Kadınların evlilikten beklentileri değişirken erkeklerin ve devletin eski cinsiyet düzenini koruma çabası sürüyor. Bu yazı, Türkiye’de artan boşanmaları bu gerilim, ataerkil toplum sözleşmesinin çözülmesi ve eril restorasyonun sınırları üzerinden tartışıyor.
“Aile ve evlilik kurumu, bireyselleşme, insan hakları ve özgürlük söylemlerini araçsallaştıran ve çoğunlukla toplumsal cinsiyet ideolojisi üzerine temellendirilmiş zararlı akımların etkisi altına girmeye başlamıştır.”[1]
Aile ve Nüfus On Yılı 2026–2035 Vizyon Belgesi
Türkiye’de boşanmalar artıyor (Şekil 1). Bu artış, iktidarın aile politikalarında kaygıyla, hatta giderek büyüyen bir panikle karşılanıyor. Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesine göre, aile bireyselleşme, “cinsiyetsizleştirme” gibi zararlı akımların karşısında korunması gereken kırılgan bir kurum. Boşanmalardaki artış da bu çerçevede aile kurumundaki çözülmenin işaretlerinden biri olarak görülüyor.
Şekil 1: Boşanma sayısı ve kaba boşanma hızı, 2001-2025
Kaynak: Evlenme ve Boşanma İstatistikleri, 2025; Türkiye İstatistik Kurumu
Demografi literatüründe boşanma
Boşanmaların neden arttığı, aile sosyolojisi ve demografi literatüründe uzun süredir tartışılıyor. Bu artışın daha erken başladığı Batı Avrupa ülkelerinde ailenin dönüşümünü açıklamak için öne çıkan yaklaşımlardan biri İkinci Demografik Geçiş teorisi. Bu teori, insanların belli bir ekonomik güvenceye ulaştıktan sonra geleneksel yükümlülüklerden uzaklaştığını, bireysel tatmin, özerklik ve kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçların evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarının önüne geçtiğini savunuyor. Evliliklerin ertelenmesi, doğurganlığın düşmesi, boşanmaların ve evlilik dışı birlikteliklerin artması, bu kültürel dönüşümün farklı görünümleri olarak ele alınıyor (Lesthaeghe 2010, Van de Kaa 1987).
Bir diğer yaklaşım olan Toplumsal Cinsiyet Devrimi teorisi ise ailedeki dönüşümü bireyselleşmeden çok kadınların toplumsal konumundaki değişimle açıklıyor. Kadınlar eğitim ve istihdam yoluyla ekonomik bağımsızlık kazanırken erkeklerin ev içindeki sorumlulukları aynı ölçüde üstlenmemesi, evlilik içindeki eski dengeyi sarsıyor. Bu “yarım kalmış devrim”, kadınların üzerindeki iş yükünü ve eşler arasındaki çatışmayı artırarak evlilikleri istikrarsızlaştırabiliyor. Devrimin ikinci aşamasında erkeklerin bakım işlerini daha fazla paylaşmasıyla ailenin daha eşitlikçi bir temelde yeniden kurulabileceği düşünülüyor (Goldscheider vd. 2015).
Her iki yaklaşım da Türkiye’de yaşanan dönüşümün bir bölümünü açıklayabilir. Bireyselleşme insanların gelecek tahayyüllerini, evlilikten beklentilerini ve iyi bir hayatın nasıl olması gerektiğine ilişkin düşüncelerini değiştiriyor. Kadınların eğitim seviyesindeki ve işgücüne katılımındaki artış da evlilik içindeki güç ilişkilerini dönüştürüyor.[2] Ben bunlara bir dinamik daha ekliyorum: Deniz Kandiyoti’nin “eril restorasyon” adını verdiği süreç. Bu sürecin kadın-erkek ilişkilerindeki çelişkileri keskinleştirdiğini, boşanmaların artmasının da restorasyon çabasının başarısızlığının göstergelerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Eril restorasyon
Kandiyoti’nin eril restorasyon kavramı, geleneksel değerlerin kendiliğinden yeniden güçlenmesi anlamına gelmiyor. Tam tersine, erkek egemenliğinin artık eskisi gibi rızaya dayalı ve kendiliğinden yeniden üretilemediği koşullarda, kaybedilmekte olan ayrıcalıkların siyasal, ideolojik ve gerektiğinde daha zora dayalı araçlarla muhafaza edilmeye çalışılmasını anlatıyor. Kandiyoti’ye göre AKP iktidarı altında restorasyon üç temel kanal üzerinden ilerliyor: toplumsal cinsiyet farklılıklarının milliyetçi ve popülist söylemlerle pekiştirilmesi; neoliberal refah politikaları ile muhafazakâr aile değerlerinin sentezlenmesi; kadına yönelik şiddetin cezasız bırakılması ve normalleştirilmesi (Kandiyoti 2016, 2019).
Eril restorasyonun korumaya çalıştığı düzen, kadınlarla erkeklere farklı haklar, sorumluluklar ve yaşam alanları tanımlayan ataerkil toplumsal cinsiyet sözleşmesine dayanıyor. Türkiye’de ve daha genel olarak Ortadoğu’da bu sözleşmenin baskın biçimi erkeğin ailenin geçimini sağlamaktan, kadının ise ev işlerinden sorumlu olduğu cinsiyetçi iş bölümü. Kadınlardan itaat etmeleri, ev ve bakım işlerini karşılıksız üstlenmeleri ve özel alanda kalmaları beklenirken, erkeklerin ve devletin de onlara ekonomik, fiziksel ve statüye dayalı bir koruma sağlaması gerekiyor. Bu nedenle ataerkil sözleşme yalnızca eşler arasındaki bir ilişki değil; hukuk, sosyal politikalar, işgücü piyasası ve kültürel normlar tarafından sürdürülen bir toplumsal yeniden üretim rejimi.
AKP, bir yandan bu sözleşmeyi yeniden tesis etmeye çalışırken, diğer yandan uyguladığı neoliberal politikalarla korumaya çalıştığı düzenin maddi zeminini aşındırdı. Sosyal devletin bakım ve refah sorumluluklarını aileye, aile içinde de kadınlara devrederken, güvencesizleşme ve yoksullaşmayla erkeğin tek başına ailenin geçimini sağlayabildiği modeli zayıflattı. Kadınların karşılıksız emeğine duyulan ihtiyaç arttı ama bu emeği ve itaati güvence altına alan ekonomik ve fiziksel koruma vaadi giderek anlamını yitirdi. Eril restorasyon, bir bakıma, iktidarın kendi politikalarıyla maddi temelini aşındırdığı bu sözleşmeyi ideoloji ve zor aygıtlarıyla ayakta tutma çabası.
Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi ile restorasyonun önümüzdeki süreçte izleyeceği rota da çizilmiş oldu. Belgenin stratejik önceliklerinden biri olan ‘Aile Kurumu ve Nesillerin Muhafazası’ şöyle tanımlanıyor: “aile kurumunun kadın ve erkeğin evlilik birlikteliği olarak toplumsal zeminini güçlendirmeyi, cinsiyete özgü hak ve ihtiyaçların gözetilmesini, aileyi, çocukları ve gençleri her türlü menfi müdahaleye karşı koruyan bütüncül, yaygın ve sürekliliği olan bir politika çerçevesi oluşturmayı hedeflemektedir.” Burada sözü edilen “evliliğin toplumsal zemininin güçlendirilmesinin”, aile kurmayı kolaylaştıracak ekonomik koşulların sağlanması olmadığını, LGBTİ+ bireylerin varoluşunu ve örgütlenme özgürlüğünü kriminalize etmenin gerekçesi olduğunu “Ailem Güvende” operasyonlarında gördük. Kadın-erkek eşitliğinin yerini ise “cinsiyete özgü” hak ve ihtiyaçlar diye tarif edilen tamamlayıcı roller yani cinsiyetçi iş bölümüne geri dönüş alıyor.
Kadınlardan çocuk doğurmaları, çocukların ve yaşlıların bakımını üstlenmeleri, aile bütçesi gerektirdiğinde bu asli görevlerini aksatmadan yarı-zamanlı, düşük ücretli çalışmaları, şiddet görmemek için itaat etmeleri, gördüklerinde ölmez de sağ kalırlarsa arabulucuya başvurmaları, kısacası ne pahasına olursa olsun aile bütünlüğünü korumaları bekleniyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme devletin aileyi koruma iddiasıyla kadınları şiddetten koruma sorumluluğu arasındaki çelişkiyi en açık biçimde ortaya koyan restorasyon hamlesiydi. Böylece geçmişte aileyi ayakta tutan ataerkil sözleşmenin kadınlara sunduğu sınırlı güvenceler tamamıyla aşınırken, kadınlardan sözleşmenin bütün yükümlülüklerine uymaları bekleniyor.
Fakat baskı ve şiddetin artması, devletin kadınları aile içinde tutmak için daha yoğun bir ideolojik müdahaleye ihtiyaç duyması, geleneksel cinsiyet düzeninin kendiliğinden işlemediğinin göstergesi. Yani restorasyon çabasının kendisi, restore edilmek istenen düzenin kriz içinde olduğunun işareti. Bu kriz evliliklerin sürdürülme biçimine ve boşanma olasılığına da yansıyor.
Burada tartışacağım bulgular, geçen yıl Social Politics dergisinde yayımlanan, Türkiye’de boşanmaların artışını demografik değişimler ve toplumsal cinsiyet dinamikleri üzerinden incelediğim makaleme dayanıyor. Makalede, 1998, 2003, 2008, 2013 ve 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmalarını kullanarak 15–49 yaşlarındaki kadınların ilk evliliklerinin sürüp sürmediğine baktım. Boşanma olasılığını iki demografik teori ışığında modellerken, eril restorasyon tezinden hareketle kadınların değişen beklentileri ile erkeklerin ayrıcalıklarını ve kadınlar üzerindeki denetimlerini koruma çabaları arasındaki gerilimi de analize dahil ettim. Bunun için kadınların ailelerinin muhafazakârlığını, eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumlarını ve eşlerinin kontrol edici davranışlarını ölçen üç endeks oluşturdum. Bu endeksleri, diğer demografik değişkenlerle birlikte, boşanma olasılığını tahmin eden istatistiksel modellere dahil ettim ve boşanmayla ilişkilerinin zaman içinde nasıl değiştiğine baktım. Sonuçlar, bu toplumsal cinsiyet dinamiklerinin öneminin zamanla azalmadığını, özellikle aile muhafazakârlığı ile eşin kontrol edici davranışlarının boşanmayla ilişkisinin giderek güçlendiğini gösterdi.
Çalışmanın bulguları
Bu verilere göre, daha önce en az bir kez evlenmiş kadınlar içinde ilk evliliği boşanma veya ayrılıkla sona erenlerin oranı 1998’de yüzde 1,7 iken 2018’de yüzde 7,3’e yükselmiş. 1998 ve 2003’te boşanmış kadınlar içinde ilkokul mezunları ağırlıktayken, 2013 ve 2018’de ortaokul, lise ve daha yüksek eğitim düzeyindeki kadınların payı artıyor. Boşanma kentlerde kırsal bölgelere göre daha yaygın, ekonomik olarak daha gelişmiş batı bölgelerinde ise doğu bölgelerine göre daha yüksek. Boşanan kadınların çoğu ilk evliliklerini genç yaşta yapmış ve önemli bir bölümü otuz yaşına gelmeden boşanmış durumda. Çocuk sayısının artmasıyla boşanma olasılığı azalıyor. En dikkat çekici bulgulardan biri, boşanma kararını kimin aldığıyla ilgili. Bu sorunun bulunduğu 2008, 2013 ve 2018 araştırmalarının üçünde de boşanma kararını tek başına kendisinin aldığını söyleyen kadınların oranı yüzde 50’nin üzerinde. Kocasının tek başına karar verdiğini söyleyenlerin oranı ise yüzde 10-15 arasında değişiyor (Yazının sonundaki ek tabloda bu veriler incelenebilir).
Regresyon sonuçları, boşanmayla ilişkili bazı bilinen örüntüleri doğruluyor. İlk evlenme yaşı yükseldikçe boşanma olasılığı azalıyor. Çocuk sayısı ile boşanma arasında güçlü ve ters yönlü bir ilişki var. Kadının eğitimi ile boşanma arasındaki ilişki her yıl aynı değil, yükseköğretim 1998, 2003 ve 2013’te boşanmayla pozitif ilişkiliyken 2008 ve 2018’de anlamlı bir farklılık yaratmıyor. Evlilik kararının aileler değil de çift tarafından alınması, özellikle sonraki araştırma yıllarında boşanma olasılığını azaltıyor. Kentte yaşamak ve batı bölgelerinde bulunmak ise boşanma olasılığını artırıyor.[3]
Araştırmanın asıl katkısı, bu demografik özelliklerin yanı sıra kadınların ailelerinin muhafazakârlığını, eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumlarını ve eşlerinin kontrol edici davranışlarını ölçen üç endeksi modele dahil etmesi.[4] Şekil 2 bu endekslerin boşanma olasılığı üzerindeki ortalama marjinal etkilerinin 2008-2018 yılları arasında nasıl değiştiğini gösteriyor. Kadının ailesinin muhafazakârlığı arttıkça boşanma olasılığı düşerken, eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumları ve eşin kontrol edici davranışları güçlendikçe boşanma olasılığı artıyor. Zaman içindeki değişime baktığımızda, aile muhafazakârlığının boşanma olasılığı üzerindeki negatif etkisi ile eşin kontrol edici davranışlarının pozitif etkisi güçlenirken, kadınların eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumlarının etkisi daha sınırlı ölçüde artıyor.
Şekil 2: Toplumsal cinsiyet dinamiklerinin değişen etkisi
Kaynak: 2008, 2013 ve 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları kullanılarak yazar tarafından hesaplanmıştır.
Eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumlarını oluşturan bileşenlere ayrı ayrı baktığımızda, boşanmayla en güçlü ilişki kadınlardan evlilik öncesi bekâret bekleyen çifte standardın reddedilmesinde ortaya çıkıyor. Bu çifte standardı reddeden kadınların boşanma ihtimali diğer kadınların yaklaşık iki buçuk katı. Boşanmayla güçlü ilişki gösteren bir diğer tutum ise ailedeki önemli kararların yalnızca erkekler tarafından alınmasına karşı çıkmak (Şekil 3).
Eşin kontrol edici davranışlarını oluşturan bileşenlere ayrı ayrı baktığımızda, beş kontrol biçiminin de boşanma olasılığıyla pozitif ilişkili olduğunu görüyoruz. Bu davranışların boşanma üzerindeki ortalama marjinal etkileri 2008’den 2013’e belirgin biçimde artıyor. Boşanmayla en güçlü ilişkiyi kadının ailesiyle iletişiminin sınırlanması gösteriyor. Bunu arkadaşlarıyla görüşmesinin engellenmesi ve sadakatsizlikle suçlanması izliyor. Kadının nerede olduğunu sürekli bilmek isteme ve para konusunda ona güvenmeme de boşanma olasılığını artırıyor, ancak bunların etkisi diğer kontrol biçimlerine kıyasla daha sınırlı (Şekil 4).
Bu verilere göre, kontrol edici davranışların yaygınlığında 2008–2018 döneminde belirgin bir artış görülmüyor; ancak bu davranışlar azalmıyor da. Dolayısıyla kontrol ile boşanma arasındaki ilişkinin güçlenmesi, erkeklerin daha kontrolcü hale gelmesinden çok, kadınların bu davranışları eskisi kadar tolere etmemesiyle açıklanabilir.
Bu bulgular, Türkiye’de çoğunlukla kadınların aldığı boşanma kararlarının bireyselleşme veya kendini gerçekleştirme arayışından çok, kadınların patriyarkal kontrolü, psikolojik şiddeti, itaat beklentisini ve cinselliğe ilişkin çifte standartları giderek daha az kabullenmesiyle ilişkili olabileceğini düşündürüyor. Artan toplumsal baskı kadınların daha fazla itaat etmesini sağlamıyor. Baskı ile kadınların değişen beklentileri arasındaki çelişkiyi daha görünür hale getirip bir geri tepme etkisi bile yaratıyor olabilir. Restorasyonun dozunu artırarak bu çelişkiyi derinleştirmenin bedeli, boşanmaların artmaya devam etmesinin yanı sıra yeniden evlenme ve hatta ilk evlenme oranlarının düşmesi de olabilir.
Şekil 3: Kadınların eşitlikçi toplumsal cinsiyet normlarının boşanma olasılığı üzerindeki etkisi
Kaynak: 2008, 2013 ve 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları kullanılarak yazar tarafından hesaplanmıştır.
Şekil 4: Eşin kontrol davranışlarının boşanma olasılığı üzerindeki etkisi
Kaynak: 2008, 2013 ve 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları kullanılarak yazar tarafından hesaplanmıştır.
Sonuç
Türkiye’de boşanmaların artması, aileyi aşındırdığı ileri sürülen yabancı “zararlı akımlar”ın etkisinden çok, aileyi ayakta tutan ataerkil toplum sözleşmesinin çözüldüğünün göstergesi. Bu sözleşme bir yandan kadınlar kendilerine dayatılan koşulları reddettiği, diğer yandan erkekler ve devlet vaat edilen ekonomik ve fiziksel güvenceyi artık sağla(ya)madığı için çözülüyor.
Bu koşullarda nasıl bir ailenin sürdürülebilir olduğunu yeniden düşünmek gerekiyor. Aile kurumunu ayakta tutmanın yolu, kadınları artık geri dönmeleri mümkün olmayan geleneksel rollerine çağırmak veya evlilikten çıkmalarını yasal olarak zorlaştırmak değil. Eski sözleşme çözülüyorsa önümüzde iki seçenek var: Onu daha fazla baskı ve ideolojik müdahaleyle sürdürmeye çalışmak (eril restorasyon) ki bunun işe yaramadığı en azından son on yılda görülmüş olmalıydı ya da bakım emeğinin ve geçim sorumluluğunun eşit paylaşıldığı, hayatın gerçekten müşterek olduğu, şiddetsiz, kadınların içinde kalmak isteyeceği daha eşitlikçi bir aileyi mümkün kılmak.
Kaynakça
Dildar, Y. (2025). “Examining the Rise in Marriage Dissolution in Turkey: Demographic Shifts and Gender Dynamics”, Social Politics: International Studies in Gender, State & Society, 32(4), 971–999. https://doi.org/10.1093/sp/jxaf010.
Dildar, Y. (2026). “Türkiye’de Kadın İstihdamı: Yapısal Sınırlar ve Aile Merkezli Bir Rejimin Yeniden İnşası”, Katman Portal, https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19535488
Goldscheider, F., Bernhardt, E. ve Lappegård, T. (2015). “The Gender Revolution: A Framework for Understanding Changing Family and Demographic Behavior”, Population and Development Review, 41(2), 207–239. https://doi.org/10.1111/j.1728-4457.2015.00045.x
Kandiyoti, D. (2016). “Locating the Politics of Gender: Patriarchy, Neoliberal Governance and Violence in Turkey”, Research and Policy on Turkey, 1(2), 103–118. https://doi.org/10.1080/23760818.2016.1201242.
Kandiyoti, D. (2019). “Mainstreaming Men and Masculinities: Technical Fix or Political Struggle?”, Masculinities: A Journal of Identity and Culture, 12, 30–41.
Lesthaeghe, R. (2010). “The Unfolding Story of the Second Demographic Transition”, Population and Development Review, 36(2), 211–251. https://doi.org/10.1111/j.1728-4457.2010.00328.x
Mıhcı, H. H. (2026). “Kadınların İşgücüne Katılım Oranının Düşüklüğü: Ülkenin En Katmanlı Meselesi”, Katman Portal, https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19375479.
Van de Kaa, D. J. (1987). “Europe’s Second Demographic Transition”, Population Bulletin, 42(1), 1–59.
Ek Tablo: Boşanmış kadınların demografik özellikleri (%) 
Kaynak: 1998, 2003, 2008, 2013 ve 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları.
Notlar
- https://www.aile.gov.tr/media/313283/an10y-vizyon-belgesi-web.pdf?utm#page=1.00&gsr=0. ↑
- İşgücüne katılım ve ekonomik bağımsızlığın etkisi diğer ülkelere kıyasla daha zayıf çünkü Türkiye’de kadınların istikrarlı ve güvenceli istihdama katılımı hâlâ düşük. Bu konuda daha önce Katman’da yayımlanan Dildar (2026) ve Mıhcı’nın (2026) yazılarına bakılabilir. ↑
- Model ve regresyon analizinin detayları için Dildar (2025)’e bakılabilir. ↑
- Aile muhafazakârlığı endeksi; kadının anne ve babası arasında kan bağı bulunması, kadının eşiyle akraba olması, çocukluğunda Kuran kursuna gitmesi ve evlilik öncesinde başlık parası ödenmesi gibi bileşenlerden oluşuyor. Eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumları endeksi, erkeklerin de ev işi yapması, kadınların ücretli çalışması ve siyasete katılması, ailedeki önemli kararları yalnızca erkeklerin vermemesi, kız ve erkek çocukların eğitimde eşit görülmesi ve kadınlardan evlilik öncesinde bekâret beklenmemesi gibi cinsiyetçi rollere ilişkin eşitlikçi görüşleri bir araya getiriyor. Eşin kontrol edici davranışları endeksi ise kadınların şimdiki ya da eski eşlerinin kadının arkadaşlarıyla görüşmesini engelleme, ailesiyle iletişimini sınırlama, her an nerede olduğunu bilmek isteme, para konusunda ona güvenmeme ve onu sadakatsizlikle suçlama davranışlarından oluşuyor. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.




