Piyasa ve rekabet mantığı, üniversitenin yönetimi ve finansmanının ötesinde neyin, nasıl ve hangi amaçlarla öğretilip araştırılacağını ve yayımlanacağını da belirliyor. Bu yazıda, eğitim, araştırma ve yayıncılığın dönüşümünü ve akademik emeğin bilimsel üretimin koşulları üzerindeki denetimini nasıl yitirdiğini tartışıyoruz.
Bu dizinin ilk yazısında, son kırk yılda üniversitelerde yaşanan dönüşümün genel bir bilançosunu çıkarmaya çalıştık. “Akademik kapitalizm” olarak adlandırılan bu sürecin, üniversitelerin yalnızca şirketlerle daha fazla ilişki kurması ya da gelir getirici faaliyetlere yönelmesiyle sınırlı olmadığını, finansmandan yönetime, araştırmadan eğitime ve istihdama uzanan geniş bir alanda üniversitenin işleyişini yeniden biçimlendirdiğini vurguladık. Devletlerin bu süreçte üniversiteden çekilmek bir yana, finansman, rekabetçi fonlar, performans ölçütleri ve teknolojik öncelikler aracılığıyla dönüşümün başlıca aktörlerinden biri olduğunu, üniversite yönetimlerinin de bu baskıları kurumsal hedeflere ve akademisyenlerin tabi olduğu performans ölçütlerine dönüştürdüğünü ortaya koyduk.
Bu yazıda, piyasa ve rekabet mantığının üniversitenin gündelik işleyişine yerleşmesiyle eğitim, araştırma ve akademik yayın faaliyetlerinin nasıl dönüştüğünü, bu dönüşümün akademik faaliyetlerin içeriğini ve bilimsel üretimin temel öznesi olan akademik emeği nasıl etkilediğini tartışacağız.
Eğitim: Yurttaş Hakkından “Beşeri Sermaye” Yatırımına
Eğitim, üniversitelerdeki dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biridir. Yükseköğretimin ticarileştirilmesi ya da paralı eğitim kuşkusuz yeni bir olgu değildir. Yeni olan, paralı eğitimin ölçeği ve yükseköğretimin standartlaştırılabilir, ölçeklendirilebilir ve uluslararası ölçekte pazarlanabilir bir hizmet olarak örgütlenmesidir. 1945 sonrasında tüm dünyada yükseköğretimin kitleselleşmesiyle güç kazanan eğitim hakkı anlayışının karşısına neoliberal dönemde “beşeri sermaye” yaklaşımı çıkarıldı[1]. Bu çerçevede üniversite eğitiminin bireyin gelecekteki gelirini artıracak bireysel bir yatırım olduğu, bu nedenle maliyetini de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesi yaygınlaştırıldı. Bu süreçte programların açılması ve sürdürülmesinde öğrenci talebi ile maliyet ve gelir hesapları daha fazla ağırlık kazanırken, “istihdam edilebilirlik” hedefi müfredatı işgücü piyasasının talep ettiği beceri ve yeterliliklere bağımlı hale getirdi.
Bu noktada yaşanan dönüşümün yalnızca ekonomik değil, siyasal bir boyutu olduğunu da vurgulamalıyız. Günümüzde yükseköğretimin ticarileşmesinin en ileri boyutlara ulaştığı ABD örneğinde, 1960’larda yükseköğretimin kitleselleşmesi, işçi sınıfı ve alt gelir gruplarından gelen gençlerin üniversiteye erişimini kolaylaştırırken, dönemin siyasal atmosferinin etkisiyle kampüsler savaş karşıtı ve radikal siyasal hareketlerin önemli örgütlenme merkezleri haline gelmişti. Bu gelişmeler, Soğuk Savaş döneminde güç kazanan Amerikan muhafazakârlığının üniversitelere yönelik tepkisini artırdı. Bu dönemde kimi muhafazakâr siyasetçiler, kamusal yükseköğretimin alt sınıflardan gelen gençlerin toplumsal beklentilerini yükselterek mevcut toplumsal düzene yönelik muhalefeti besleyen “tehlikeli bir sınıfsal durum” yarattığını açıkça dile getiriyordu. Richard Nixon döneminde başkan yardımcısı olan Spiro Agnew üniversiteye girişin kolaylaşması nedeniyle “yeterli niteliklere sahip olmayan öğrencilerin yeni sosyalizm dalgasıyla üniversitelere sürüklendiğini” ileri sürüyordu (Schwarz, 2022).
Ronald Reagan’ın 1966’daki Kaliforniya valiliği kampanyasında Berkeley’deki “karmaşayı temizlemeyi” temel vaatlerinden biri haline getirmesi bu yaklaşımın somut bir örneğiydi. Reagan göreve geldikten sonra üniversitelerdeki protestolara karşı sert önlemlere başvurdu. Vietnam Savaşı’na ve ABD’nin Kamboçya’yı bombalamasına karşı öğrenci protestolarının yoğunlaştığı Mayıs 1970’te, University of California ve California State sistemlerine bağlı 28 kampüsün tamamını geçici olarak kapattı. Reagan’ın bu sert politikası ülke çapındaki benzer uygulamaların da önünü açtı.
Reagan’ın üniversitelere yönelik müdahaleleri polisiye önlemlerle sınırlı kalmadı. Üniversiteleri denetim altına almak için piyasa mekanizmaları da devreye sokuldu. Reagan ve ekibi, kamu üniversitelerine ayrılan eyalet kaynaklarının azaltılmasını ve ortaya çıkan finansman açığının öğrenim ücretleriyle karşılanmasını savunuyordu. Bu politikanın düşük gelirli kesimlerin yükseköğretime erişimini sınırlayacağı yönündeki eleştirilere karşı, ileride neoliberal eğitim politikalarının temel gerekçelerinden biri haline gelecek propagandif bir söylem dolaşıma sokuldu. Buna göre, kamusal kaynaklarla finanse edilen yükseköğretim, ödeme gücü bulunan varlıklı kesimlere de ücretsiz eğitim sağlayarak adaletsizliğe yol açıyordu. Dolayısıyla eğitim maliyetini karşılayabilecek öğrenciler öğrenim ücreti ödemeli, ödeme gücü bulunmayanlar ise burslarla desteklenmeliydi. Bu propaganda, yükseköğretimin maliyetinin adım adım öğrencilerin üzerine yüklenmesine ve özellikle mezuniyet sonrasında geri ödenen öğrenci kredileri aracılığıyla borçlanmanın yaygınlaşmasına zemin hazırladı. Reagan’ın eğitim danışmanı Roger A. Freeman’ın 1970’teki sözleri, bu yaklaşımın ardındaki sınıfsal kaygıları daha açık biçimde ortaya koyuyordu. Freeman, “eğitimli bir proletarya yaratma tehlikesiyle karşı karşıyayız” diyor ve bunun “dinamit” etkisi yaratabileceğini belirterek üniversiteye kimlerin kabul edileceği konusunda “seçici” olunması gerektiğini savunuyordu (Schwarz, 2022). Piyasa bu seçimin bir aracı olacaktı.
1970’lerden itibaren yaygınlaşan neoliberal politikalarla üniversitelere ayrılan kamu ödenekleri kısıtlanırken öğrenim ücretleri giderek artırıldı. ABD’de öğrenim ücretlerindeki artış, yıllar içinde milyonlarca öğrenci için yükseköğretime erişimi borçlanmaya bağımlı hale getirdi. 2020 sonunda toplam 42,9 milyon kişinin öğrenci borcu 1,57 trilyon dolara ulaştı (Serra, 2023: 173). Sonuçta öğrenciler çalışma hayatına başlamadan gelecekteki gelirlerinin bir bölümünü borç ödemelerine ayırmak zorunda kalırken, öğrenci borçluluğu da finansallaşmanın önemli alanlarından biri haline geldi.
Elbette eğitimin ticarileşmesi öğrenim ücretleriyle sınırlı kalmadı. Hızla yaygınlaşan tezsiz yüksek lisans, sertifika ve uzaktan eğitim programları üniversiteler için yeni gelir kaynakları yarattı. Teknolojik değişimin yarattığı yeni eğitim ihtiyaçları da “yaşam boyu öğrenme” söylemi altında çalışanların kendi “istihdam edilebilirliklerini” korumak için sürekli eğitim almalarını zorunlu kılan bir modele bağlandı. Üniversiteler sertifika ve mesleki eğitim programlarıyla bu pazarın önemli aktörleri arasına girdi. Bu sürece yükseköğretimin standartlaşması eşlik etti. Öğrenme çıktıları, krediler, yeterlilikler ve öğrenci memnuniyeti gibi göstergeler dersleri ve programları ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getirdi. Bu durum, eğitimi araştırmadan kopardığı gibi kitlesel lisans eğitiminde düşük maliyetli geçici akademik emeğin kullanımını da kolaylaştırdı.
Araştırma: Bilimden İnovasyona, “Kamu Malı”ndan Özel Mala
“Akademik kapitalizm”, bilimsel araştırmanın üniversite içindeki yerini ve örgütlenme biçimini önemli ölçüde değiştirdi. Üniversiteler giderek şirketlerin Ar-Ge faaliyetlerinin bir bölümünü üstlenen kurumlara dönüştü. Ancak burada yeni olan, sermayenin bilim üzerinde denetim kurması değildi. Modern bilim başından beri devletlerin, sanayinin ve kapitalist rekabetin ihtiyaçlarıyla iç içe gelişti. II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmiş kapitalist ülkelerde bu ilişki, gerek sayıları gerekse ölçekleri büyüyen araştırma üniversiteleri aracılığıyla ve büyük ölçüde devlet finansmanı üzerinden kuruldu. Temel araştırma sonuçlarının önceden kestirilememesi ve araştırmanın ticari getirisinin çoğu zaman uzun vadede ortaya çıkması, bu alanın piyasa dışında finanse edilmesini gerekli kılıyordu. Bu dönemde üniversitelerde üretilen bilginin geniş dolaşımı esas alınırken bilimsel araştırma da kalkınmaya, teknolojik ilerlemeye ve toplumsal refaha hizmet eden kamusal bir faaliyet olarak görülüyordu.
1980’lerden itibaren değişen, devletin bilimsel araştırmadan çekilmesi değil, yukarıda işaret ettiğimiz gibi kamusal finansman ile özel çıkar arasındaki ilişkinin yeniden kurulması oldu. Üniversitelerden artık yalnızca bilgi üretmeleri değil, bu bilgiyi ekonomik değere dönüştürmeleri, şirketlerle iş birliği yapmaları ve patent ve lisanslar yoluyla ticarileştirmeleri de beklenmeye başladı.
Araştırma faaliyetinin organizasyonu da buna göre değişti. Rekabetçi fonlama ve proje sistemi, araştırmacıyı bilimsel sorunlarla uğraşmanın yanı sıra sürekli fon arayan, proje hazırlayan, bütçe ve rapor üreten, çalışmasının “etkisini” göstermek zorunda olan bir aktöre dönüştürdü. Proje, yalnızca araştırmayı finanse etmenin bir yolu olmaktan çıkarak hangi konuların araştırılacağını, hangi sonuçların değerli sayılacağını ve akademik emeğin nasıl örgütleneceğini etkileyen bir yönetim aracı haline geldi.
Bu dönüşüm aynı zamanda bilimsel bilginin kolektif üretimi ile özel olarak sahiplenilmesi arasındaki çelişkiyi de derinleştirdi. Kapitalist toplumda bilginin serbest dolaşımı ve farklı sermayeler tarafından kullanılabilmesi sermaye birikiminin genel koşulları açısından önem taşırken, tekil sermayeler rekabet üstünlüklerini çoğu zaman bilgiye erişimi sınırlandırarak korur. Patentler ve diğer fikrî mülkiyet hakları şirketlere teknolojik bilgiyi denetleme, rakiplerini dışlama ve tekelci kazanç elde etme olanağı sağlar. Bu çerçevede tekil sermayeler açısından rasyonel ve kazançlı olan, toplumsal sermayenin uzun dönemli çıkarlarıyla çelişebilir.
Ancak çelişki yalnızca sermayenin kendi içindeki çıkar çatışmalarıyla sınırlı değildir. İnsanlığın ortak birikimi olan bilimsel bilginin sermayenin denetimine girmesi, araştırmanın amaçlarını ve önceliklerini de sermaye birikiminin gereklerine tabi kılmaktadır. Bu durum, toplumsal açıdan önemli ancak ticari getirisi düşük araştırmaların kaçınılmaz olarak geri planda kalmasına yol açmaktadır. Halk sağlığı ve ekolojik sorunlar gibi yaşamsal öneme sahip alanlarda toplumsal ihtiyaçlar ile özel çıkarlar arasındaki çelişki çok daha kritiktir. Jessop’un (2017) “entelektüel müştereklerin özelleştirilmesi” olarak adlandırdığı bu süreçte devlet, araştırmanın maliyetlerinin önemli bir bölümünü üstlenmeye devam ederken, araştırma sonuçları üzerindeki özel mülkiyet ve kullanım hakları genişlemektedir. Kamusal kaynaklarla ve büyük ölçüde kolektif emekle üretilen bilgi, patentler, lisanslar ve şirket ortaklıkları aracılığıyla özel kazanç kaynağına dönüştürülmektedir. Böylece bilimsel üretimin maliyetleri önemli ölçüde toplumsallaştırılırken, sonuçlarından elde edilen kazançlar özelleştirilmektedir.
Yayın: Ölçülebilir Olanın Egemenliği ya da “Ya Yayınla ya da Yok Ol”
“Akademik kapitalizm”in yayın alanındaki en belirgin sonucu, yayının akademik emeğin temel performans ölçütlerinden biri haline gelmesidir. Bu süreçte üniversitelerde işe girme ve yükselme giderek yayın ve atıf sayılarına, projelere ve çeşitli endekslere bağlandı. Akademik yayıncılık büyük ölçüde SCI ve SSCI gibi endekslerin belirlediği hiyerarşi içinde örgütlenmeye başladı. Görünüşte teknik ölçütlere dayanan bu sistem, özellikle sosyal bilimlerde araştırma önceliklerini ve neyin nasıl çalışılacağını etkilerken Anglo-Sakson merkezli akademik hiyerarşiyi de yeniden üretmede önemli bir rol oynamaktadır.[2]
Yayın ve atıf sayılarının akademik başarının ölçüsüne dönüşmesi, bilimsel üretimin kendisini de bu ölçütlere göre biçimlendirdi. Performans göstergeleri başlı başına bir hedef haline geldikçe akademisyenler de faaliyetlerini bu kriterleri karşılamaya göre düzenlemeye başladı. Akademik dünyada, daha kolay yayın yapılabilecek geçer akçe konulara yönelme, birbirini tekrarlayan çalışmalar üretme ya da tek bir araştırmadan mümkün olduğunca fazla yayın çıkarma gibi eğilimler giderek yaygınlaştı.[3] Sonuçta, entelektüel merak ile akademik yayın arasındaki bağ giderek zayıfladı ve akademik emeğin kendi ürününe yabancılaşması derinleşti.
Akademik yayıncılık bu süreçte giderek artan bir hızla küresel yayın tekellerinin kontrolü altına girdi. Büyük ölçüde kamusal kaynaklarla, akademisyenlerin karşılıksız yazarlık, editörlük ve hakemlik emeğiyle üretilen çalışmaları içeren veri tabanları ABD ve İngiltere merkezli yayın tekelleri tarafından üniversitelere ve kütüphanelere yüksek bedellerle satılmaya başlandı. Bu yetmezmiş gibi kamunun sağladığı altyapı ve araştırmacının karşılıksız emeği ile üretilen yayına açık erişim için yazarın ödeme yapmasını zorunlu kılan bir politika giderek yaygınlaştı. Bu tablo, akademik bilginin ticari yayın tekellerinin denetimine girmesine karşı açık erişim mücadelesini son dönemin en önemli mücadele alanlarından birine dönüştürdü. Bu mücadelenin en bilinen örnekleri JSTOR’daki akademik makaleleri kamusal erişime açmaya çalışan Aaron Swartz ile ücretli akademik yayınlara ücretsiz erişim sağlayan Sci-Hub’ın kurucusu Aleksandra Elbakyan’ın girişimleridir.
Akademik Emeğin Başına Gelenler
Bütün bu dönüşümlerin kesiştiği yer akademik emektir. Akademik kapitalizm yalnızca üniversitenin finansmanını, yönetimini ya da araştırmanın yönünü değiştirmekle kalmadı, akademisyenin kendi emeği üzerindeki denetimini de adım adım aşındırdı. Bilimsel üretim uzun zamandır sermaye ve devletle ilişki içinde gelişmiş olsa da akademisyen, ne araştıracağına, çalışmasını nasıl yürüteceğine ve sonuçlarını nasıl paylaşacağına dair önemli bir özerkliğe sahipti. “Akademik kapitalizm”le birlikte aşınan, her şeyden önce bu özerklik oldu.
Ancak bu süreç akademisyenleri eşitsiz bir şekilde etkiledi. Ulusal üniversite sistemleri arasındaki farklılıklar nedeniyle sürecin büründüğü biçimler değişse de üniversitenin piyasaya açılması, büyük fonlara erişen, şirketlerle ortak projeler yürüten, patent ve danışmanlık gelirlerinden yararlanan dar bir kesim için yeni kazanç fırsatları yarattı. Öte yandan geniş bir kesim artan iş yükünü daha güvencesiz koşullarda üstlenmeye başladı. Piyasanın sunduğu fırsatlar, akademik topluluğu kendi içinde ayrıştırırken mesleki dayanışmanın ve ortak akademik standartların zeminini de zayıflattı. Uzun yıllar Harvard Üniversitesi Rektörlüğünü yürüten Derek Bok (2007: 112) bu konuda şu gözlemi yapıyor:
Ticarileşme, akademik camiadaki meslektaşlık ilişkisinin ve güvenin altını oyup, önceden mevcut olmayan bölünme ve gerilimler yaratabilir. Geleneksel akademik görevler için büyük çaba sarf eden hocalar, yeni bir iş kuran ya da zamanının büyük kısmını danışmanlığa ayıran meslektaşlarına öfke duyacaktır. Beşerî bilimciler kendilerine yeterince değer verilmediğini düşünecektir. Akademik kadroyla idare arasında, patent gelirlerinin paylaşımı ya da bir hocanın kurduğu ama kısmen okulun fonladığı bir şirketin idaresi konularında çatışmalar baş gösterecektir. Üstlerini kendi fikirlerini çalıp, çıkar uğruna bir şirkete satmakla suçlayan lisansüstü öğrencileri çıkabilir. Bir şirketin sponsor olduğu bir bölümde, gizlilik kuralları dayatan bir meslektaşlarını suçlayan bilim insanları olabilir.
Ticarileşme, akademik topluluk içinde çıkar çatışmalarına yol açarken akademisyenlik anlayışını ve mesleki değer ölçütlerini de dönüştürdü. Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun (2003) “ersatz yuppie akademisyen” olarak nitelendirdiği, bilimsel meraktan ve entelektüel sorumluluktan çok kariyerine, akademik piyasadaki konumuna ve mesleki başarının dışsal göstergelerine odaklanan akademisyen tipi öne çıktı. Bilimsel çalışmanın niteliğinden çok yayın sayısı, görünürlük ve kurumsal bağlantılar önem kazandı. Ancak dönüşüm ilerledikçe, başlangıçta belirli bir akademisyen tipinin kariyerist yönelimleri olarak görülebilecek davranışlar, giderek akademik yaşamın dayattığı zorunluluklara dönüştü. Sürekli rekabet etmek, kendini pazarlamak ve çalışmalarını ölçülebilir çıktılara dönüştürmek, meslekte varlığını sürdürmenin koşulları haline geldi. Başka bir deyişle girişimci akademisyen modeli, piyasanın sunduğu fırsatlardan yararlanmaya hevesli olanlarla sınırlı kalmadı. Bu yönelime eleştirel yaklaşan, ancak mesleki varlığını sürdürebilmek için piyasanın beklentilerine uyum sağlamak zorunda kalan akademisyenleri de etkisi altına aldı.
Bu süreç, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel yayılma biçimiyle büyük bir benzerlik taşımaktadır. Kapitalizmin farklı üretim ve meslek alanlarına yayılması, her zaman üreticilerin doğrudan sermayenin denetimi altına girmesiyle başlamamıştır. Piyasanın sunduğu kazanç ve yükselme olanakları, üreticiler arasında farklılaşmaya yol açarak mevcut mesleki dayanışma ilişkilerini ve ortak değerleri aşındırmış, bu çözülme bu alanların büyük sermayenin denetimine girmesini kolaylaştırmıştır. Benzer bir süreç, akademinin yanı sıra doktorluk, avukatlık, mühendislik ve yazılımcılık gibi profesyonel mesleklerde de yaşanmıştır. Bazı akademisyenlerin piyasa ilişkileri sayesinde ayrıcalıklı konumlar elde etmesi ile akademik emeğin genel olarak piyasa baskılarına ve sermaye denetimine daha fazla bağımlı hale gelmesi, aynı tarihsel sürecin birbirini besleyen sonuçlarıdır. Üniversitelerin finansman bakımından piyasaya giderek daha fazla bağımlı hale gelmesi ve piyasa mantığının akademik yönetime egemen olması, bu baskıyı kurumsal düzeyde de güçlendirmiştir.
Üniversiteye şirket mantığının egemen olmasının bir diğer sonucu akademik emek üzerindeki bürokratik denetimin yoğunlaşmasıdır. Şirket üniversitesi, akademisyenden ders vermesi, araştırma ve yayın yapmasının yanı sıra proje hazırlaması, fon bulması, atıf üretmesi, faaliyetlerini sürekli raporlaması ve performansını ölçülebilir çıktılarla kanıtlamasını talep etmeye başladı.
Bu denetim mekanizmalarına akademik istihdamın güvencesizleşmesi eşlik etti. Kalıcı kadroların çevresinde proje temelli, yarı zamanlı ve süreli sözleşmelerle çalışan geniş bir akademik işgücü oluştu. Doktoralı araştırmacı sayısındaki artış ve akademik emeğin uluslararası dolaşımı da üniversitelerin kullanabileceği geniş bir yedek akademik işgücü ordusu yarattı. ABD’de 2013 yılı için yapılan bir hesaplamaya göre akademik personelin yaklaşık yüzde 75’i geçici statülerde çalışıyordu (Kelsky, 2015). Ülkeler arasında önemli farklılıklar bulunmakla birlikte, akademik istihdamın daha esnek ve güvencesiz hale gelmesi yönündeki eğilim güçlendi. Güvencesizlik, yalnızca emek maliyetlerini düşürmenin değil, akademik emek üzerindeki denetimi artırmanın da aracı oldu. Sözleşmesinin yenilenmesine, yeni bir projeye ya da gelecekte açılacak bir kadroya bağımlı araştırmacının, kurumun veya fon sağlayıcının önceliklerine karşı çıkmasının bedeli yükseldi. Böylece akademik özgürlüğün maddi zemini de zayıfladı.
Sonuç olarak “akademik kapitalizm”in ayırt edici özelliği, üniversitelerin ticari faaliyetlerinin artmasından çok, akademik emeğin ve bilimsel üretim sürecinin giderek daha doğrudan yöntemlerle sermayenin denetimine tabi kılınmasıdır. Bu denetim, yalnızca şirketlerin üniversiteye dışarıdan müdahalesiyle değil, piyasa bağımlılığının üniversitenin finansmanına, yönetimine, akademik performans ölçütlerine ve istihdam ilişkilerine yerleşmesiyle kurulmaktadır.
Bu dönüşüme yönelik eleştirilerde akademik özgürlüğün ve bilimsel özerkliğin savunulması haklı olarak önemli bir yer tutmaktadır. Ancak bu değerlerin savunulması, bunları doğuran tarihsel ve toplumsal koşulları da anlamayı gerektirir. Akademik özgürlük ve bilimsel özerklik, üniversitenin tarih boyunca sahip olduğu değişmez özellikler değil, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış ve farklı dönemlerde farklı biçimler almış kazanımlardır. Dolayısıyla akademik kapitalizmin yarattığı dönüşümü kavrayabilmek için yalnızca bu kazanımların nasıl aşındığını değil, hangi koşullarda ortaya çıktıklarını, nasıl bir işlev gördüklerini ve hangi sınırları taşıdıklarını da ele almak gerekir. Böylesi bir inceleme akademik emeğin dönüşümünü ve buna karşı yürütülecek mücadelenin hangi temel üzerinde kurulması gerektiğini anlamak için de zorunludur. Bu nedenle izleyen yazıda üniversitenin tarihsel gelişimini, bu geniş sorunsal çerçevesi içinde ele alacağız.
Kaynakça
Becker, G. S. (1964) Human Capital: A Theoretical and Empirical Analysis, with Special Reference to Education. New York: National Bureau of Economic Research.
Bok, D. (2007) Piyasa Ortamında Üniversiteler: Yüksek Öğretimin Ticarileşmesi, çev: B. Yıldırım, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Fire, M. ve C. Guestrin (2019) Over-optimization of Academic Publishing Metrics: Observing Goodhart’s Law in Action, GigaScience, 8(6).
Jessop, B. (2017) “On Academic Capitalism”, Critical Policy Studies. 12: 1-6.
Kelsky, K. (2015) The Professor Is In: The Essential Guide to Turning Your Ph.D. into a Job, New York: Three Rivers Press.
Leydesdorff, L. (2004) “Top-down Decomposition of the Journal Citation Report of the Social Science Citation Index: Graph- and Factor-analytical Approaches”, Scientometrics, 60: 159–180.
Nalbantoğlu, H. Ü. (2003) “Üniversite A.Ş.’de bir ‘homo academicus’: ‘Ersatz’ yuppie akademisyen”, Toplum ve Bilim, 97: 7-42.
Schultz, T. W. (1961) “Investment in Human Capital”, The American Economic Review, 51: 1-17.
Schwarz, J. (2022) “The Origin of Student Debt: Reagan Adviser Warned Free College Would Create a Dangerous ‘Educated Proletariat’”, https://theintercept.com/2022/08/25/student-loans-debt-reagan, erişim tarihi: 30.09.2024.
Serra, G. P. (2023) “Household Debt, Student Loan Forgiveness, and Human Capital Investment: a neo-Kaleckian Approach”, Journal of Post Keynesian Economics, 46 (1): 173–206.
Notlar
- Bu yaklaşım büyük ölçüde Schultz (1961) ve Becker (1964) tarafından teorileştirilmiştir. ↑
- Endeks sistemlerinin akademik bilgi üretimi üzerindeki etkisi için bkz. Leydesdorff (2004). Yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşması bu eğilimi daha da ileri taşıyabilir. Örneğin Scopus’un kullanıma sunduğu Scopus AI, endekslenen literatürü tarayarak araştırma sorularına yanıt üretmekte, özetler ve referans listeleri oluşturmaktadır. Böylece araştırmayı değerlendiren ve sınıflandıran endeks sistemi, giderek araştırma sürecinin kendisine de doğrudan dahil olmaktadır. ↑
- Buradaki sorun iktisatçı Charles Goodhart’ın adıyla anılan “Goodhart Yasası” ile açıklanmaktadır. Buna göre, bir gösterge hedef haline geldiğinde, ölçmek üzere tasarlandığı olgunun güvenilir bir ölçüsü olmaktan çıkar. Akademik yayın ve atıf ölçütlerinin kariyer ve kaynak dağılımına bağlanması, araştırmacıları bilimsel üretimin niteliğinden çok bu göstergeleri yükseltmeye yöneltmektedir. Bkz. Fire ve Guestrin (2019). ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
