Mevcut üretim tarzı çerçevesinde prekaryaya ayrıcalıklı bir konum atfetmek ve ona günümüz sınıf mücadelesinde oynayacağı özel bir rol vermek, geniş çalışan sınıfların olası gelir ve gelir dışı kazanımlar elde etme çabasını olumsuz yönde etkileyebilir.
“Prekarya Proletaryaya Karşı” yazı dizimizin ilk yazısında kavrama yeterince aşina olmayanlara yönelik olarak prekaryayı proletaryayla karşılaştırmalı şekilde okuyucularımıza tanıtmaya çalışmış, bir önceki yazımızda ise prekaryanın bir sınıf olarak ele alınıp alınamayacağını tartışma gündemine getirmiştik. Dizimizin bu son yazısında prekaryayı geleneksel Marksist sınıf mücadelesi kapsamında nasıl bir konuma yerleştirebileceğimizi tartışıp, dizi boyunca ele aldığımız temel konuları hızla gözden geçirerek diziyi sonlandırmayı hedefliyoruz.
Prekaryanın Günümüz Sınıf Mücadelesindeki Yeri Ne Olabilir?
Prekaryanın yılmaz savunucularından biri olan Guy Standing’e göre (2015: 11-12), günümüz sınıf mücadelesinde prekaryanın temel rolü, plütokrasiye giden gelirin toplumun geri kalanına, özellikle de en düşük gelir düzeyine sahip olan prekaryaya aktarılmasını sağlayacak uygun mekanizmaların bulunmasına odaklanmaktır. Böylesi bir mücadele tarzı, diğer grup veya sınıfların değişime karşı çıkan “faydacı” ve “muhafazakâr” tutumlarından ayrıştırarak, prekaryayı gerçekten dönüştürücü bir sınıf hâline getirme potansiyeline sahiptir.
Bu bağlamda, temel gelire (basic income) yaygın erişim, gelir eşitsizliğinin büyümesini tersine çevirmeyi ve prekarya için güvenlik ile mesleki özgürlük açısından sağlam bir zemin oluşturmayı amaçlayan uzun vadeli “ilerici” bir stratejinin başlıca aracı olarak önerilmektedir. Bir ülkenin her sıradan sakini temel gereksinimlerini karşılayabilmek için mütevazı bir aylık gelir elde etmelidir. Bu gelir, esas olarak toplumsal yaşama yabancılaşmayı ve güvencesizliği önlemeye katkıda bulunurken, bireylerin zamanla kendi yaşamları üzerinde daha ileri düzeyde kontrol sahibi olmalarını sağlayacaktır. Temel gelirin sağlanması, dolaylı olarak prekaryanın “yerleşik” (denizen) statüsünden “vatandaşlık” statüsüne dönüşümünü teşvik eder ki, bu da Standing’in temel önermelerinden biri olan ilerici yapısal dönüşümün inşası açısından en hayati aşamalardan birini oluşturmaktadır (Standing, 2022, 2014, 2012).
Dolayısıyla, bazılarına göre, geniş çalışan sınıfların hızla büyüyen bir kesimi olan ve çoğunlukla kapitalist sistemin olağan işleyişinden kaynaklanan birçok sorunla yüz yüze gelen prekarya, kapitalizmin kuralları üzerine yürütülen mücadelelerde önemli bir rol üstlenebilir. Ancak prekaryayı kendi hakları için mücadele eden ayrı bir sınıf olarak değerlendirmek son derece kafa karıştırıcıdır. Dizinin bundan önceki yazısında değinildiği gibi, prekarya farklı maddi çıkarlar peşinde koşan çeşitli alt gruplara ayrışmakta; bu durum da kendi içinde çatışma ve oluşum halinde olan bir sınıfın varlığını doğrulamaktadır. Bu koşullar da prekaryanın türdeş davranma ve kolektif hareket etme kapasitesini büyük ölçüde sınırlamaktadır.
Ayrıca, prekaryanın proletarya gibi diğer çalışan sınıflardan ayrıştırılması, hem iktisadi hem de siyasi temeller üzerinden şekillenebilecek köklü bir yapısal dönüşüm gerçekleştirme kapasitesini önemli ölçüde azaltmaktadır. Farklı bir anlatımla, prekaryanın diğer çalışan sınıflarla işbirliği yapma konusundaki isteksizliği ve bu sınıflarla arasındaki mesafe, onu günümüz sınıf mücadelesinde kırılgan bir özne hâline dönüştürmektedir. Gerçekten de böylesine muğlak ve belirsiz bir konum, Marksist çerçevede tanımlanan günümüz sınıf mücadelesinde onu oldukça “tehlikeli” kılmaktadır. Tehlikeli kılmaktan kasıt prekaryanın proletaryanın sınıf mücadelesinin önünde yaratacağı çeşitli engeller ve bu engellerin proletaryanın olası nihai başarısını (iktisadi ve siyasi anlamda köklü rejim değişikliğini) tehlikeye atmasıdır[1].
Standing’in önerdiği ve bir önceki yazımızda ana hatlarıyla ele alınan sınıf yapısında prekaryaya özel ve ayrıcalıklı bir konum atfetmek ve ona günümüz sınıf mücadelesinde oynayacağı özel bir rol yüklemek, çalışan sınıfların potansiyel gelir ve gelir dışı kazanımlar elde etmelerini olumsuz yönde etkileyebilir. Daha açık ifade etmek gerekirse, böylesi bir çaba kapitalistler ile işçiler arasında süregelen sınıf mücadelesine zarar verebilir; çünkü prekaryaya sınıf mücadelesi içinde özel bir rol yüklemek işçi sınıfının gücünü hem niceliksel hem de niteliksel olarak parçalama potansiyeline sahiptir.
Bu durumda proletaryanın sayısının ciddi ölçüde azalacağı ve niceliksel olarak güçsüzleşeceği açıktır. Ancak sorun sadece bununla da sınırlı değildir. Prekaryaya çalışanların düşük gelir ve güvencesiz çalışma koşullarındaki yaşam mücadelelerini kapitalist üretim tarzının işleyişini kökten değiştirecek doğrultuda siyasal bir misyon yüklenmemektedir. Bunun yerine, kapitalist üretim tarzının temel işleyişi olduğu gibi korunmakta, yalnızca belirli grup veya sınıflara yönelik olarak sınırlı bir gelir transferi öngörülmektedir. Bu koşullar proletaryanın sınıf mücadelesini niteliksel çerçevede de olumsuz yönde etkilemekte, kapitalist üretim tarzının dönüştürülmesi mücadelesinde onu güçsüz kılmaktadır.
Dahası, Standing’in defalarca vurguladığı gibi, kapitalist sistemin tarihsel gelişimi boyunca üretimin ve istihdamın niteliğinin birincil sektörden (esas olarak tarım sektörü) ikincil ve nihayetinde üçüncül sektörlere (tarım dışı-sanayi ve hizmetler) doğru dönüştüğünü belirtmek anlamlı olabilir. Benzer şekilde, kapitalizmin sanayi temelli modelden hizmet temelli neoliberal modele doğru dönüşümüyle birlikte, işçi sınıfının sayısındaki ve çalışma koşullarındaki değişimlerden söz etmek de mantıklı gözükebilir. Ancak Hardt ve Negri’nin (2011) altını özellikle çizdikleri gibi, bu tür dönüşümler işçi sınıfına “veda” etmenin zamanının geldiğine ya da işçi sınıfı mücadelesinin gerilemesine işaret etmez; aksine proletaryanın çoğullaşmasına ve sınıf mücadelesinin yeni bir görünüm kazanmasına yol açar.
Bununla birlikte, Standing Gorz’un (1980) “Proletaryaya Elveda” (Adieux au Prolétariat) ilanından güçlü biçimde etkilenmiş görünmekte ve buna bağlı olarak ikna edici kanıtlardan yoksun bir sınıf yapısı ve mücadele anlayışı önermektedir. Oysa Munck (2013: 760)’un belirttiği gibi, işçi sınıfı/proletarya ve onun yasal örgütleri neoliberal kapitalizm çağında giderek önem kazanmaktadır:
“Küresel düzeyde işçi sınıfının bileşimi kuşkusuz önemli ölçüde değişmiştir (…) Ancak, klasik Marksist anlamda proletarya hem sayısal hem de siyasal açıdan küresel ölçekte daha da önemli hâle gelmiştir. Geniş çalışan sınıfların örgütleri — ulusal ve ulusötesi sendikalar, toplumsal hareketler ve taban örgütleri vb. — uzun neoliberal gecenin ardından yeniden canlanmaya başlamış ve Standing’in eğilimli olduğu gibi ‘eski emeğin’ kalıntıları olarak kolayca göz ardı edilememektedir.”
Dolayısıyla, geniş işçi sınıfının ya da proletaryanın evrenselliği, Marksist kuramsal yaklaşım çerçevesinde günümüz sınıf mücadelesinde tartışmasız derecede yaşamsal bir stratejik konuma sahiptir[2]. Marx ve Engels, proletaryaya devrimci bir bilinç geliştirmesi anlamında “tarihsel bir misyon” atfetmişlerdir. Ancak daha da önemlisi, sermaye ve emek sınıfları arasındaki “çelişki” kapitalist toplumdaki en temel ya da birincil çelişki olarak tanımlanmaktadır (Llorente, 2013). Buna karşın, prekaryaya odaklanan Standing’in yaklaşımında benzer bir vurgu ve misyon bulunmamaktadır. Kapitalist toplum veri/değişmez kabul edilmekte ve bu toplumun doğasında bulunan “birincil çelişkiyi” çözmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunulmamaktadır. Son tahlilde, sistemsel ve köklü bir değişim önermek yerine, prekaryanın mevcut sorunlarını aşmak için isteğe bağlı bir reform türü tasarlanmaktadır. Prekarya için öngörülen bu sınırlı eylem planı, proletaryanın gücünü zayıflatarak kapitalist ve emekçi sınıflar arasındaki süregelen sınıf mücadelesinin emekçi sınıfların aleyhine gelişmesine yol açabilir. Bu anlamda prekarya, günümüz sınıf mücadelesinde beklenmedik ölçüde “tehlikeli” bir rol oynayabilir.
Genel Değerlendirme ve Sonuç: Proletarya Prekaryayı Dışlamamakta, Onu Bütünüyle İçermektedir!
Standing’in prekaryayı kavramsallaştırma yaklaşımının kökenleri ve ona önerdiği sınıf yapısı içinde belirli bir yer atfetmesi, kapitalizmin yüzyıllara yayılan görece uzun geçmişindeki yalnızca çeyrek yüzyılı kapsayan “istisnai” bir dönemin tartışmalı uzantılarına dayanmaktadır. Bu dönem, refah devleti rejimi ya da iktisadi büyümenin “altın çağı” olarak tanımlanmakta ve kabaca İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1970’lerin sonlarında neoliberal kapitalizmin ortaya çıkışına kadar sürmektedir. Bu yıllar, gelişmiş batı dünyasında sosyal refah düzeylerinin yükseldiği, sermaye-emek ilişkilerinin belirlenmesinde iktidardaki sosyal demokrat partilerle ittifak hâlindeki güçlü sendikal hareketlerin rol oynadığı sıra dışı yıllardı. Bunun sonucunda, işçi sınıfı/proletarya için çalışma koşulları üzerinde göreli bir denetim ve devlet ile kapitalistlerden elde edilen gelir ve gelir dışı tavizlerde benzeri görülmemiş kazanımlar ortaya çıkmıştır.
Ancak bu kısa ömürlü çalışma iklimi esasen gelişmiş batı ekonomilerinde gözlemlenmiştir. Sonrasında, çeşitli ülke grupları (gelişmiş-gelişmekte olan-azgelişmiş) ile sosyal sınıflar (burjuvazi-proletarya) arasında ve bu sınıfların kendi içindeki yaşam standartlarında ortaya çıkan farklılaşmalar, araştırmacılar arasında genel kabul gören bir olgu hâline gelmiştir (Hobsbawm, 2020; Maddison, 2005).
Bununla birlikte, istisnai bir dönemin göreli kazanımları ve ardından neoliberal kapitalizmin ortaya çıkışı, bir yandan Standing’in prekarya kavramsallaştırması için kuramsal bir arka plan oluştururken, diğer yandan yükselen güvencesizlik ve prekaryalaşmanın başlıca sorumluları olarak neoliberal saldırıyla birlikte emek yanlısı örgütleri ve siyasi partileri suçlamasına zemin hazırlamıştır. Bu durum Standing’in yaklaşımında işçi sınıfından veya proletaryadan kopuşa ve Marksist sınıf şemasının yerine geçebilecek bir sınıf yapısı önermesine yol açmıştır.
Buna rağmen, Marksist artı değer kuramı ve sömürü ilişkileri anlayışından farklı olarak, mevcut güvencesizlik, prekaryalaşma düzeyini açıklayacak ve çözüm üretecek; egemen kapitalist sınıfların sıra dışı zenginliğini ve çalışan sınıfların sefaletini ortaya koyan tutarlı ve alternatif bir mekanizma, Guy Standing’in yaklaşımındaki en belirgin eksikliktir.
Ayrıca neoliberal kapitalizm çağında, prekaryalaşma ve güvencesizlik yalnızca prekaryanın kendine özgü özelliklerini açıklayan olgular olarak değil, sermaye sınıfları dışında proletarya da dâhil olmak üzere diğer tüm sınıfları etkileyen somut gerçeklikler olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, prekaryayı ve diğer grupları çekirdek işçi sınıfından ya da proletaryadan ayırma çabası, sınıf yapısı ve sınıf mücadelesi açısından çözüm üretmekten uzak gözükmektedir.
Dahası, prekaryalaşma ve güvencesizlik, iktisadi faaliyetlerin güncel durumu, bölüşüm ilişkilerinin değişen niteliği ve genel olarak sermaye ile emek arasındaki sınıf mücadelesinin seyriyle; özel olarak ise işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi ve daha yüksek maddi çıkarlar elde etme isteğiyle yakından bağlantılı olabilir. Bu nedenle, kapitalist üretim tarzının dinamikleri altındaki işçi sınıfı veya proletarya için evrensel olarak geçerli ve değişmez bir prekaryalaşma ve güvencesizlik türünden söz etmek yanıltıcı olabilir. Kapitalist toplumda prekaryalaşma ve güvencesizliğin dalgalı özellikleri bir yana, bunları yeni bir sınıf oluşumunun önerilmesi için sağlam bir temel olarak görmek de aldatıcı olabilir (Jørgensen, 2016).
Bu koşullar altında, proletaryadan ayrı yeni parçalanmış sınıf kategorilerinin, örneğin prekaryanın, oluşmakta olduğunu iddia etmek son derece tehlikelidir; çünkü böyle bir durumda çalışan sınıfların kapitalist sınıflara karşı yürüttüğü güncel sınıf mücadelesindeki belirleyici gücü, tüm işçilerin aynı sınıflandırma içinde yer aldığı ve tanımlandığı bir önceki durumla karşılaştırıldığında ciddi ölçüde zayıflamaktadır. Daha basit ifade etmek gerekirse, hem proletaryanın hem de prekaryanın benzer maddi çıkarları vardır ve bunlar birbirine karşıt değildir. Bu nedenle, onları farklı sınıf kategorileri içinde değerlendirmek için yeterli bir neden bulunmamaktadır.
Hatta prekaryayı kavramsallaştırma, oluşum halindeki sınıf olarak betimleme çabalarını tamamen terk etmek ve geleneksel Marksist yaklaşımın mevcut sınıf yapısında proletarya saflarıyla yeniden birleştirmek daha anlamlı olabilir. Bu son görüş, bir Fransız sosyolog tarafından (Wacquant, 2007: 73) kışkırtıcı bir şekilde şöyle ifade edilmektedir:
“Prekarya, bir tür ölü doğmuş gruptur; oluşum süreci zorunlu olarak tamamlanmamıştır, çünkü onu pekiştirmek için çalışmak ancak üyelerinin ondan kaçmasına yardımcı olabilir; ya istikrarlı ücretli emekte bir sığınak bularak ya da çalışma dünyasından tamamen çıkarak (sosyal yeniden dağıtım ve devlet koruması yoluyla). Tarihin Marksist yorumundaki proletaryanın aksine, ki o da birleşerek ve evrensel hale gelerek uzun vadede kendisini ortadan kaldırmaya çağrılmıştır, prekarya ancak kendisini hızla çözerek oluşumunu tamamlayabilir.”
Benzer şekilde, proletarya ile prekarya arasındaki ayrılığın temelsiz olduğuna değinen Kutlu (2015)’nun şu görüşleri de dikkate değer gözükmektedir:
“Güvencesizleşme, kapitalist üretim tarzının tarihsel ve nesnel bir eğilimi, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir parçası ve neo-liberalizmde işçi sınıfı ve emeğin yaygınlaşma eğilimindeki bir halidir. Bu haliyle, güvencesizleşmenin üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarındaki işçileri ayrı bir sınıf oluşturacak bir biçimde bir araya getirdiği savı sorgulanmalı ve mümkünse bir kenara bırakılmalıdır. Bu anlamda, prekarya ve proletarya ayrılığı, kavramsal ve olgusal olarak altı boş bir nitelik taşımaktadır.”
Özetlemek gerekirse, Standing’in proletarya ile sendikalar, siyasi partiler gibi örgütsel yapıların günümüzdeki zayıflamış konumuna yönelik eleştirileri, emek hareketinin geleceği açısından dikkate alınması gereken uyarılardır. Ayrıca onun yaklaşımı, emek çalışmalarının odağını yoksul ve marjinalleştirilmiş işçilere yeniden yöneltmeye yardımcı olabilir. Bununla birlikte, kendi önerdiği biçimiyle prekarya proletaryaya “veda etmenin” alternatif ve görece daha rafine bir yolu gibi görünmektedir. Marksist bağlamda öngörülen sistemsel değişimi gerçekleştirmede proletaryanın öncü konumunu kaybetmekte olduğu ileri sürülebilir. Ancak asıl soru, proletaryanın mücadeleden vazgeçmeye hazır olup olmadığı ya da çağdaş sınıf mücadelesinde kendi kaderini belirleme yönündeki tamamlanmamış rolünü yerine getirmeye istekli olup olmadığıdır. Eğer bu istek sürüyorsa prekaryayı proletaryadan ayrıştırmanın değil, onunla bütünleştirmenin yollarını bulmak gerekecektir.
Kaynakça
Gorz, A. (1980). Adieux au Prolétariat, Paris: Galilée.
Hardt, M. ve Negri, A. (2011). Commonwealth. Cambridge, MA: Harvard University Press.
Hobsbawm, E. J. (2020). Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, İstanbul: Everest Yayınları.
Jørgensen, M. B. (2016). “Precariat- What it Is and Isn’t- Towards an Understanding of What it Does”, Critical Sociology, 42 (7-8), 959-974.
Kutlu, D. (2015). “Prekarya: İpin Ucunu Kaçırmadan”, Birgün Kitap, 160. Sayı. http://birgunkitap.blogspot.com/2015/05/prekarya-ipin-ucunu-kacrmadan-denizcan.html
Llorente, R. (2013). “Marx’s Concept of “Universal Class”: A Rehabilitation”, Science & Society, 77 (4), 536-560.
Maddison, A. (2005). “Measuring and Interpreting World Economic Performance 1500-2001”, The Review of Income and Wealth, 51 (1), 1-35.
Munck, R. (2013). “The Precariat: A View from the South”, Third World Quarterly, 34 (5), 747-762.
Standing, G. (2022). Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, 2. Basım, İstanbul: İletişim Yayınları.
Standing, G. (2015). “The Precariat and Class Struggle”. RCCS Annual Review, 7, 3-16.
Standing, G. (2014). A Precariat Charter: From Denizens to Citizens. Londra: Bloomsbury Academic.
Standing, G. (2012). “The Precariat: From Denizens to Citizens?”, Polity, 44 (4), 588-608.
Notlar
-
Standing prekaryayı “yeni tehlikeli” sınıf olarak betimlerken esas olarak kastı yerleşik kapitalist düzene yönelik oluşturduğu tehdittir. Ancak biz burada prekaryanın tam tersi bir etki oluşturarak kapitalist üretim tarzının egemen sınıfları açısından değil, çalışan sınıflarının olası devrimci sınıfsal mücadelesinin önünde bir “tehlike” yaratacağı görüşünü öne sürmekteyiz. ↑
-
Bununla birlikte, içinden geçmekte olduğumuz yakın dönemde proletaryanın küresel düzeydeki öneminin artmakta olduğunu, onun sendikal örgütlerinin, toplumsal hareketlerin ve taban örgütlerinin Munck’un yukarıdaki alıntıda belirttiği ölçüde giderek canlandığı yönündeki değerlendirmelerinin güncel somut bulgular çerçevesinde aşırı iyimser yorumlar olduğunu da belirtmekte yarar vardır. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
