ve değer kuramı arasındaki teorik geçişler yeterince açık kurulmadığı için, hangi öncülden hangi sonuca ulaşıldığını izlemek oldukça güç. Bu nedenle kitabın, rahim emeğinin neden değer üreten bir emek olduğu sorusuna sistematik ve ikna edici bir yanıt sunduğunu düşünmüyorum. ↑
-
Toplumsal yeniden üretim faaliyetlerinin Marksist anlamda değer üretip üretmediği çok daha köklü bir tartışmanın konusu, bu literatürü başka bir yazıda ayrıntılı olarak tartışmıştım (Dildar 2021). Burada ise daha spesifik bir teorik sorun var. Örneğin, Leopoldina Fortunati (2025) de yeniden üretim emeğinin kapitalist değer üretimindeki rolünü vurgular ve gebeliği emek-gücünün yeniden üretim sürecinin bir parçası olarak analiz eder. Ancak Fortunati’nin temel analitik nesnesi bebeğin üretimi değil, emek-gücünün yeniden üretimidir. Bu nedenle gebeliği doğrudan kapitalist meta üretimi olarak değil, emek-gücünün yeniden üretiminin bir momenti olarak kavramsallaştırır. Lewis’in yaptığı ise ilave bir teorik adımdır. Analitik odağı emek-gücünün yeniden üretiminden gebeliğin kendisine kaydırır ve ticari taşıyıcı annelikte rahim emeğinin doğrudan Marx’ın değer kategorileri içinde kavranabileceğini ileri sürer. ↑
-
Bu bağ üzerine daha derin düşünmeye davet eden yeni bir kitabı da bu vesileyle tavsiye etmek isterim. Özge Yaka (2026), Annelik Kitabı‘nda anne-çocuk ilişkisini ne biyolojik bir kader ne de aşılması gereken bir tutsaklık olarak görmek zorunda olmadığımızı savunuyor. Bunun yerine, anneliği insanı dönüştüren etik, politik ve varoluşsal bir deneyim olarak düşünmeye imkân veren üçüncü bir olasılığı son derece samimi ve ufuk açıcı biçimde tartışıyor. ↑
-
Yönetmenin bu tercihini anlattığı söyleşi için bkz. Özcan Alper ile Erken Kış üzerine söyleşi, Sinefil, Apaçık Radyo, Spotify. https://open.spotify.com/episode/6NQqXLuWfI51uJHr644eU7?si=GKPsQA53Tfio_zWnwlWqMA&utm_source=native-share-menu&nd=1&dlsi=7bd6ed42ad5a41f1 ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
