Takip et

Prekarya Proletaryaya Karşı (II): Prekarya Bir Sınıf Mıdır?

YazarH. Hakan Mıhcı

4 Haziran, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20517152 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

“Prekarya Proletaryaya Karşı” yazı dizimizin bu ikinci bölümünde prekaryanın bir sınıf olarak ele alınıp alınamayacağını tartışma gündemine getiriyoruz. Değerlendirmemiz prekaryanın Marksist ve Weberyen analizler çerçevesinde bir sınıf olarak ele alınmasının oldukça güç olduğu yönündedir.

Yazı dizimizin ilk bölümünde prekarya ve proletarya kavramlarının etimolojik kökenlerinden, tarihsel zaman içinde bu kavramlara yüklenen anlamlardaki kimi değişimlerden söz edilmiş ve yazımızın ortalarına doğru prekarya kavramının bir sosyal sınıf olarak algılanmasının bu kavramı en yoğun olarak analizlerinde kullanan Guy Standing açısından bile oldukça güçlükler içerdiği belirtilmişti. Yazı dizimizin bu ikinci bölümünde tartışmayı bu noktadan derinleştirmeyi deneyeceğiz. Somut olarak, prekaryanın toplumsal sınıflar çerçevesinde nereye yerleştiğini ve sınıf olarak görülüp görülemeyeceğini ele almaya çalışacağız. Tabii proletaryayı da, bir nirengi noktası olarak göz önünde bulundurmayı sürdürerek…

Guy Standing’in yaklaşımında gruplar/sınıflar ve yeni sınıf yapısı

Bu kısımda, Standing’in çalışmalarında önerdiği grupların/sınıfların temel özellikleri ve genel sınıf yapısı açıklığa kavuşturulmaya çalışılmakta ve yer yer Marksist sınıf şemasıyla karşılaştırmalar yapılmaktadır. Standing’in temel vurgusu prekarya üzerinde olduğundan, diğer grupların/sınıfların incelenmesi yalnızca ikincil bir ilgi odağı olacaktır. Bununla birlikte, çeşitli gruplar/sınıflar arasındaki ilişkilerin anlaşılması, önerilen yeni sınıf yapısı içinde prekaryanın konumunu kavramak açısından önemlidir.

Aşağıda tartışılan grupları —prekarya dâhil— doğrudan sınıf ya da toplumsal sınıf olarak tanımlamak zorunlu değildir. Nitekim Standing’in kendisi de önerdiği sınıf yapısının bileşenlerini tanımlarken “sınıf” ve “grup” terimlerini birbirinin yerine kullanmaktadır. Buradaki odak noktası, farklı grupların ya da sınıfların temel özelliklerinin belirlenmesi ve “yeni” sınıf yapısının işleyişinin açıklığa kavuşturulmasıdır.

Aslında Standing, küresel kapitalist piyasa sisteminin inşa sürecini, önceki birkaç yüzyıla egemen olan yapıdan oldukça farklı yeni bir küresel sınıf yapısının ortaya çıkışıyla ilişkilendirmektedir. Standing’e göre yeni önerilen sınıflar ve sınıf yapısı çağdaş kapitalizmin yıkıcı dönüşüm sürecinin bir sonucudur.

Bu yeni yapıyı oluşturan yedi sınıf ya da grup Standing tarafından ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır. Bunların sıralanışı genel olarak gelir kaynaklarına, üretim tarzı içindeki özgün konumuna ve devletle olan ilişkilerine bağlıdır. Dolayısıyla bu yapı içinde bir hiyerarşi vardır. Ortalama gelirin azalışına göre, grupların temel özellikleri şu şekilde özetlenebilir (Standing, 2011; Standing, 2012; Standing, 2014; Standing, 2015):

1. Plütokrasi ya da Elitler: Herhangi bir ulus devlete karşı sorumluluk taşımaksızın küresel ölçekte faaliyet göstererek milyarlarca dolar kazanan bu grup, hükümetlerin kararları üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Özellikle de vatandaşların haklarını sınırlandırmaları yönünde hükümetleri zorlamaktadır. Mali güçleri yüksektir; bu nedenle medyayı kolaylıkla manipüle edebilir, iktisadi ve sosyal politikaları ve aynı zamanda hâkim siyasal söylemi kendi çıkarlarına uygun olarak şekillendirebilirler. Dünya nüfusunun yüzde 1’inden çok daha azını oluştururlar. Klasik Marksist sınıf şeması bağlamında, bu grubun egemen ya da yönetici sınıfla karşılaştırılabileceği öne sürülebilir.

2. Salarya (Salariat): Bu grup, tam zamanlı, yüksek maaşlarla çalışan ve devlet ile işveren tarafından sağlanan emeklilik hakları, sağlık güvencesi, ücretli tatil vb. çeşitli sosyal haklara sahip kişilerden oluşmaktadır. Gelirlerinin giderek artan bir kısmını hisse senetleri biçiminde elde ederler. Dolayısıyla salaryanın refah düzeyi doğrudan çalıştıkları işletmelerin kâr düzeyi tarafından belirlenmekte; bu nedenle firma ile salaryanın hedeflerinin yakınlaşması, bu grubu işçi sınıfından ziyade sermayeye daha bağlı hâle getirmektedir. Yavaş yavaş küçülmekte olsa da, salarya üyeleri elitler grubuna yükselmeyi arzulamakta; fakat aynı zamanda kamu sektöründeki artan özelleştirmeler, özel sektördeki dış kaynak kullanımına dayalı istihdam biçimleri nedeniyle alt gruplara düşme korkusu da yaşamaktadırlar.

3. Profisyenler (Proficians): Bu terim, geleneksel “profesyonel” ve “teknisyen” becerilerinin birleşimini ima eder. Giderek daha kalabalık hale gelmekte ve projeleriyle mesleki unvanlarını sistematik biçimde değiştirerek becerilerini pazarlamaya çalışmakta, bunun sonucunda danışman ve/veya serbest çalışan olarak yüksek ücretler elde etmektedirler. Görece yüksek gelir elde etmelerine rağmen, baskı altında çalışmaya zorlanmakta, tacizin mağduru olmakta ve günlük çalışma rutinlerinde yasal çerçeve eksikliğinden kaynaklanan etik dışı uygulamalara karşı savunmasız kalmaktadırlar. Salaryaya benzer şekilde, profisyenler de çekirdek işçi sınıfı içinde yer almamaktadır. Ağırlıklı olarak metalaştırılmış emek güçlerini satmaya çalışan “özel girişimciler” olarak görülmektedirler. Ancak salarya ile karşılaştırıldığında, profisyenlerin ne uzun vadeli iş sözleşmeleri ne de herhangi bir işletme ya da devlet desteği bulunmaktadır.

4. Eski “Çekirdek” İşçi Sınıfı ya da Proletarya: Bu sınıf esas olarak sanayi emeğine, ücret gelirine ve üyelerinin görece istikrarlı iş sözleşmelerine bağımlılığıyla tanımlanmaktadır. Çekirdek işçi sınıfının üyeleri genellikle sendikalıdır; bu nedenle ücret oranları, işçiler ve işverenler arasında sendikalar aracılığıyla yapılan toplu sözleşmelerle belirlenmekte, ayrıca sabit çalışma sürelerine tâbi olmaktadırlar. Bu sınıf yalnızca sayısal olarak değil, siyasal söylem üzerindeki etkisinin azalması bakımından da hızla küçülmektedir. Artık kendi gündemlerini dayatamamakta ya da önceki refah devleti rejimi dönemlerinde olduğu gibi egemen sermaye sınıflarını taviz vermeye zorlayamamaktadır.

Ek olarak, proletarya üyeleri için ücret dışı gelir telafilerinin toplam gelirler içindeki payı 20. yüzyıl boyunca hızla artmış; bu da onları sınıf mücadelesini belirleme açısından daha kırılgan ve güçsüz hale getirmiştir. Dolayısıyla proletarya, Marksist yaklaşımın öngördüğü gibi, gelecekte dönüştürücü ya da devrimci bir rol oynayamayabilir.

5. Prekarya: Prekarya bir sınıf ya da grup olarak değil, “oluşum hâlindeki bir sınıf” olarak tanımlanmaktadır. İşgücü içindeki konumları bakımından prekarya esas olarak düşük ücretli, istikrarsız ve güvencesiz emek olarak betimlenmektedir. Bu anlamda prekaryanın çalışma bağlamı kayıt dışı, gündelik, geçici vb. biçimlerde tanımlanmaktadır. Diğer gruplardan ve özellikle proletaryadan farklı olarak, prekarya üyeleri çalışma saatlerine oranlanacak olursa, giderek artan miktarda zaman ve enerjisini çok sayıda bürokratik belge doldurmaya, olası yeni fırsatları araştırmaya, ağ ilişkileri kurmaya ve yeni işler için mülakatlara harcamaya zorlanmaktadır. Kural olarak eğitim düzeylerinin oldukça altındaki işlerde çalışırlar. Bu durum hayal kırıklığı, kaygı, yabancılaşma, öfke ve üzüntü karışımı duygu durumunu yoğunlaştırarak çeşitli psikolojik sorunları tetiklemektedir.

Prekaryanın maddi yaşam koşulları neredeyse sadece ücretlere bağlıdır. Prekaryayı diğer gruplardan ve özellikle proletaryadan ayıran temel olgulardan biri, çeşitli sosyal yardımlar ve ücret dışı gelirler gibi diğer gelir kaynaklarından mahrum olmasıdır.

Devletle ilişkileri bakımından prekarya, birçok ülkede vatandaşlığın en temel haklarını elde edememekte ve son derece sınırlı iktisadi, sosyal ve siyasal haklara sahip sıradan bir sakine (denizen) dönüşmektedir. Bu dönüşüm süreci yalnızca göçmenleri değil, aynı zamanda güvencesiz koşullar altında yaşayan giderek daha fazla insanı etkilemektedir. Bu özellik, prekaryanın gelecekteki sınıf mücadelesindeki işlevini anlamada ve sınıf farkındalığı ile bilincini tanımlamada ayırt edici özelliklerden biri olmaktadır.

Bununla birlikte, prekarya türdeş ve iyi tanımlanmış bir sınıfın özelliklerini göstermemektedir. Standing’in sınıf kavramının yerine sıkça “oluşum hâlindeki sınıf” terimini kullanmasının gerekçelerinden biri budur ve prekaryayı üç temel grup altında tanımlamaktadır. İlk grup, eski işçi sınıfı ailelerinin saflarından prekaryaya düşenlerden oluşmaktadır. İkinci grup, çoğunlukla kimlik eksikliği yaşayan göçmenler ve azınlıklardan oluşur. Üçüncü prekarya grubu ise statü elde etme anlamında hayal kırıklığı ve yoksunluk yaşayan, yaşam mücadelesi veren eğitimli, genç ve düzensiz işçileri kapsamaktadır. Bu son grup, ilerici değerlere sahip iyi bir toplum yaratmak açısından potansiyel olarak prekaryanın en dönüştürücü türünü oluşturduğu söylenebilir.

6. İşsizler

7. Lumpen-Prekarya (ya da “Alt Sınıf”): Bu grup, sokaklarda yaşayan, hayatta kalmaya çalışan ve çoğu zaman sefil koşullar altında yok olup giden evsiz insanlardan oluşan bir alt sınıf olarak tanımlanmaktadır. Bunlar, daha önce prekarya içinde yer almış ancak daha sonra uyuşturucu bağımlılığına, toplumsal hastalıklara, pasifliğe, ölümü beklemeye sürüklenmiş mağdurlardır. Toplumdan dışlanmışlardır. Hayatta kalmaya çalışanlara korku salmak dışında ekonomide oynayacakları belirli bir işlevleri de yoktur.

Standing’in yeni sınıf yapısının eleştirel değerlendirmesi

İlk olarak, Standing’in İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin sermayesini yalnızca “ulusal sanayi sermayesi” olarak etiketlemesi bir abartı olarak değerlendirilmelidir. Sermaye, kapitalizmin ortaya çıkışından itibaren ulusal olmaktan ziyade küresel özellikler taşımıştır. Küreselleşmenin neoliberal dönemde eşi görülmemiş düzeylere ulaştığını ileri sürmek makul olabilir. Ancak, önceki dönemin sermayesini yalnızca ulusal olarak nitelendirmek yanıltıcıdır.

Benzer çekinceler Marksist sınıf yapısı şeması için de dile getirilmelidir. Standing’in savlarının aksine, Marksist çerçevede tanımlanan toplumsal sınıflar ulusal olmaktan ziyade küresel ve evrensel özelliklere sahiptir.

Dolayısıyla, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başına dayanan “yeni” piyasa sisteminin ortaya çıkışına dayanarak “yeni” bir sınıf yapısının inşasını meşrulaştırmak son derece tartışmalıdır. Başka bir ifadeyle, “küresel piyasa sisteminin” yeniden örgütlenmesinin, kökleriyle bağını koparacak şekilde evrensel bir sınıf yapısını tamamen dönüştürmek için tek başına yeterli olmadığı ileri sürülebilir.

Buna ek olarak, her bir sınıf kategorisini tanımlamak ve birbirinden ayırmak için kullanılan ölçütler oldukça muğlak, öznel ve analitik açıdan yetersizdir. Standing’in yeni bir sınıf şeması oluşturmadaki temel amacı, bir yandan prekaryaya “yeni bir sınıf” olarak bir konum yaratmak, diğer yandan ise onu çekirdek işçi sınıfı ya da proletaryadan ayırmak gibi görünmektedir (Wright, 2016). Bununla birlikte, prekarya ile proletarya arasındaki ve diğer grup/sınıflar arasındaki ayrım çizgisi oldukça belirsizdir. Oysa ki sınıf yapısı, kapitalist üretim tarzı içinde değerlendirildiğinde, “ücretli emek”in varlığı öne çıkmaktadır. Marksist bakış açısına göre (Marx, 2021), kapitalist üretim tarzı (bu tarz ister liberal, ister neoliberal, ister tekelci vb. olarak adlandırılsın) içinde çalışanların en belirgin özelliklerinden biri “ücretli” olmalarıdır.

Ayrıca, gelir eşitsizliği Standing’in önerdiği grup/sınıfların ve yeni sınıf yapısının merkezinde yer almaktadır. Standing’in yeni sınıf şemasının sıralaması esasen gelir düzeyine dayanmaktadır. Bununla birlikte, güvencesizlik ve işgücü güvenliği de farklı grup ve sınıfların konumunu ve özelliklerini anlamada hayati bir rol oynamaktadır. Standing (2012: 590), prekaryayı önerdiği sınıf yapısı içinde konumlandırırken, “özellikleri açısından, prekarya çoğu gündelik, kısa süreli ya da geçici işlerden oluşan bir dizi deneyim yaşamaktadır; işçi sınıfı ve salaryanın refah devleti döneminde edindiği işgücü güvenliği biçimlerinin hiçbirine sahip değildirler ve görece düşük ve güvencesiz kazançlara sahiptirler” demektedir. Burada, prekaryayı proletarya ve salaryadan ayırma çabası açıktır. Bu yeni yapı, geniş işçi sınıfını birbirinden farklı küçük parçalara bölmek için bir araç işlevi görmektedir.

Öte yandan, prekarya çekirdek işçi sınıfı veya proletaryayla herhangi bir benzerlik veya işbirliği çabası içinde görünmemektedir. Bununla birlikte, profisyenler ve hatta salarya ile işbirliği yapmaya hazırdır. Ancak hem profisyenler hem de salarya üyeleri, prekaryadan ziyade üst grup ya da elitlerle ilişkilendirilmeye daha isteklidir. Aslında, salarya ve profisyenlerin temel özellikleri belirsizdir; çünkü esas olarak sözleşmeli ücretli çalışan olmaları nedeniyle, üyeleri proletaryaya benzer biçimde pekala saf emekçi olarak kabul edilebilir. Tartışmalı biçimde, bazen girişimciymiş gibi davranmaktadırlar. Bu tür hibrit özelliklerle, Marx ve Engels’in (2019) kapsamlı biçimde açıkladığı üzere, kriz dışı dönemlerde kapitalistlerin ya da burjuvazinin yansımasını gösteren iktisadi, siyasal ve ideolojik tutumlara sahip küçük tüccarlar, kendi hesabına çalışan zanaatkârlar ya da küçük dükkân sahiplerinden oluşan “orta sınıflar”ın ya da “küçük burjuvazi”nin özelliklerini sergiledikleri ileri sürülebilir.

Ayrıca, prekaryanın çeşitli kesimleri arasında ortak bir çıkar birliği tespit etmek zordur. Neredeyse her kesim birbirinden bağımsız hareket etmeye çalışmaktadır. Bu durum, prekaryanın gelecekteki hedeflerine — yani artık “oluşum hâlindeki sınıf” olarak görülmemesi ve dolayısıyla küresel yapısal dönüşümün gerçekleştirilmesi — ulaşma potansiyeli açısından ciddi bir sorundur.

Son olarak, Standing’in sınıf yapısında, Marksist tarzda sınıflar inşa etme temel amacının aksine, emek-sermaye ikiliğine hiçbir vurgu yapılmamaktadır. Proletarya dışındaki çeşitli işçi sınıfı varyantları salarya, profisyenler ve prekarya başlıkları altında etiketlenmiş olsa da, sermaye ve kapitalist sınıf kavramsal ve fiilî olarak analizden kaybolmuştur. Daha önce kısaca belirtildiği gibi, elitler ya da plütokrasi kısmen hâkim sınıf olarak düşünülebilir. Ancak ağırlıklı olarak işçi sınıfı niteliğindeki grupların sözde hâkim sınıfla olan üretim ve bölüşüm ilişkileri Standing’in yaklaşımında açık biçimde açıklanmamaktadır. Örneğin, genel olarak toplumsal sınıflar arasındaki sömürü ilişkilerinin mekanizmaları ya da özel olarak Marksist yaklaşımın sınıf yapısının temel yapı taşları olan artı-değer yaratımı, Standing’in sınıf yapısında tamamen yok olmuştur. Bunun yerine, farklı grup ya da sınıflar için güvenlik ve güvencesizlik sorunlarını ortaya koymak dışında tatmin edici alternatifler üretmeye yönelik bir girişim de bulunmamaktadır.

Dahası, Marksist çerçevede sınıflar genellikle toplumsal üretim ve yeniden üretim süreçlerindeki rollerine bağlı olarak tanımlanır; üretim araçları üzerindeki denetim ya da üretim araçlarının mülkiyeti ise bu rollerin temel belirleyicisini oluşturur. Bu kritik nokta da Standing’in yaklaşımında eksiktir.

Prekarya gerçekten yeni bir sınıf olabilir mi?

İlk olarak, prekaryanın farklı alt grupları arasında geçim güvencesini sağlamaya yönelik değişik stratejilerin, prekaryanın kendi başına ayrı bir toplumsal sınıf oluşturmasına yetecek ölçüde bütünlüklü olmadığını vurgulamalıyız. Dolayısıyla, Standing’in prekaryayı bir sınıf olarak tanımlama konusundaki tereddütünün esas olarak göçmenler, azınlıklar, eski işçi sınıfı mensupları, eğitimli enformel çalışanlar vb. çeşitli kesimlerinin tutarlı ve ortak özelliklerden yoksun olmasından kaynaklandığı ileri sürülebilir.

Dahası prekarya, mevcut sistemi değiştirmek için gerekli sınıf bilincinin eksikliği nedeniyle, ortak siyasal hedeflere ulaşmak amacıyla örtüşen maddi iktisadi çıkarlar temelinde kolektif eyleme girişmeye hazır bir toplumsal sınıf olarak kendisini görmemektedir (Frase, 2013; Johannesen, 2019). Dolayısıyla, prekarya başlığı altında tanımlanan olguları belirli bir toplumsal sınıfın ortaya çıkışıyla değil, çağdaş emek rejimleriyle ya da ekonomiyi örgütlemenin farklı yollarıyla ilişkilendirmek daha uygun olabilir.[1]

Öte yandan, emeğin prekaryalaşması aslında kapitalizmin uzun geçmişinde farklı düzeylerde ortaya çıkmakla birlikte evrensel bir kural olarak rahatlıkla tanımlanabilir. Bu bağlamda, Munck’un (2013: 752) açıkça ifade ettiği gibi, “ ‘prekarya’ terimiyle tanımlanan çalışma biçimi küresel Güney’de her zaman kural olmuştur. Aslında, Fordizm ve refah devleti küresel perspektiften bakıldığında kuralın istisnasıdır.”

Weberci ve Marksist yaklaşımlarda toplumsal sınıf, genel olarak, malların ve hizmetlerin üretim ve bölüşümüne ilişkin iktisadi sistem içinde ayırt edici bir konuma sahip grup olarak tanımlanır. Hem Marx hem de Weber, mülkiyet sahipliğini ve toplumsal eşitsizliği kapitalizmde sınıf ayrımının temel kaynağı olarak görür. Her ikisi için de sınıflar, hem nesnel olarak tanımlanmış konumlar hem de kolektif olarak örgütlenmiş toplumsal öznelerdir. Ayrıca Weber ve Marx, nesnel olarak tanımlanabilir maddi çıkarları, sınıfsal konumların toplumsal eylemleri nasıl etkilediğini açıklayan temel bir mekanizma olarak değerlendirirler (Wright, 2002). Sınıf kavramının bu iki geleneksel kurucusunun geniş tanımına ve tanımlama girişimlerine dayanıldığında, prekaryayı yeni bir sınıf olarak tanımlamak son derece güçtür.[2]

Bununla birlikte, 21. yüzyıldaki modern kapitalist toplumların sınıf yapısının karmaşıklıklar sunduğu ve dolayısıyla sınıfların konumlarının çok daha dinamik ve diyalektik bir biçimde ele alınması gerektiği belirtilmelidir. Ayrıca proletarya monolitik bir sınıf değildir; aksine, işçi çalıştıran ya da son derece yüksek ücretler kazanan kişileri bile kapsayan çeşitli insan kategorilerini içerebilir.

Sonuç olarak, sınıf oluşum süreçlerinin kuramsal ve pratik yönelimlerine ilişkin öncü yaklaşımlar ve düşünürler incelendiğinde, prekaryayı yeni bir toplumsal sınıf olarak tanımlamak abartılı bir iddia olarak gözükmekte ve bu nedenle daha özenli yaklaşımlar geliştirmek gerekmektedir.

Yazı dizimizin son bölümünü proletaryanın ve prekaryanın güncel sınıf mücadelesindeki rollerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi üzerine yürüteceğimiz bir tartışmaya ayırmayı planlıyoruz.

Kaynakça

Frase, P. (2013). “The Precariat: A Class or a Condition?” New Labor Forum, 22 (2): 11-14.

Johannesen, J. A. (2019). The Workplace of the Future: The Fourth Industrial Revolution, the Precariat and the Death of Hierarchies. Londra ve New York: Routledge.

Marx, K. (2021) [1867]. Kapital, 1. Cilt. Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, 14. Baskı, İstanbul: Yordam Kitap.

Marx, K. ve F. Engels (2019) [1848]. Komünist Manifesto. Çevirmen: Nail Satlıgan, 7. Baskı, İstanbul: Yordam Kitap.

Munck, R. (2013). “The Precariat: A View from the South”, Third World Quarterly, 34 (5): 747-762.

Standing, G. (2015). “The Precariat and Class Struggle”. RCCS Annual Review, 7: 3-16.

Standing, G. (2014). A Precariat Charter: From Denizens to Citizens. Londra: Bloomsbury Academic.

Standing, G. (2012). “The Precariat: From Denizens to Citizens?”, Polity, 44 (4): 588-608.

Standing, G. (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. Londra: Bloomsbury Academic.

Wright, E. O. (2016). “Is the Precariat a Class?”, Global Labour Journal, 7 (2): 123-135.

Wright, E. O. (2002). “The Shadow of Exploitation in Weber’s Class Analysis”, American Sociological Review, 67 (6): 832-853.

Notlar

  1. Çalışma biçimlerinin, sömürü oranlarının tarihsel zaman içinde kısmi değişikliklere uğraması ve bu değişikliklerin çalışan sınıfları başlangıç koşullarıyla karşılaştırıldığında olumlu veya olumsuz yönde farklı düzeylerde etkilemeye başlaması, eğer temel sınıfsal yapılar ve sömürü mekanizmaları değişmiyor ve mevcut üretim tarzının işleyişi geçerliliğini koruyorsa, farklı sınıfların oluşumundan çok çalışma biçimlerinin zaman içindeki dönüşümü ve bu bağlamda üretimin yeniden örgütlenmesiyle açıklamak daha gerçekçi ve tutarlı bir yaklaşım olacaktır.

  2. Aslında prekaryanın Karl Marx ile karşılaştırıldığında Max Weber’in sınıf tanımlamasına kısmen daha yakın olabileceği öne sürülebilir. Marx’ın sınıf tanımında üretim araçlarının sahipliği ve ana sınıflar olan burjuvazi ile proletaryanın ikili ve birbirlerine karşıt yapısı öne çıkarken, Weber’de sınıf sadece iktisadi değil, statüyü, siyasal gücü de içeren çok katmanlı bir kavramdır. Ayrıca Marx az sayıda ve birbirleriyle çatışma halinde olan sınıflara odaklanırken, Weber’in çok sayıda ve ara sınıfların varlığının da mümkü olduğu geçişli sınıfsal yapıları inceleme konusu yaptığını da belirtmek gerekir. Son olarak, Marx’da “sınıf bilinci” kapitalist üretim tarzının devrimci siyasi dönüşümü için gerekli koşul olarak görülürken, Weber’de sınıf bilincinin önemine vurgu yapıldığına pek rastlanmaz.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
H. Hakan Mıhcı (2026). Prekarya Proletaryaya Karşı (II): Prekarya Bir Sınıf Mıdır?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20517152
  • Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden 1988 yılında mezun oldu. 1998 yılında Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nde ekonomi doktorasını tamamladı. Aynı üniversitede uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalıştı. Hacettepe Üniversitesi dışında akademik etkinliklerini Sussex, Göttingen ve KU Leuven üniversitelerinde yürüttü. Başlıca çalışma alanları kalkınma, çevre, çalışma ve Türkiye iktisadı ile iktisat tarihi ve politik iktisattır. Ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlanan makaleleri, ulusal ve uluslararası kitaplarda yer alan kitap bölümleri ve editörlükleri bulunmaktadır. Halen Başkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

    Diğer Yazıları