Takip et

Neoliberalizmin Sert Laboratuvarı: Türkiye Neden Hep Daha Fazla Bedel Ödüyor?

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21281439 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Türkiye, Dr. Pabuşçu’nun doktora tezine göre 1980-2024’te neoliberal olumsuzlukta dünya birincisi. Neoliberalizm bu ülkede toplumsal çoğunluk için başarısız, ama sermaye birikimi için işlevsel oldu. Her kriz yeniden paketlendi, fatura hep aynı adrese kesildi.

Neoliberalizm, dünyaya “piyasa”, “rekabet”, “bireysel sorumluluk” ve “istikrar” vaatleriyle sunuldu. Özelleştirmeler verimliliği artıracak, finansal serbestleşme yatırımları çoğaltacak, emek piyasalarının esnekleşmesi işsizliği azaltacak, devletin ekonomideki ağırlığının gerilemesi kaynakların daha etkin kullanılmasını sağlayacaktı. Rekabet geliştikçe toplumun tamamı kazanacaktı.

Türkiye’de ise bu vaatlerin tamamı tersine işledi. Özelleştirme kamu varlıklarını sermaye gruplarına aktardı, serbestleşme ekonomiyi dış finansmana bağımlı kıldı, esneklik ise işsizliği azaltmak şöyle dursun güvencesizliği kalıcılaştırdı. Ekonomi belirli dönemlerde hızla büyüse de bu büyüme kalıcı bir refah artışına dönüşmedi. Enflasyon, işsizlik, dış finansmana bağımlılık, ücret kayıpları ve gelir dağılımındaki bozulma birbirinden bağımsız sorunlar olmaktan çıkarak düzenin kalıcı özellikleri haline geldi. Sosyal devletin zayıflaması, sendikal örgütlenmenin gerilemesi, güvencesiz istihdamın yaygınlaşması ve borçlanmanın gündelik bir geçim stratejisine dönüşmesi bu yapıyı tamamladı.

Türkiye’de ekonomi tartışmaları çoğu zaman son faiz kararına, son kur şokuna veya son açıklanan enflasyon verisine sıkıştırılıyor. Her kriz, geçmişten bağımsız bir “politika hatası” gibi ele alınıyor. Bir program başarısız olduğunda yenisi açıklanıyor; toplumdan yeniden sabır, tasarruf ve fedakârlık isteniyor. Oysa karşı karşıya olduğumuz sorunlar birbirinden kopuk kazaların toplamı değildir. Yaklaşık yarım yüzyıldır kurulan bir bölüşüm ve birikim düzeninin sonuçlarıdır. Türkiye’de ekonomik programların adı değişiyor, fakat faturanın gönderildiği adres değişmiyor.

Cem Dişbudak’ın danışmanlığında Dr. Güngör Pabuşçu’nun doktora tezinde geliştirilen Neoliberalizm Olumsuzluk Endeksi, yani NOE, bu uzun dönemli birikimi görünür kılmaktadır. Endeks, neoliberal dönüşümü yalnızca özelleştirme, dışa açıklık veya sermaye hareketlerinin serbestliği gibi politika girdileri üzerinden değil, bunların toplumsal ve makroekonomik sonuçları üzerinden değerlendiriyor. Eşitsizlik, işsizlik, enflasyon, faiz baskısı, dış denge, emek payı, büyüme, eğitim harcamaları ve sosyal koruma gibi göstergeleri ortak bir çerçevede birleştiriyor[1].

Tezin Türkiye açısından ortaya koyduğu sonuç son derece çarpıcıdır: Türkiye, 1980–2024 döneminde incelenen 30 ülke arasında 43,3’lük ortalama NOE değeriyle en yüksek olumsuzluk düzeyine sahiptir. Meksika, Brezilya ve Arjantin gibi neoliberal dönüşümün ağır toplumsal maliyetler ürettiği ülkeler dahi Türkiye’nin gerisinde kalmaktadır[2]. Ülke sıralaması aşağıdaki Şekil 1’de sunulmaktadır. Bu bir ekonomik başarı hikâyesi değil, toplumsal maliyetlerin sistematik biçimde alt ve orta gelirlilere aktarılmasının bilançosudur. Bu, bir başarısızlık sıralamasıdır. Eşitsizlik, işsizlik, enflasyon, faiz baskısı, emek payındaki gerileme ve sosyal devlet yetersizliği gibi farklı sorunların aynı anda ve uzun süre boyunca birikmesiyle elde edilmiş bir “birincilik”tir. Peki Türkiye’nin bu olumsuz birinciliği nereden geliyor?

Şekil 1: Ülke Ortalamaları: NOE (1980–2024)

Büyüme var, fakat bölüşüm yok

Türkiye’nin yüksek NOE düzeyinin başlıca nedenlerinden biri, ekonomik büyüme, verimlilik ile ücretler arasındaki bağın kopmuş olmasıdır[3]. Türkiye ekonomisi farklı dönemlerde yüksek büyüme oranlarına ulaşabilmekte, ihracat ve şirket kârları artabilmektedir. Ancak bu artışlar emeğin gelirine yansımamaktadır. Verimlilik yükselirken ücretlerin geride kalması, üretimde yaratılan artı değerin sermaye lehine bölüşülmesi anlamına gelir. Büyümenin kazançları kârlara, faiz gelirlerine, rantlara ve servet birikimine yönelirken maliyetler ücretlilere, küçük üreticilere ve borçlu hanehalklarına aktarılmaktadır. Böylece millî gelir artışı toplumun tamamının refah artışı olmaktan çıkar. Ekonomi büyürken çalışanların satın alma gücü gerileyebilir; ihracat rekorları açıklanırken haneler temel gıda ve barınma harcamalarını karşılamakta zorlanabilir. Şirket bilançoları güçlenirken çalışanların geleceğe ilişkin güveni zayıflayabilir.

Türkiye’de asgari ücretin giderek ortalama ücrete yaklaşması bu dönüşümün en görünür sonuçlarından biridir. Asgari ücret, ücret skalasının en alt basamağı olmaktan çıkarak geniş çalışan kesimlerin etrafında toplandığı genel bir ücret düzeyine dönüşmüştür (DİSK-AR, 2026, Çelik, 2026). Bu asgari ücretlileşme, yalnızca ücretlerin düşük kalması değildir. Ücret merdiveninin aşağıya doğru sıkışmasıdır. Eğitim, meslek, deneyim ve kıdem farklarının ücretlere yansıması azalmakta; öğretmenler, mühendisler, sağlık çalışanları, teknisyenler ve üniversite mezunları giderek asgari ücrete yaklaşan gelirlerle yaşamaya zorlanmaktadır. Böyle bir düzende eğitim ile gelir, beceri ile ödül ve çalışma ile toplumsal ilerleme arasındaki bağ çözülür. İnsanlar yalnızca daha az kazanmaz; geleceğe ilişkin beklentilerini de kaybeder.

İşgücü piyasasının kronik hastalığı

Türkiye’nin yüksek olumsuzluk düzeyi yalnızca ücretlerin düşüklüğüyle açıklanamaz. İşgücü piyasasının bütünü kronik sorunlar taşımaktadır. Yüksek işsizlik, genç işsizliği, kadınların düşük işgücüne katılımı, kayıt dışılık, taşeronlaşma, geçici çalışma ve sendikasızlaşma emeğin pazarlık gücünü sistematik biçimde sınırlandırmaktadır[4]. İşsizlik yalnızca iş bulamayanları etkilemez. Çalışanların davranışlarını da disipline eder. İşini kaybettiğinde uzun süre yenisini bulamayacağını bilen kişi, düşük ücrete, uzun çalışma saatlerine ve güvencesiz koşullara daha kolay razı olur.

Sosyal korumanın yetersizliği bu baskıyı daha da artırır. İşsizlik sigortasının sınırlı, barınma ve sağlık giderlerinin yüksek olduğu bir düzende iş kaybı yalnızca geçici gelir azalması değildir; hayatın bütünüyle çözülmesi anlamına gelebilir.

Türkiye’de sendikal hakların daraltılması ve toplu pazarlığın çalışanların küçük bir bölümünü kapsaması ücret rejiminin temel belirleyicilerindendir. Grevlerin çeşitli gerekçelerle ertelenmesi de emeğin kolektif hareket kapasitesini zayıflatmaktadır.

Çalışanlardan sürekli olarak daha verimli, daha eğitimli ve daha esnek olmaları istenirken, verimlilik artışından pay almalarını sağlayacak kurumsal mekanizmalar aşındırılmıştır. Verimlilik bireysel sorumluluk olarak çalışana yüklenmekte, verimlilikten doğan kazancın bölüşümü ise işverenin kararına bırakılmaktadır.

Esnek çalışma, platform ekonomisi ve geçici istihdam biçimleri de riskin işverenden çalışana aktarılmasının araçlarına dönüşmüştür. Çalışanın geliri, çalışma süresi ve sosyal güvenliği belirsizleşirken şirketlerin maliyetleri düşürülmektedir. Neoliberal söylem bunu “esneklik” ve “istihdam yaratma” olarak adlandırır. Ortaya çıkan ise güvencesizliğin normalleşmesidir.

Bu yapı Türkiye’de çalışmanın yoksulluktan kurtulmak için artık yeterli olmadığını gösteriyor. “Çalışan yoksulların” yaygınlaşması, işgücü piyasasının toplumsal işlevini yerine getiremediğinin açık işaretidir. İstihdam yaratılmakta, fakat yaratılan istihdam insanca yaşamaya yetecek gelir ve güvence sağlamamaktadır.

Enflasyon bölüşüm mekanizmasıdır

Türkiye’nin NOE düzeyini yükselten temel alanlardan biri de kronik enflasyondur. Enflasyon çoğu zaman fiyat istikrarına ilişkin teknik bir problem gibi sunulur. Oysa aynı zamanda güçlü bir bölüşüm mekanizmasıdır (Mutlugün, 2026; Mıhcı, 2026; Dişbudak, 2026). Fiyatlar hızla artarken ücretler ve emekli gelirleri geriden ayarlandığında satın alma gücü ücretlilerden, emeklilerden ve sabit gelirlilerden fiyat belirleme gücü yüksek şirketlere, varlık sahiplerine ve rant gelirlerinden yararlanan kesimlere aktarılır.

Ücret artışları enflasyonun nedeni olarak gösterilirken yüksek kâr marjları, tekelci fiyatlama davranışları ve servet değerlenmeleri çoğu zaman tartışmanın dışında bırakılır. Böylece enflasyonun maliyeti, fiyatları belirleme gücü en düşük olanlara yüklenir.

Enflasyona karşı uygulanan yüksek faiz politikası da toplumsal açıdan tarafsız değildir. Yüksek faiz kredi maliyetlerini artırır, yatırımları ve iç talebi sınırlar, borçlu hanelerin yükünü ağırlaştırır ve kamu bütçesinden faiz ödemelerine ayrılan payı yükseltir. Buna karşılık finansal varlık sahiplerine yüksek getiri sağlar.

Türkiye ekonomisi uzun süredir düşük faiz ile yüksek faiz arasında salınan, fakat her iki durumda da emeğin kaybettiği bir döngü içinde ilerlemektedir. Faiz siyasal müdahalelerle düşük tutulduğunda kur ve enflasyon yükselmekte; ardından enflasyonu kontrol etmek için parasal sıkılaşmaya ve yüksek faize dönülmektedir.

İlk aşamada ücretler enflasyon karşısında erimekte, ikinci aşamada ise yüksek faiz ve kredi daralması ekonomik durgunluğu ve işsizliği artırmaktadır. Kullanılan araç değişse de maliyetin taşındığı kesim büyük ölçüde aynı kalmaktadır. Bu nedenle tartışmayı yalnızca “doğru faiz oranı nedir?” sorusuna indirgemek eksiktir. Asıl mesele Türkiye ekonomisinin neden sürekli dış finansmana, kısa vadeli sermaye girişlerine ve yüksek finansal getiriye ihtiyaç duyduğudur.

Üretken yatırımlara, sanayi kapasitesine ve teknolojik gelişmeye dayanmayan bir büyüme modeli finansal sermayeye bağımlı hale gelir. Bu bağımlılık, para ve maliye politikasını toplumun ihtiyaçlarından çok finansal piyasaların beklentilerine bağlar.

Sosyal devlet aşınırken aileye sığınmak

Türkiye’nin yüksek olumsuzluk profilinin bir başka kaynağı sosyal devletin zayıflığıdır. Eğitim, sağlık, işsizlik sigortası, bakım hizmetleri, barınma ve sosyal koruma alanlarındaki yetersizlikler ekonomik şokların maliyetini doğrudan hanehalklarına aktarmaktadır.

Güçlü sosyal devlet yalnızca yoksullara yardım eden bir kurum değildir. Kriz sırasında gelir kaybını telafi eden, toplam talebin sert biçimde düşmesini engelleyen ve toplumsal çözülmeyi sınırlayan bir istikrar mekanizmasıdır.

İşini kaybeden yurttaşın gelir desteğine ulaşabildiği, eğitim ve sağlık hizmetlerinin piyasa gelirine bağlı olmadığı, bakım ve barınma hakkının kamusal olarak desteklendiği bir ülkede ekonomik krizlerin toplumsal maliyeti daha sınırlı kalır. Türkiye’de ise aile, sosyal devletin eksikliklerini kapatan temel şok emici kuruma dönüşmüştür. İşsiz kalan genç ailesinin yanına döner; çocuk, yaşlı ve hasta bakımı kadınların ücretsiz emeğiyle karşılanır; konut sorunu aile içi destekle çözülmeye çalışılır; sağlık ve eğitim harcamaları hane bütçesinin üzerine yıkılır (Memiş, 2026; İzdeş, 2026, Dildar, 2026). Bu yapı kamu harcamalarını düşük tutuyor gibi görünse de toplumsal riskleri özellikle kadınların ve düşük gelirli ailelerin üzerine aktarır.

Sosyal yardımların genişlemesi de sosyal devletin güçlendiği anlamına gelmez. Hak temelli ve evrensel sosyal politika yerine hedeflenmiş, koşullu ve siyasal bağımlılık üretmeye açık yardımlar yaygınlaştığında ortaya sosyal devlet değil, hayırsever devlet çıkar. Yurttaş sosyal hakkın sahibi olmaktan çıkar; yardım alan ve yardıma bağımlı hale getirilen kişi olarak tanımlanır. Sosyal yardım düşük ücretli ve güvencesiz emek düzenini değiştirmek yerine onun sürdürülebilirliğini sağlar.

Üstelik dolaylı vergilere dayalı vergi sistemi düşük gelirli kesimlerin yükünü ağırlaştırmaktadır. KDV ve ÖTV gibi tüketim vergileri gelir düzeyine bakılmaksızın tahsil edilirken servet, rant ve yüksek gelirler yeterince vergilendirilmemektedir. Devlet bir eliyle sosyal yardım verirken diğer eliyle aynı kesimlerden tüketim vergileri aracılığıyla kaynak toplamaktadır.

Neoliberalizmin zor yoluyla kuruluşu

Türkiye’de neoliberal dönüşümün başlangıç noktası 24 Ocak 1980 kararlarıdır. Ancak bu kararları 12 Eylül askerî darbesinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. İhracata dayalı büyüme, ücretlerin baskılanması, finansal serbestleşme ve özelleştirme programı güçlü sendikalar, toplu pazarlık ve demokratik muhalefet koşullarında kolaylıkla uygulanamazdı. 12 Eylül rejimi yalnız siyasal alanı daraltmadı; emek ile sermaye arasındaki güç dengesini de kalıcı biçimde değiştirdi. Sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, toplu pazarlık mekanizmaları daraltıldı ve ücretler baskılandı. Neoliberal program Türkiye’de demokratik bir toplumsal uzlaşmayla değil, siyasal zor yoluyla kuruldu.

1989’da sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ise Türkiye ekonomisini kısa vadeli uluslararası finansal akımlara bağımlı hale getirdi. Yeterli sanayi ve teknoloji kapasitesi oluşturulmadan gerçekleştirilen finansal açılma, büyümeyi dış sermaye girişlerine bağladı. Sermaye girdiğinde kredi genişliyor, ithalat artıyor, kur değerleniyor ve ekonomi büyüyordu. Sermaye çıkışı başladığında ise kur yükseliyor, enflasyon artıyor, faizler tırmanıyor ve ekonomi krize giriyordu. Türkiye ekonomisi böylece kendi iradesini yitirdi; büyümesi de krizi de dışarıdan belirlenir hale geldi. 1994 ve 2001 krizleri bu yapının erken sonuçlarıydı. Ancak her kriz neoliberal modelin sorgulanmasına değil, daha derin uygulanmasına yol açtı. Krizin nedeni olarak finansal serbestleşmenin kendisi değil, reformların “eksikliği” gösterildi.

2001 sonrasında değişmeyen temel

2001 krizinden sonra uygulanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, Türkiye’nin ekonomik rasyonaliteye dönüşü olarak sunuldu. Bankacılık sistemi yeniden düzenlendi, mali disiplin güçlendirildi, enflasyon geriledi ve uluslararası sermaye girişleri hızlandı. Ancak bu program neoliberal modelden kopuş değildi. Modelin daha kurallı, daha teknokratik ve daha kapsamlı biçimde yeniden kurulmasıydı. Merkez bankası bağımsızlığı, bağımsız düzenleyici kurumlar, sıkı bütçe disiplini, özelleştirmeler ve sermaye hareketlerine açıklık dönemin temel unsurlarıydı.

Tezin alt dönem bulguları bu açıdan dikkat çekicidir. Türkiye’nin 1980–2000 dönemindeki ortalama NOE değeri 43,94 iken 2001–2024 dönemindeki ortalaması 42,81’dir. İyileşme yalnızca 1,13 puandır[5]. Başka bir ifadeyle yüksek büyüme, düşen enflasyon ve mali disiplin anlatısına rağmen birikimli olumsuzluk yükü esas olarak yerinde saymıştır.

Bu sonuç 2000’li yılların büyüme modelini sorgulamayı gerektiriyor. Büyüme büyük ölçüde dış sermaye girişleri, kredi genişlemesi, ithalat ve inşaat faaliyetleri üzerinden gerçekleşmiş; dış finansman bağımlılığı, işsizlik, eşitsizlik ve düşük ücret sorunu kalıcı olmuştur. Büyümenin yalnızca oranına bakıldığında başarılı görünen dönem, bölüşüm ve toplumsal güvence açısından çok daha sorunlu bir görünüm sunmaktadır.

Otoriterizmle bütünleşen neoliberalizm

Tezin dikkat çekici tespitlerinden biri, 2013 sonrası Türkiye’yi “otoriter neoliberalizm” kavramıyla ele almasıdır. Bu kavram ilk bakışta çelişkili görünebilir. Otoriter yönetimler zaman zaman piyasa karşıtı söylemler kullanır, kamu harcamalarını artırır ve devlet müdahalesini genişletir. Ancak devlet müdahalesinin artması neoliberalizmden kopuş anlamına gelmez. Asıl soru, devletin kimin lehine ve hangi amaçlarla müdahale ettiğidir.

2013 Gezi protestoları, 2016 darbe girişimi ve ardından gelen OHAL rejimi siyasal alanı önemli ölçüde daralttı. Sendikal haklar zayıflatıldı, grevler yasaklandı, demokratik denetim mekanizmaları etkisizleştirildi ve karar alma gücü giderek merkezileşti. Neoliberal program bu dönemde terk edilmedi; toplumsal muhalefetten daha fazla yalıtılarak sürdürüldü.

Devlet piyasadan çekilmek yerine vergi teşvikleri, Kamu-Özel İşbirliği projeleri, garanti ödemeleri, düşük faizli krediler ve seçici kamu ihaleleri yoluyla sermaye birikiminin aktif düzenleyicisine dönüştü. KÖİ modeliyle yatırım ve kur riski kamuya aktarılırken gelirler özel şirketlere bırakıldı. Döviz cinsinden garantiler, kur şoklarının maliyetini bütçeye ve dolayısıyla topluma yükledi.

Bu modelde piyasa disiplini çalışanlara, emeklilere ve küçük işletmelere uygulanırken büyük şirketler kamu garantileri ve teşviklerle korundu. Rekabet aşağıdakilere zorunluluk, yukarıdakilere ise gerektiğinde askıya alınabilen bir ilke olarak işletildi. 2018 kur krizi ile 2021–2023 enflasyon sarmalı bu sürecin rastlantısal kazaları değildi. Dış finansmana bağımlı, üretimi ithalata dayalı ve demokratik denetimden uzaklaşmış bir ekonomi yönetiminin sonuçlarıydı. Yanlış faiz kararları krizi ağırlaştırdı. Ancak krizin topluma bu kadar eşitsiz dağılmasının nedeni, kırk yılı aşkın süredir kurulan emek karşıtı bölüşüm düzeniydi.

Borç, ücret kaybının yerine geçti

Ücretler yaşam maliyetini karşılamadığında aradaki fark borçla kapatılır. Türkiye’de kredi kartlarının ve tüketici kredilerinin temel ihtiyaçları karşılamak için kullanılmasının yaygınlaşması, finansal sistemin refah üretmekten çok yoksulluğu ertelediğini göstermektedir.

Borç yalnızca finansman aracı değildir. Aynı zamanda bir disiplin mekanizmasıdır. Borçlu çalışan işini kaybetmekten daha fazla korkar, kötü çalışma koşullarına daha kolay razı olur ve ücret talebinde daha çekingen davranır.

Kısır döngü burada başlar: Ücretler baskılandıkça hanehalkı refahı borçla ikame edilir; borçlanma kırılganlığı artırır; artan kırılganlık pazarlık gücünü düşürür; pazarlık gücü düştükçe ücret baskısı kalıcılaşır. Borçlanmaya dayalı talep kısa vadede büyüme görüntüsü yaratabilir. Ancak faiz, kur veya işsizlik şoku ortaya çıktığında borçlu haneler harcamalarını hızla azaltır. Gelir artışıyla desteklenmeyen tüketim, kendi kriz koşullarını üretir.

Alternatif mümkün mü?

Türkiye’nin yüksek NOE düzeyi kader değildir. Ülkeler arasındaki farklar, neoliberal baskıların her yerde aynı sonuçları üretmediğini göstermektedir. Nordik ülkeler güçlü sosyal devlet, sendikal örgütlenme, toplu pazarlık, kamusal hizmetler ve daha adil vergi sistemleri sayesinde olumsuzlukları önemli ölçüde sınırlayabilmiştir[6]. Bu ülkeler kusursuz değildir. Ancak piyasa ekonomisinin mutlaka Türkiye’deki kadar yüksek enflasyon, düşük ücret, güvencesizlik ve eşitsizlik üretmesi gerekmediğini göstermektedir.

Çözüm tek bir faiz kararında veya yeni bir istikrar programında değildir. Gerekli olan bütüncül bir kurumsal dönüşümdür.

Sosyal devlet yeniden inşa edilmeli; işsizlik sigortası gerçek bir gelir koruma mekanizmasına dönüştürülmeli; eğitim, sağlık, barınma ve bakım hizmetlerinde kamusal kapasite artırılmalıdır.

Emek rejimi değiştirilmelidir. Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalı, grev hakkı güvence altına alınmalı ve toplu pazarlığın kapsamı genişletilmelidir. Asgari ücret yalnız geçmiş enflasyona değil, yaşam maliyetine ve verimlilik artışlarına bağlanmalıdır.

Finansal mimari yeniden tasarlanmalıdır. Kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlılık azaltılmalı; finans sistemi tüketici kredileri, ithalat ve rant yerine sanayi, teknoloji ve üretken yatırımları desteklemelidir.

Vergi sisteminde adalet sağlanmalıdır. Dolaylı vergilerin ağırlığı azaltılmalı; yüksek gelir, servet, rant ve sermaye kazançları daha yüksek oranlarda vergilendirilmelidir.

Son olarak ekonomi politikası demokratikleştirilmelidir. Bütçe, faiz, vergi, ücret ve kamu yatırımı kararları yalnız teknokratların, yürütmenin ve sermaye çevrelerinin konusu değildir. Bunlar toplumsal kaynakların kimler arasında bölüşüleceğini belirleyen siyasal kararlardır.

Bu öneriler “ütopik” ve gerçek dışı bulunabilir. Oysa asıl gerçek dışı olan, kırk yıldır benzer krizler üreten politika setini her defasında yeni bir adla uygulayıp farklı sonuç beklemektir.

Sonuç: Neoliberalizm Türkiye’de iflas etti

Neoliberalizm Türkiye’de yalnızca büyüme ile bölüşüm arasındaki bağı koparmadı. Devlet ile yurttaş, emek ile sermaye ve ekonomi ile demokrasi arasındaki ilişkileri de yeniden kurdu. Piyasa, toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında kullanılacak bir araç olmaktan çıkarıldı; bütün toplumsal alanları düzenleyen temel ilkeye dönüştürüldü.

Pabuşçu’nun geliştirdiği NOE’nin önemi burada ortaya çıkıyor. Endeks neoliberalizmi soyut bir ideolojik tartışma olmaktan çıkarıp sonuçları üzerinden ölçülebilir hale getiriyor. Türkiye’nin sorunlarının tek bir krizden, tek bir iktidardan veya tek bir yanlış karardan kaynaklanmadığını; kırk yılı aşkın bir kurumsal sürekliliğin ürünü olduğunu gösteriyor. Bu, neoliberalizmin Türkiye’deki bilançosudur. Rakamlar ideolojiden daha acımasızdır.

Türkiye’nin 1980–2024 döneminde en yüksek NOE ortalamasına sahip olması, neoliberal dönüşümün toplumsal bilançosu açısından ağır bir tarihsel hükümdür. Neoliberalizm Türkiye’de toplumsal çoğunluk açısından iflas etmiş ve başarısız, öte yandan sermaye birikimi açısından ise çok başarılı ve işlevsel olduğu için terk edilmedi. Her kriz sonrasında yeniden paketlendi, daha fazla “yapısal reform” talebiyle derinleştirildi ve toplumsal maliyetleri büyüdükçe daha otoriter bir siyasal yapı içinde korundu[7].

Şimdi ihtiyaç duyulan şey, Polanyi’nin “çifte hareket” olarak adlandırdığı toplumsal korunma refleksinin yeniden canlandırılmasıdır. Toplum; emeği, doğayı, parayı, sağlığı, eğitimi ve barınmayı sınırsız piyasa mantığına karşı yeniden korumak zorundadır. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir ekonomi programı değil, bedelin sürekli aynı kesimlere ödetildiği bu düzenle esaslı bir hesaplaşma ve köklü bir değişimdir. Pabuşçu’nun tezi, bu değişim çağrısının yalnızca normatif bir talep olmadığını; Türkiye’nin yaklaşık yarım yüzyıllık deneyiminden ve ülkeler arası karşılaştırmalı verilerden hareketle ampirik olarak temellendirilebildiğini göstermektedir. NOE, değişim ihtiyacını siyasal bir söylem olmanın ötesine taşıyarak ölçülebilir bir tarihsel zorunluluk hâline getirmektedir.

Kaynakça

Çelik, P. (2026). Türkiye Ücret Dağılımının Seyri Üzerine İnceleme. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20058595

DİSK-AR. (2026). İşçi sınıfının geçim krizi raporu: Asgari ücret, vergi, emeklilik. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi.

Dildar, Y. (2026). Annelik Cezasını En Çok Kim Ödüyor?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20579726

Dişbudak C. (2026). Enflasyon: Bitmeyen Bir Korku Serisinin Anatomisi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20098212

İzdeş, Ö. (2026). Demografik Dönüşümün Yükü Kimin Omuzlarında? Türkiye’de Sandviç Kuşak. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20771330

Memiş, E. (2026). Piyasa Çözmüyor, Hane Taşıyamıyor, Kamu Planlamıyor. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20171917

Mıhcı, H. H. (2026). ‘Ev Gençleri’: Bulanık Bir Kavram, Ciddi Bir İktisadi-Toplumsal Mesele. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19535436

Mıhcı, S. (2026). Türkiye’de Enflasyon, Faiz Politikası ve Gelir Dağılımı. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19163532

Mutlugün, B. (2026). Türkiye’de Enflasyonu Anlamak (III): Dış Şoklar, Kur Geçişkenliği ve Bölüşüm. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20317091

Oyvat, C., (2026). Emeğin Bölüşüm İçindeki Payının 45 Yılı. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20029667

Pabuşçu, G. (2026). Neoliberal dönüşümün olumsuzluk birikimi ve şoklara direnç dinamikleri: NOE ve NDE endeksleri ile uluslararası tarihsel-karşılaştırmalı bir analiz (1980–2024). Yayımlanmamış doktora tezi, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi.

Notlar

  1. NOE, 1980–2024 dönemini kapsayan ülkeler arası panelde farklı yönlere sahip göstergeleri ortak bir olumsuzluk ölçeğinde birleştirmektedir. Olumsuzluğu artıran göstergeler doğrudan, refahı veya sosyal korumayı artıran göstergeler ise ters çevrilerek endekse dâhil edilmiştir. Bileşenler eşit ağırlıkla birleştirilmiş ve sonuçlar 0–100 aralığında raporlanmıştır.

  2. Tezde Türkiye’nin 1980–2024 NOE ortalaması 43,3’tür. Türkiye’yi 41,2 ile Meksika ve Brezilya, 41,1 ile Arjantin izlemektedir. Örneklem ortalamasının yaklaşık 35,7 olduğu dikkate alındığında Türkiye ortalamanın yaklaşık iki standart sapma üzerinde yer almaktadır.

  3. Bu konuda Katmanda yayımlanmış olan şu yazıya bakılabilir: https://katmanportal.com/emek-verimliligi-ve-ucretler-arasindaki-dinamik-kopus-turkiye-ii/

  4. Bu konuda Katmanda yayımlanmış olan şu yazılara bakılabilir:

    https://katmanportal.com/turkiyede-kadin-istihdami-yapisal-sinirlar-ve-aile-merkezli-bir-rejimin-yeniden-insasi/

    https://katmanportal.com/ev-gencleri-bulanik-bir-kavram-ciddi-bir-iktisadi-toplumsal-mesele/

    https://katmanportal.com/universite-ve-istihdam-uzerine/

  5. Alt dönem karşılaştırmasına göre Türkiye’nin ortalama NOE değeri 1980–2000 döneminde 43,94, 2001–2024 döneminde 42,81’dir. Bu sınırlı gerileme, 2001 sonrası kurumsal düzenlemelerin neoliberal olumsuzluk yükünü yapısal olarak ortadan kaldırmadığını göstermektedir.

  6. Tezin 2001–2024 ülke grubu karşılaştırmalarında Türkiye’nin NOE ortalaması Nordik ülkeler ortalamasının yaklaşık 13, Kıta Avrupası’nın yaklaşık 9,4, Doğu Asya grubunun yaklaşık 10,6 ve Latin Amerika’nın yaklaşık 3,2 puan üzerindedir.

  7. Tezin çarpıcı bulgularından biri, Türkiye’nin 1980–2000 dönemi NOE ortalaması (43.94) ile 2001–2024 dönemi NOE ortalaması (42.81) arasında neredeyse hiç fark olmamasıdır. Yani, 24 Ocak kararlarını ve 12 Eylül askeri darbesini uygulayan “Evren düzeni” ile 2001 krizi sonrasında “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı hayata geçiren “Derviş düzeni” neoliberal olumsuzluk biriktirme kapasitesi bakımından aynı kategoridedir. Birinin “vesayetçi”, diğerinin “sivil” görünmesi, sonuçları değiştirmemiştir. Her ikisi de emeği baskılamış, eşitsizliği derinleştirmiş, borçlanmayı bir yaşam stratejisine dönüştürmüş ve sosyal devleti tasfiye etmiştir. Neoliberalizm Türkiye’de başarısız olduğu için değil, başarısızlığına rağmen sürekli yeniden paketlendiği için bu “birincilik”te ısrar etmektedir.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Cem Dişbudak, Dr. Güngör Pabuşçu (2026). Neoliberalizmin Sert Laboratuvarı: Türkiye Neden Hep Daha Fazla Bedel Ödüyor?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21281439
  • Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Dişbudak, çalışmalarını temel olarak gelir dağılımı, işsizlik dinamikleri, göç ekonomisi ve finansallaşma süreçleri üzerine yoğunlaştırmaktadır. Aynı zamanda iktisat ile hukuk ilişkisi, kriz yönetimi ve sürdürülebilir kalkınma stratejileri üzerine yazdığı yayınlarla literatüre katkı sunmaktadır. Son dönemlerde "Yoksulluğun finansallaşması" ve "verimlilik-ücret ayrışması" gibi güncel sorunlara karşı somut ve kurumsal çözüm önerileri geliştirmeye odaklanmaktadır. Neoliberal politikaların makroekonomik ve toplumsal etkilerini disiplinlerarası bir perspektifle inceleyen Dr. Dişbudak geniş bir araştırma alanına sahiptir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Görsel oluşturma

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.