Takip et

Şok Doktrininden, Kaos Moktrinine Doğru

YazarAylin Topal

10 Ağustos, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21863633 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Klein’in “şok doktrini” diye tanımladığı durumun kalıcı ve sürekli hale geldiğini, yaşanan topyekûn istikrarsızlığın halkları çevreleme stratejisi olarak kaoslaştırıldığını iddia ediyorum. Kaos yönetimi neoliberalizmin bu aşamasında kasıtlı olarak yaratılan düzensizlik durumunu karşılayan bir kavram. Bu duruma “kaos moktrini” diyorum.

23 Nisan tarihli katman yazımda krizin katmanları üzerine bazı değerlendirmeler yapmıştım. Çoklu krizler kavramını yalnızca betimlemeye yarayan ama açıklama gücü olmayan bir isimlendirme olduğuna işaret etmiştim. Bu yazıda krizler mevzusunu iktidarların siyasal taktiklerini ve uluslararası dinamikleri de içerecek şekilde genişletmek istiyorum.

Kapitalizmde krizler talihsiz kazalar değil, sermayenin kârlılığını yeniden yapılandırmak ve devlet politikalarını buna göre ayarlamak için fırsatlardır. Neoliberal dönemde piyasaların krizleri dengesiz büyüme, durgunluk ve finans kaynaklı krizler olarak kendini gösterirken, siyasal alanda da yozlaşan demokratik kurumlar ve otoriterleşme iç içe gidiyor. Tüm bu bileşenlerin etkisiyle büyüyen uluslararası istikrarsızlık, zamanın ruhunu tanımlayıcı bir karakter haline geliyor. Bu topyekûn istikrarsızlığın halkları çevreleme stratejisi olarak kaoslaştırıldığını iddia edeceğim.

Ani kurumsal değişiklikler, skandallar, hukukun öngörülemez bir silah haline getirilişi, küresel sistemin savaşlar eşiğine getirilmesi ve her an tüm ihtimallerin masanın üzerinde olduğu siyasal manevralar, her düzeyde sürekli bir acil durum hissi yaratmaktadır.

Naomi Klein (2007) “şok doktrini” kavramı ile felaketlerin, krizlerin, darbelerin ve savaşların birer fırsata çevrilip “normal” zamanlarda uygulanaamayacak ekonomik ve siyasi yeniden yapılanmayı dayatmak için kullanıldığını öne sürmektedir. Klein, bu tür şok zamanlarında yaşanan örgütsüzlük ve politik dağınıklık halinin yapılacak “reform”lara karşı çıkabilecek muhalefeti engelleyen faktörler olduğunun altını çizer.

Şok tanımı gereği kısa sürede yaşanan çarpıcı bir etkisi olan bir duruma işaret eder. İçinden geçtiğimiz süreçleri şok olarak tanımlamak pek mümkün görünmüyor. Kaos neoliberalizmin bu aşamasında kasıtlı olarak yaratılan düzensizlik durumunu karşılayan bir kavram. Her an her şey olabilir mottosuyla adeta bir kaos küratörlüğü[1] yapılıyor: Bir gecede çıkarılan kararnamelerle üniversiteler kapatılabilir, üç gün sonra yeniden açılabilir; tüm seçim ve parti sistemi iktidar sahiplerini ve müttefiklerini destekleyecek şekilde değiştirilebilir; hakkınızda suçlamalar yapan bir gizli tanık, bir etkin pişman, bir CİMER şikâyeti çıkabilir ve tüm temel haklarınız gasp edilebilir. Hükümetlerin vatandaşlarını mutlak yoksulluğa, ülkeyi savaşlara sürüklemesi tek bir imza ile mümkün olabilir. Bugün ABD, Arjantin, Hindistan, Rusya ve Türkiye başta olmak üzere dünyanın giderek artan sayıda ülkesinde halklar ilan edilmemiş olağanüstü haller içinde yaşıyor. Kaos durumu iktidarın tepede yoğunlaştırmasına elverişli hatta gerekli bir firsat yaratıyor. Schmitt’in (1921) de dediği gibi olağanüstü hallerde otoriter hükümetler iktidarı ele geçirirken, demokrasiyi ve her türlü siyasi hesap verebilirliği kümülatif olarak yok ediyor.

Değişken, rastgele ve keyfi kurallar ve uygulamalar siyasal ortamı anlaşılmaz ve okunamaz hale getiriyor. Halklarda eylemsizlik, parçalanma ve izolasyona sebep oluyor. Bu yaratılan kaos hali toplumsal muhalefeti kafa karışıklığı içinde sürekli bir bekleme haline doğru itiyor. Art arda yaratılan acil durumların sis perdesi ardında her kolektif kendi alanını koruma refleksiyle içine kapanıyor. Her türlü muhalefet her an suçlu, hain ve muhtemelen terörist olarak muamele görebiliyor. Normal ve istisnai durumlar birbirine karıştığı için kurallar da kasıtlı olarak belirsiz bırakılıyor. Siyasal baskı seçici ve fırsatçı bir şekilde tırmanarak baş döndürücü bir gerçek üstülük duygusu yaratıyor.

Kaos yönetimi toplumu dengesiz tutmak ve bu kaosun ortasında harekete geçmeyi neredeyse imkânsız kılmak için kasıtlı olarak düzensizliğin üretildiği bir –Foucault’nun (1988) kavramıyla- iktidar teknolojisine dönüşmüştür. Tarihsel olarak faşizmle ilişkilendirilen bu iktidar teknolojileri tüm dünyada yaygınlaşıyor. Sorgulanamaz liderlerin hakikat rejimleri içinde onların tanımladığı tehditler ve düşmanlara karşı toplum ve devlet total olarak yeniden düzenleniyor. Aynı zamanda bu liderler kendilerini -kendi imal ettikleri- kaosun sonuçlarını kontrol altına alabilecek, piyasaları o kaostan yalıtarak istikrarlı tutabilecek tek güç olarak sunuyorlar. Sermaye çevreleri açısından bu şu anlama geliyor: piyasaları grevlerin, işçi eylemlerinin ve demokratik halk hareketlerinin öngörülemezliğinden koruyan bir siyasal iktidar. Dolayısıyla, kaos yönetimi aynı zamanda kârlılığın sürdürülebilmesi içinde bir koşul haline geliyor.

Günümüzün kaos yönetimi tutarlı, iç bütünlüklü bir ideolojiye, bir doktrine dayanmıyor. İlk okuduğunuzda basit bir kelime oyunu gibi gelse de, “moktrin”[2] olarak adlandırılabilecek bir şeye doğru ilerliyoruz. Sistematik bir fikirler bütünü değil, sosyal medya çağına uygun ve her yeni şoka hizmet edecek şekilde yeniden ayarlanmış, değişen bir ruh hali, duygu ve tartışma noktaları içeren bir karışım. “Doktrin” bir mantığı ve minimum düzeyde tutarlılığı varsayarken, moktrin çelişkiyi, yalanı, ani geri dönüşleri, taktiksel tutarsızlıkları ve rasyonelliğin alay konusu edilmesini temel alır. Ortaya çıkan fikir farklılıklarını tartışmak, farklı yaklaşımları öğrenmek gibi bir çizgisi yoktur. Kamuoyunda tartışılabilecek, yanlışlanabilecek veya kolektif olarak benimsenebilecek herhangi bir sistematik fikir çerçevesini reddeder. İktidar bloğu tutarlı bir ideoloji kavramından kaçınıyor. Bunun yerine art arda sıralanan sloganlar, komplo teorileri, güvenlik tehlikeleriyle toplumun düşünsel kapasitesi parçalanırken, hem sermaye hem devlet iktidarını yoğunlaştırıyor. Gerçeğin bir günden diğerine değişebilir olduğu dolayısıyla belirsizlik, öngörülemezlik hali hâkim oluyor. Ortak bir hakikat anlayışının parçalanması bilimsellikten uzak bir kuşkuculuğu, güvensizliği ve korkuyu pekiştiriyor.[3]

Korku, doktrinden moktrin’e geçişte önemli bir rol oynuyor. Sürekli belirsizlik ve her yerden gelebilecek tehditler altında insanlar, çoğu zaman bilinçsizce davranışlarını otoritenin beklentileriyle uyumlu hale getirmeyi öğreniyorlar. Dieter Duhm’un (1996) öne sürdüğü gibi, korku bir tür önleyici itaate yol açıyor. Kişiler kendilerinin gardiyanı oluyorlar, hem baskının şiddeti hem de kuralların belirsizliği ve değişkenliği nedeniyle cezayı tetikleyebilecek herhangi bir eylemden kaçınıyorlar. Bu şekilde, uyum hem bir ihtiyat hem de bir alışkanlık haline geliyor. Özne rejimin istikrarının kendi öz koruması için gerekli olduğu sonucuna varıyor. İşte faşizm tam olarak bunu yapar.

Kurgulanmış kaosun yarattığı korku yalnızlaşmayı, otosansürü ve karşılıklı güvensizliği besleyerek kolektif eylem ve örgütlü muhalefet imkânlarını baltalar. Doktrinden moktrine geçiş siyaseti ilkelerin politika çerçevelerinin tartılması değil, rastgele çatışma, skandal ve kişisel hikâyelerin yarışı haline getirir. Bergson’un (1910) kavramlarıyla, bu “ezici bir başarısızlık hissi” evrensel yurttaşlık sorumluluğunun kaybolmasıyla sonuçlanır. Mücadelenin yararsızlığının kabulü ve siyasi bir nihilizm girdabı yaratır. İnsanlar hareketsizleştirilmiş, yabancılaşmış şeylere dönüşür.

Bu gidişatı durdurmanın ve tersine çevirmenin tek yolu iç bütünlüklü fikirler ve temel kurucu ilkeler etrafında bir araya gelmektir.

Kaynakça

Bergson, H. (1910) Time and Free Will: An Essay on the Immediate Data of Consciousness, New York: Macmillan.

Duhm, D. (1971) Angst im Kapitalismus, Heidelberg: Akserrad.

Foucault, M. (1988) “Technologies of the Self”, L.H. Martin, H. Gutman ve P.H. Hutton (der.) içinde, Technologies of the Self: A Seminar with Michel Foucault, Londra: Tavistock Publications.

Klein, N. (2007) The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism, Londra: Penguin Books.

Saraçoğlu, C (2026) Secular Nationalismin Turkey: Mapping of a reactionary ideological domain” Justice, Power and Resistance 29 (20): 1-20.

Schmitt, C. (1921) Political Theory, Chicago: University of Chicago Press.

Notlar

  1. Çok uygun bir kelime değil belki ama şimdilik daha iyisini düşünemedim.

  2. Mock İngilizcede alay etmek, küçümsemek, taklit etmek anlamında bir fiildir. Doktrin Latincede ilkeler ve kurallar bütünü olan öğreti anlamına gelen “doctrina” kelimesinden gelir.

  3. Cenk Saraçoğlu (2026) seküler milliyetçilik üzerine olan çalışmasında bu siyasal pozisyonu “ideolojik ama doktriner olmayan” olarak tanımlıyor. Doğrudan aynı konu olmasa da, yakından ilişkili olduğu için bu notu düşmek istedim.

 

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Aylin Topal (2026). Şok Doktrininden, Kaos Moktrinine Doğru. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21863633
  • ODTÜ Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünde öğretim üyesidir. Aynı zamanda ODTÜ Latin ve Kuzey Amerika Çalışmaları Anabilim dalı başkanıdır. Lisans derecesini ODTÜ, yüksek lisans derecesini ise Bilkent Üniversitesi’nde aldıktan sonra doktorasını New School for Social Research’de tamamladı. Pittsburgh, Harvard ve Oxford Üniversitelerinde ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulundu. Kırsal ve bölgesel kalkınma, toplumsal hareketler, tarım-gıda politikaları ve iklim krizi konularında Türkiye’de ve Latin Amerika ülkelerinde çalışmalar yürütmektedir. Türk Sosyal Bilimler Derneği Genel Sekreteri, Foça Bilimler Köyü Akademik Kurulu Üyesi, Praksis ve Critical Sociology dergilerinde editörler kurulu üyesidir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.