Takip et

David Harvey’in Yeni Emperyalist Ekonomizmi

YazarMuammer Kaymak

18 Haziran, 2026 , ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20706774 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Harvey’in büyük ses getiren “yeni emperyalizm” teorisi, emperyalizmi kapitalizme dışsal bir sapma olarak ele almakta, gelir bölüşümünü düzelten ve mali sermayeyi sınırlayan reformlarla daha barışçıl ve anti-emperyalist bir kapitalizmin mümkün olduğunu ileri sürerek eski emperyalist ekonomizmin güncellenmiş bir versiyonuna ulaşmaktadır.

Katman’daki emperyalizm üzerine tartışmaya davet eden önceki yazımızda, Trump’ın ikinci başkanlık dönemindeki saldırgan politikalarının emperyalizm kavramını yeniden popülerleştirdiğine dikkat çekmiş, liberal medyada emperyalizm saptamaları yaygınlaşırken bu kavramı uzun süredir büyük ölçüde terk etmiş olan Batı Marksist solunun dikkat çekici sessizliğinin altını çizmiştik. Bu sessizliğin arkasında yatan ideolojik, politik ve kurumsal nedenlere de işaret etmiştik. Bu yazıda ise soldaki emperyalizm kavrayışsızlığına dair teorik bir bilanço çıkarmayı amaçlıyoruz. Bu çerçevede, 2000’li yıllarda yoğunlaşan ve literatürde “üçüncü kuşak emperyalizm tartışmaları” olarak anılan tartışmalarda önemli bir yer tutan David Harvey’in The New Imperialism ve Ellen Meiksins Wood’un The Empire of Capital adlı eserlerini ele alacağız. Her iki çalışma da ABD’nin Afganistan ve Irak işgali ile başlayan yoğun tartışma ortamında 2003 yılında yayınlandı. Bu yazıda Harvey’in çalışmasına odaklanacağız. Wood’un çalışması başka bir yazının konusu olacak.

Bu iki çalışma farklı teorik güzergâhlardan hareket etse de ortak olarak 1945 sonrası Amerikan hegemonyasının ve çağdaş emperyalizmin özgül karakterini açıklamaya yönelmiştir. Bu çaba, emperyalizmin kapitalizmle ilişkisi, devlet ile sermaye arasındaki bağ ve jeopolitik dinamiklerin rolü gibi klasik Marksist emperyalizm teorisinin temel sorularıyla yeniden yüzleşmeyi zorunlu kılmıştır. Harvey ve Wood, bu sorulara yeni yanıtlar üretirken klasik teorinin temel öncüllerini de eleştirel biçimde yeniden yorumlamışlardır. Bu nedenle klasik emperyalizm tartışmalarının temel sorunsallarına kısaca dönmek, “yeni emperyalizm” ve “sermaye imparatorluğu” gibi yaklaşımların eski tartışmalı teorik ve siyasal pozisyonları nasıl yeniden ürettiğini görmek açısından yararlı olacaktır.

Emperyalizm Teorilerinin Kurucu Tartışmaları: Klasik Emperyalizm Çağı

Emperyalizm kavramı siyasal literatüre ilk kez III. Napoléon’un 1860’lardaki saldırgan dış politikasını tanımlamak için girmiştir. Lakin kavram esas tarihsel anlamını 19. yüzyılın son çeyreğinde büyük güçler arasındaki sömürgecilik yarışı sürecinde kazanmıştır. Bu dönem, bir yandan ABD ve Almanya gibi güçlerin güçlü bir sanayileşme dalgasıyla İngiltere’nin sınai ve ticari üstünlüğüne meydan okudukları, diğer yandan kapitalizmin serbest rekabetçi evreden dev bankaların ve uluslararası ölçekte faaliyet gösteren büyük tekelci şirketlerin öne çıktığı yeni bir evreye geçtiği dönemdir. Bu döneme damgasını vuran gelişmelerden biri de 1873-1896 Büyük Depresyonu’dur. Aşırı üretim, deflasyon ve kârlılık sorunlarıyla iç içe geçen uzun durgunluk, sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimlerini hızlandırmış, karteller ve tröstler kapitalist rekabetin belirleyici unsurları hâline gelmiştir. Kapitalist tekeller, dünya pazarları, hammadde kaynakları ve sermaye ihracı için yeni yatırım alanları üzerinde yoğun bir rekabete girişirken, bu süreç dünya çapında bir sömürgecilik yarışını da beraberinde getirmiştir. Emperyalist rekabet militarizmi, şoven milliyetçiliği ve otoriter eğilimleri güçlendirirken, yükselen işçi hareketini baskı altına almanın da bir aracı olmuştur.

Bu dönemde devletlerin emperyalist politikalardaki aktif rolü, birçok gözlemciyi emperyalizmi milliyetçilik, militarizm ya da hırslı devlet adamlarının tercihleri üzerinden açıklamaya yöneltmiştir. Emperyalizmi askeri yayılmacılıkla özdeşleştiren bu yaklaşımlardan ayrılan ilk önemli çalışma, John A. Hobson’ın 1902 tarihli Imperialism: A Study adlı eseridir. Hobson, emperyalizmi toplumsal piramidin tepesindeki “asalak” finans oligarşisinin çıkarlarına hizmet eden bir politika olarak tanımlamıştır. Ona göre emperyalist yayılmanın arkasında gelir dağılımındaki eşitsizliğin yarattığı eksik tüketim ve sermaye fazlası yatmaktadır. Yetersiz iç talep, sermayeyi dış pazarlara ve yeni yatırım alanlarına yöneltmektedir. Bu nedenle Hobson açısından emperyalizm, kapitalizmin ürettiği kaçınılmaz bir tarihsel zorunluluk değil, toplumsal reformlarla giderilebilecek bir sapmadır. Gelir dağılımını düzeltecek, emekçi sınıfların tüketim kapasitesini artıracak ve dış politikayı dar finansal çıkarların etkisinden çıkararak demokratik denetime açacak reformlar, emperyalizmin ekonomik ve siyasal temelini zayıflatacaktır.[1]

Emperyalizm, I. Dünya Savaşı’na giden süreçte sosyalist hareketin ve onun çatı örgütü olan II. Enternasyonal’in en temel tartışma başlıklarından biri hâline gelmiştir. Bu dönemde II. Enternasyonal’in en güçlü partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde Eduard Bernstein öncülüğündeki sağ kanat, emperyalizmi kapitalizm öncesi çıkar gruplarının ve gerici siyasal güçlerin etkisinden kaynaklanan bir sapma olarak değerlendirmiş ancak aynı zamanda sömürge halkları için “uygarlaştırıcı” ve şovenist olmayan bir emperyalizmin mümkün olduğunu ileri sürmüştür. Bernstein, ayrıca kapitalist gelişmenin karşılıklı bağımlılığı artırarak barışı güçlendireceğini savunmuştur.[2]

Bu süreçte partinin teorik önderi ve merkez kanadının başlıca temsilcisi olan Karl Kautsky, emperyalizm konusunda tutarlı bir kuramsal çerçeve geliştirmemiş, 1880’lerden itibaren kaleme aldığı farklı yazılarda emperyalizmi kimi zaman kapitalist genişlemenin zorunlu bir koşulu, kimi zaman kapitalizm öncesi sınıfların ve siyasal güçlerin yarattığı tarihsel bir sapma, kimi zaman da kartelleşme ve korumacılıkla bağlantılı yeni bir kapitalist gelişme eğilimi olarak açıklamıştır. Kautsky’nin özellikle Alman emperyalizmini Prusya militarizmi ve Junker aristokrasisinin devlet üzerindeki etkisiyle açıklayan yorumları, Avusturyalı liberal iktisatçı Joseph Schumpeter’ın daha sonra geliştireceği analizle dikkat çekici benzerlikler taşımaktadır.[3]

Kautsky’nin bu zikzaklar içeren düşünsel hattının vardığı son nokta, I. Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde geliştirdiği ünlü ultra-emperyalizm tezi olmuştur.[4] Kautsky’ye göre emperyalizm, kapitalizmin zorunlu olarak sürekli savaş ve çatışma üreten nihai aşaması değildir. Nasıl ki kapitalist gelişme ulusal düzeyde rekabeti karteller ve tekeller aracılığıyla sınırlandırma eğilimi yaratıyorsa, benzer biçimde uluslararası düzeyde de büyük devletler ve mali sermaye grupları arasında uzlaşma eğilimleri ortaya çıkabilir. Bu durumda kapitalist güçler dünyayı yeniden paylaşmak için sürekli savaşa sürüklenmek yerine, uluslararası ölçekte örgütlenmiş mali sermayenin egemenliği altında ortak bir sömürü düzeni kurabilirler. Kautsky bu olası tarihsel aşamayı “ultra-emperyalizm” olarak adlandırmış ve emperyalist rekabetin yerini daha istikrarlı ve barışçıl bir uluslararası iş birliğinin alabileceğini ileri sürmüştür.[5]

Lenin’in 1916 yılında yayımlanan ünlü Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması eseri, bu tarihsel bağlam içinde teorik ve siyasal bir müdahale olarak ortaya çıkmıştır. Lenin’e göre emperyalizm teorisi ile devrim stratejisi birbirinden ayrı meseleler değildir; ilki ikincisinin teorik temelini oluşturmaktadır. Nitekim Lenin, bu broşürden önce 1915 yılında kaleme aldığı makalelerde uluslararası sosyalist hareket içinde, soyut bir sosyalist devrim söylemiyle savaşa, ulusal sorun ve sömürgeler sorunu ve demokratik mücadele konusunda somut siyasal mücadele yürütmekten kaçınan uzlaşmacı ve sekter eğilimleri eleştirmiş, bunları “emperyalist ekonomizm” olarak adlandırmıştır.[6] Bu nedenle Emperyalizm, yalnızca kapitalizmin yeni özelliklerini açıklamayı değil, II. Enternasyonal içinde güç kazanan reformist ve pasifist eğilimlerle hesaplaşmayı da amaçlayan bir siyasal polemik niteliği taşımaktadır.

Lenin’e göre uluslararası sosyalist hareket içindeki siyasal ayrışmaların temelinde, kapitalizmin yeni gelişme eğilimleri ve emperyalizmin niteliğine ilişkin farklı değerlendirmeler yatmaktadır. Savaş, demokrasi, ulusal sorun ve sosyalist devrim karşısında alınan tutumlar da bu değerlendirmelerin siyasal sonuçlarıdır. Lenin, emperyalizmi bir politika tercihi değil, kapitalizmin tekelci aşamasının zorunlu sonucu olarak görmüştür. Büyük sermaye grupları ve devletler arasında dünya pazarları, yatırım alanları ve nüfuz bölgeleri üzerinde yoğunlaşan rekabet, emperyalist çatışma ve savaşları sürekli yeniden üretmektedir. Bu nedenle emperyalizm, reformlarla aşılabilecek geçici bir sapma değil, kapitalizmin çelişkilerinin keskinleştiği tarihsel bir aşamadır. Reformist yaklaşımların aksine Lenin, kapitalizmi dünya piyasasının bütünleştirici mantığından çok devletler sistemi içindeki eşitsiz güç ilişkileri üzerinden analiz etmiştir. Eşitsiz gelişme yasası nedeniyle ekonomik ağırlık merkezleri sürekli değişmekte, yükselen güçler mevcut paylaşımı yeniden düzenlemeye yönelmektedir. Bu nedenle emperyalist sistem geçici uzlaşmalar üretse de rekabeti ve çatışmayı ortadan kaldıramaz. Emperyalizm, kapitalizmin dışsal bir artığı değil, sermayenin dünya ölçeğinde yoğunlaşmasının siyasal sonucudur.

Lenin’in emperyalizm teorisi hem Marksist hem de Marksist olmayan yaklaşımlar açısından temel bir referans noktası olmayı sürdürmektedir. Ancak 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren birçok kuramcı, bu çerçevenin küreselleşme, finansallaşma ve Amerikan hegemonyası gibi gelişmeleri açıklamakta yetersiz kaldığını ileri sürmüştür. Buna karşılık bazı Marksist yazarlar emperyalizm kavramını terk etmek yerine onu çağdaş kapitalizmin koşullarında yeniden yorumlamaya yönelmiştir. 2000’li yıllarda öne çıkan yeni emperyalizm tartışmaları bu çabanın ürünüdür. Harvey ve Wood’un çalışmaları da bu tartışmaların en etkili örnekleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte her iki yazar, klasik Marksist emperyalizm teorisinin bazı temel öncüllerini reddederken, yüzyıl önceki kimi tartışmalı teorik ve siyasal pozisyonları farklı biçimlerde yeniden üretmektedir. Bu yönelimin Harvey’in Yeni Emperyalizm kitabında nasıl ortaya çıktığına yakından bakalım.

David Harvey’in Yeni Emperyalizmi: Genişletilmiş Yeniden Üretime Karşı Yağmacı Birikim

David Harvey’in 2003 yılında yayımlanan Yeni Emperyalizm adlı eseri, yirmi birinci yüzyılın başındaki emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandıran en önemli Marksist çalışmalardan biridir. Harvey’in temel amacı, neoliberal dönemin ekonomik dönüşümlerini, Amerikan hegemonyasının krizini ve yeni yüzyılın başında yeniden canlanan askeri müdahaleleri ortak bir teorik çerçeve içinde açıklamaktır. Kitabın en özgün sayılabilecek yanı ise neoliberal çağın ayırt edici özelliğini “mülksüzleştirme yoluyla birikim” (accumulation by dispossession) kavramıyla açıklama girişimidir. Harvey’e göre yeni emperyalizm birikim sürecindeki tıkanıklığı aşmak için özelleştirmeler, finansallaşma, borçlandırma, kamusal varlıkların tasfiyesi ve yeni mülkiyet alanlarının yaratılması gibi el koymaya dayalı yöntemlerle işlemektedir. Harvey’in teorik çerçevesinin ilk ayağını, Arrighi’den hareketle geliştirdiği kapitalist mantık ile teritoryal mantık arasındaki analitik ayrım oluşturmaktadır. Ona göre sermaye sürekli yeni birikim alanları ararken, devletler de jeopolitik güçlerini artırmaya ve nüfuz alanlarını genişletmeye çalışırlar. Emperyalizm, bu iki mantığın etkileşiminden doğar. Ancak Brenner’ın (2006) haklı olarak vurguladığı gibi, Harvey teritoryal mantığın hangi toplumsal temele dayandığını açıklayamamaktadır. Kapitalistleri sermaye birikimine yönelten rekabet baskısının kaynağı açıkken, devletlerin neden kendilerine özgü bir “güç biriktirme” mantığına sahip olduğu belirsizdir. Kapitalist devletlerin dış politikaları, kural olarak, sermaye birikiminin gereklerinden bağımsız değildir. Meselenin özü, devletlerin sermayeden bağımsız bir teritoryal mantık izlemesi değil, kapitalizmin çok devletli yapısının yarattığı rekabet dinamikleridir. Her devlet kendi ulusal sermayesinin çıkarlarını korumaya çalışırken diğer devletlerin tepkilerini de harekete geçirir ve sonuçta hiçbir aktörün tam olarak denetleyemediği çatışmalar ortaya çıkabilir. Nitekim I. Dünya Savaşı, bütün taraflar açısından son derece yıkıcı ve ekonomik bakımdan irrasyonel sonuçlar doğurmuştur. Ancak klasik Marksist teorisyenler bunu, devletlerin sermayeden bağımsız bir güç mantığı izlemesiyle değil, kapitalist rekabetin ve emperyalistler arası çelişkilerin ürünü olarak açıklamışlardır.[7]

Harvey’in emperyalizme dair tarihsel anlatısı, on dokuzuncu yüzyılın sonundaki klasik emperyalizm dalgasıyla başlamaktadır. Ona göre 1850-1873 arasındaki büyük genişleme dönemi demiryolları, altyapı yatırımları ve sabit sermaye oluşumu sayesinde gerçekleşmiş, ancak aynı süreç kapitalizmin yeni bir aşırı birikim sorunuyla karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Harvey’in uzun yıllardır geliştirdiği mekânsal-zamansal çözüm (spatio-temporal fix) yaklaşımı burada merkezi bir rol oynamaktadır. Kapitalizm, aşırı birikmiş sermayeyi yeni coğrafyalara yönlendirerek ve yeni yatırım alanları açarak krizlerini geçici olarak aşmaya çalışır. Bu nedenle klasik emperyalizm, Harvey’e göre, aşırı birikim krizine verilmiş yeni bir mekânsal çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Afrika’nın paylaşılması, sömürgeci genişleme ve sermaye ihracı bu sürecin başlıca araçlarıdır.

Harvey klasik emperyalizme dair bu yorumunu Hannah Arendt’in teorisiyle desteklemeye çalışmıştır. Arendt’e göre kapitalizmin temel eğilimi olan sonsuz sermaye birikimi, giderek birbiriyle rekabet halinde daha büyük siyasal güç yapıları yaratma eğilimindedir. Harvey klasik emperyalizmi sermaye birikiminin ihtiyaçlarıyla açıklasa da Arendt’ten devraldığı teorik çerçeveye dayanarak bu dönemin yönelimini politik kategorilerle açıklamaktadır. Zira bu dönem, Harvey’e göre (yine Arendt’ten ilhamla) burjuvazinin iktidarının ilk dönemidir. Burjuvazi henüz kapitalizm öncesi aristokratik ve bürokratik güçlerle rekabet ettiği için, emperyal genişleme, Harvey’in anlatısında kapitalizmin özgül mantığının değil, kendi iktidarını tahkim etmenin bir aracıdır. Yani burjuvazi emperyalist değildir, ama çevresi kötüdür (!). Bu vurgunun Harvey’in çağdaş emperyalizme karşı sunduğu reçete açısından önemi aşağıda daha açık hale gelecektir.

Harvey’in anlatısında savaş sonrası dönem özgün bir konuma sahiptir. 1945 sonrasında kurulan Bretton Woods düzenini, klasik emperyalizm çağının doğrudan devamı olarak değil, onun yarattığı yıkımın ardından şekillenen yeni bir uluslararası düzen olarak ele almıştır. ABD’nin ekonomik üstünlüğü, Marshall Planı, Avrupa ve Japonya’nın yeniden inşası ile Fordist-Keynesçi uzlaşma bu dönemin temel öğeleridir. Harvey, bu evreyi burjuvazinin iktidarının ikinci dönemi olarak değerlendirmiştir.

Harvey eserde, savaş sonrası dönemin emperyalizmini açıklarken, Arendtçi sınırsız sermaye birikiminin sınırsız genişlemeye yol açtığı tezine yeniden dönmüştür. Arendt’in kendisi de ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabeti 19. yüzyılın sonlarında başlayan emperyal genişleme sürecinin nihai sonucu olarak yorumlamış ve iki süper güç arasındaki mücadelenin yeni bir dünya savaşına yol açabileceğini öne sürmüştür. Harvey, bu yoruma tümüyle katılmasa da bu eğilimin devam ettiğini göstermek için Roosevelt’ten Nixon’a kadar uzanan dönemde Amerikan emperyal gücünün inşasının, Sovyetlerin “bağımlı uydu devlet” modeline benzerliğini vurgulamıştır. Lakin ona göre ABD emperyalizminin özgüllüğü Japonya’nın ve Almanya’nın siyasal ve askerî olarak uyumlu kaldığı sürece kendi ekonomilerini geliştirmekte serbest bırakılmış olmasıdır. Ancak Harvey bu konuyu daha fazla vurgulamamış, bunun yerine 1945-1970 dönemini Arrighi’nin hegemonik çevrimler teorisi ile açıklamıştır.[8] Harvey’e göre Arrighi’nin vardığı sonuçlar, sermaye birikiminin giderek daha büyük siyasal güç yapıları yarattığı yönündeki Arendtçi tezi desteklemektedir. Bu eğilim savaş sonrası Amerikan hegemonyasında en gelişmiş biçimine ulaşmıştır.[9]

Harvey’e göre günümüz emperyalizmi, “1970’lerde ortaya çıkan genişlemiş yeniden üretimden doğan kronikleşmiş aşırı birikim sorunları”na verilen bir yanıttır.[10] Yeni Emperyalizm, bu dönemde sermayenin krizin çözümü için devlet gücünü kullanarak yaşama geçirdiği Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” olarak tanımladığı neoliberal politikaların uluslararası ölçekteki ifadesidir. Harvey’e göre bu strateji, finansal spekülasyonlar, şirket birleşmeleri ve satın almaları, özelleştirmeler, fikri mülkiyet haklarının genişletilmesi, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin piyasalaştırılması, kültürel ve doğal kaynakların metalaştırılması gibi süreçler üzerinden mevcut servetin yeniden dağıtılmasına dayanmaktadır. Harvey, bu tezi, Marx’ın kapitalizmin oluşum sürecini açıklamak için başvurduğu “ilkel birikim” sürecinin sürekliliğine dayandırmış, Marx’ın bu olguyu yeterince vurgulamamış olmasını eleştirmiştir.[11] Harvey, bu çerçevede Rosa Luxemburg’un emperyalizm teorisinden esinlenerek, kapitalizmin yalnızca genişletilmiş yeniden üretim yoluyla değil, aynı zamanda kendi dışında yeni mülksüzleştirme alanları yaratarak da varlığını sürdürdüğünü ileri sürmüştür. Ancak Harvey’in mülksüzleştirme yoluyla birikim kavramı, Luxemburg’un kapitalizmin kapitalist olmayan alanlara bağımlılığı tezinden esinlenmekle birlikte, onun realizasyon probleminin çözümü olarak gördüğü bu yönelimi, aşırı birikim ve yatırım alanı eksikliği sorununa uyarlamaktadır. Harvey’e göre neoliberal dönemde emperyalizm, aşırı birikim nedeniyle genişletilmiş yeniden üretimin tıkandığı koşullarda, sermayenin ihtiyaç duyduğu yeni yatırım ve kârlılık alanlarını yaratmak üzere kapitalizm dışı ya da henüz bütünüyle metalaşmamış toplumsal alanların sermaye ilişkilerine tabi kılınması süreci olarak işlemektedir.

Bununla birlikte Harvey, neoliberal dönemde yaygınlaşan bu uygulamaların neden genişletilmiş yeniden üretimin yerine geçen ayrı bir birikim mantığı oluşturduğunu yeterince açıklamamaktadır. Özelleştirilen işletmeler zaten kapitalist üretim ilişkileri içinde faaliyet gösteren ve artı-değer üreten işletmelerdir. Bu politikaların temel amacı çoğu zaman sendikal örgütlülüğü zayıflatmak, ücretleri baskılamak ve sosyal hakları geriletmek olmuştur. Benzer şekilde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarının piyasaya açılması, bir yandan sermayenin yeni kâr alanları arayışının sonucu iken diğer yandan işçi sınıfının tarihsel mücadelelerle elde ettiği kazanımlara yönelik bir saldırıyı ifade etmektedir. Finansal spekülasyonlar ve borçlanmanın yaygınlaşması da kapitalizmin olağan işleyişinden bağımsız süreçler değildir. Benzer bir eleştiri Raju Das (2017; 2023) tarafından da dile getirilmiştir. Das’a göre Harvey, mülksüzleştirme yoluyla birikimi genişletilmiş yeniden üretime alternatif bir birikim mantığı olarak sunarken, kapitalist sömürünün ve sınıf mücadelesinin merkezi rolünü geri plana itmektedir. Özelleştirmeler, finansallaşma ve sosyal hakların tasfiyesi, kapitalizmin olağan işleyişinden kopuk yeni süreçler değil, sermayenin emek üzerindeki hâkimiyetini yeniden tesis etmeye yönelik politikaların farklı görünümleridir. Dahası Das’a göre Harvey’in iki mantık teorisi üçüncü dünyadaki emperyalist zor pratiklerinin kapitalist birikimle içsel bağlantılarını görünmez hale getirmektedir.

Harvey’in yeni emperyalizm tezinin siyasal sonuçları da tartışmalıdır. Harvey, sınıf mücadelesinin önemini yitirdiğini ileri sürmektedir. Bu iddia kurduğu teorik çerçevenin de mantıksal sonucudur. Kapitalizm genişletilmiş yeniden üretim yerine mülksüzleştirme mekanizmalarına dayandığı ölçüde sınıf mücadelesinin nesnel koşulları ortadan kalkacaktır. Bu noktada neoliberal dönemde sınıf mücadelesindeki gerilemenin, işçi hareketinin yaşadığı örgütsel ve ideolojik yenilgi ile ilişkisine değinme gereği duymamaktadır. Harvey, sınıf mücadelesi yerine mülksüzleştirme süreçlerine karşı gelişen köylü direnişleri, yerli hareketleri, çevre mücadeleleri ve küreselleşme karşıtı hareketleri, işçi hareketinin alternatifi olarak görmektedir. Bu mücadelelerin ortak hedefi kapitalist üretim ilişkilerini aşmak değil, neoliberalizmin yıkıcı sonuçlarını sınırlandırmaktır. Aslında Harvey’in ulaştığı sonuçlar açısından herhangi bir toplumsal dinamiğin işlevi yoktur. Tersine teritoryal mantığın dayattığı emperyalizme karşı sermayenin anti-emperyalist müdahalesine umut bağlamaktadır. Nitekim Harvey, 2003 yılında Bush Doktrini’ni eleştirirken, askeri-endüstriyel kompleksten ve yeni muhafazakârların etkisinden rahatsız olan sermaye çevrelerinin yönetim değişikliği için harekete geçeceğini ve bunun yeni muhafazakâr emperyalizmin sonunu getireceğini ileri sürmüştür. Aynı bağlamda çözüm olarak küresel ölçekte yeni bir New Deal perspektifi önermiştir:

Geçici olsa da sorunun üretimin kapitalist kurallarına göre tek çözümü, küresel çapta bir çeşit yeni bir “Yeni Anlaşma” (New Deal) dır. Bu “Yeni Anlaşma”, sermaye dolaşım ve birikimini neoliberal zincirlerinden kurtararak özgürleştirmek; devlet gücünü daha müdahaleci ve paylaştırıcı yönde düzenlemek; mali sermaye gücünü frenlemek; uluslararası ticaretle ilgili görüşleri medyaya dikte ettiren oligopol ve monopollerin ezici gücünü (özellikle askeri endüstri kompleksinin gücünü) demokratik yollardan denetlemek demektir. Sonuçta, Kautsky’nin çok önceden öngördüğü gibi kapitalist güçlerin koalisyonuyla ulaşılan daha yararlı bir “Yeni Anlaşma” emperyalizmine dönülecektir” (Harvey, 2004: 172).

Bu satırların üzerinden geçen yirmi yılı aşkın süre bu beklentileri doğrulamamıştır. Obama döneminden korumacılık yeniden güç kazanmış, Çin ile rekabet Amerikan dış politikasının merkezine yerleşmiş, Trump ve Biden yönetimleri arasında bu konuda önemli bir süreklilik olduğu gözler önüne serilmiştir. Kapitalizm, daha istikrarlı ve iş birliğine dayalı bir düzene değil, odak noktası genişletilmiş yeniden üretim olan daha sert bir ekonomik ve jeopolitik rekabete yönelmiştir. Harvey, Marksizm alanındaki entelektüel otoritesine yaslanarak ve Marksist olmayan teorilerle özgürce diyalog kurarak, emperyalizmi kapitalizmden ayıran bir sonuca ulaşmaktadır. Harvey’in teorisi, kapitalizmin özünde barışçıl ve evrensel bir piyasa düzenine yöneldiğini, emperyalizmin ise bu düzeni bozan tarih dışı bir “devlet aklı”ndan kaynaklandığını varsayan Smithçi piyasa ütopyasına dayanmaktadır. Neoliberalizmi kapitalizmin zinciri olarak gören bir bakış açısını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Emperyalist rekabetin giderek sertleştiği ve dünya siyasetini şekillendirdiği günümüzde, emperyalizmi kapitalizmin içsel dinamiklerinden ayıran bu yaklaşımın, bırakalım sosyalist siyaseti, giderek aşınan temel demokratik hak ve özgürlükleri savunmak için bile siyasal sonuç üretmeyen yeni bir emperyalist ekonomizmi temsil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Kaynakça

Arrighi, G. (2000) Uzun Yirminci Yüzyıl: Para Güç ve Çağımızın Kökenleri, Çev. R. Boztemur, Ankara: İmge.

Brenner, R. (2006) “What Is, and What Is Not, Imperialism?”, Historical Materialism, 14, 79-105.

Das, R. J. (2017) “David Harvey’s Theory of Accumulation by Dispossession: A Marxist Critique”, World Review of Political Economy, 8(4), 590–616

Das, R. J. (2023) “Marxism and revisionism in the world today”, Capital & Class, 47(3), 383-406.

Harvey, D. (2004) Yeni Emperyalizm, Çev. H. Güldü, İstanbul: Everest.

Hobson, John A. (2016) Imperialism: A Study, New York: Routledge.

Howard M. C. ve King J. E. (2014) A History of Marxian Economics, Volume I: 1883-1929. Princeton: Princeton University Press.

Kautsky, K. (2004) “Ultra-Emperyalizm”, Conatus Çeviri Dergisi, Sayı 2.

Luxemburg, R. (1986) Sermaye Birikimi, Çev. T. Ertan, İstanbul: Alan.

Lenin, V. İ. (2009) Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Halkı Amaçlayan Bir Deneme, Çev. C. Süreya, Ankara: Sol.

Lenin, V. İ. (2006) Emperyalist Ekonomizm-Marksizmin Bir Karikatürü, Çev. Y. Fincancı, Ankara: Sol.

Schumpeter, J (2018) Emperyalizmlerin Sosyolojisi, Çev. C. Bico, Ankara: Dipnot.

Wood, E. M. (2006) “Logics of Power: A Conversation with David Harvey”, Historical Materialism, 14(4), 9-34.

Notlar

  1. Hobson, iktisatçı, gazeteci ve sosyal reformcu kimliğiyle dönemin İngiliz siyaset ve ekonomi çevrelerini yakından tanıyan bir yazardır. Eserin teorik temelleri ve emperyalizme karşı önerdiği çözümler tartışmalı olsa da ortaya koyduğu açıklama biçimi gerçekten eşsizdir. Hobson, finans sermayesinin diğer sermaye fraksiyonları üzerindeki belirleyici rolünü ve emperyalist propaganda için basının nasıl seferber edildiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Hobson konusunda bkz. Bahçe, S. (2014) “John Atkinson Hobson: Sapkın, Haberci ve Unutulmuş”. AÜ SBF Dergisi, 69(01), 1–41.

  2. Bernstein şöyle demektedir: “Ulusların iktisadi gelişimi onların düşmanlığını yoğunlaştıracaktır: ne saçmalık! Sanki uluslar, sınırlı bir müşteri kitlesi için rekabet eden küçük dükkân sahipleriymiş de birinin kazancı zorunlu olarak diğerlerinin kaybı anlamına gelirmiş gibi. Gelişmiş ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin gelişimine şöyle bir bakmak bile bu fikirlerin yanlış karakterini gösterir. Sanayi bakımından en gelişmiş ülkeler aynı anda hem birbirlerinin rakipleri hem de müşterileridir; aynı şekilde, ticari ilişkileri de karşılıklı rekabetleriyle eşzamanlı olarak genişler… Avrupa’da halkların birbirlerini boyunduruk altına almaya çalıştığı çağ sona ermiştir ve aynı şey giderek Asya için de geçerli olma eğilimindedir. Yeni bir çağa, uluslararası hukukun hüküm süreceği bir çağa girdik.” Alıntılayan, Howard ve King (2014: 92).

  3. Schumpeter, (2018:101-103) yüksek gümrük tarifeleriyle korunan kartel ve tröstlerin, tekelci fiyatlandırmanın, damping uygulamalarının ve sermaye ihracının önemini teslim etmekle birlikte, bunların rekabetçi kapitalizmin doğal sonuçları olmadığını iddia etmiştir. Ona göre bu olguların kökeninde kapitalizm öncesi merkantilist ve aristokratik geleneklerin atavistik mirası bulunmaktadır. Bu nedenle Schumpeter açısından kapitalizm özü itibarıyla anti-emperyalisttir; emperyalizm ise bir devletin belli bir hedef çerçevesinde belirlenmiş sınırlar olmaksızın şiddet yoluyla yayılma yönündeki amaçsızca eğilimin sonucudur. Schumpeter’ın emperyalizm teorisi ile Kautsky’nin teorisi arasındaki paralellikler konusunda bkz. Kautsky, J. H. (1961) “J. A. Schumpeter and Karl Kautsky: Parallel Theories of Imperialism”, Midwest Journal of Political Science, 5(2), 101–128.

  4. Bkz. Kautsky (2004). Kautsky’nin farklı dönemlerdeki farklı emperyalizm yorumları için bkz. Howard ve King (2014).

  5. Kautsky’nin bu makalesi SPD içinde savaşa ve savaş kredilerine nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmalar sırasında kaleme alınmış, SPD’nin 1914 Ağustos’unda Reichstag’da savaş kredilerine onay vermesinin ardından yayınlanmıştır. Bu dönemde Avrupa’daki birçok sosyalist partinin de kendi devletlerinin savaş politikalarını desteklemesi, fiilen II. Enternasyonal’in çöküşü anlamına gelmiştir.

  6. Lenin’in bu makaleleri Emperyalist Ekonomizm: Marksizmin Bir Karikatürü başlığı altında yayınlanmıştır. Lenin bu makalelerde Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde 1890’ların sonu ile 1900’lerin başında ortaya çıkan “ekonomist” eğilim ile I. Dünya Savaşı yıllarında uluslararası sosyalist hareket içinde beliren “emperyalist ekonomizm” arasında bir süreklilik kurmaktadır. Ona göre ekonomizm, işçi sınıfı mücadelesini ekonomik taleplere indirgediği ve siyasal görevleri ikinci plana ittiği için yalnızca Rusya’ya özgü tarihsel bir sapma değildir. Emperyalizm çağında aynı mantık yeni bir biçim altında yeniden ortaya çıkmıştır. Eski ekonomizm siyasal mücadeleyi liberal burjuvaziye bırakırken, emperyalist ekonomizm sosyalist devrim adına ulusların kendi kaderini tayin hakkını, ilhaklara ve sömürgeciliğe karşı mücadeleyi, demokratik reformları ve asgari programı küçümsemektedir. Lenin’e göre II. Enternasyonal içindeki bazı sol eğilimler, emperyalizmin yarattığı çelişkileri gerekçe göstererek demokrasi ve ulusal özgürlük mücadelelerini reddetmiş, böylece eski ekonomistlerin siyasal mücadeleyi ihmal eden yaklaşımını bu kez ultra-sol bir söylemle yeniden üretmişlerdir. Bu nedenle emperyalist ekonomizm, görünüşte devrimci olsa da demokratik, anti-emperyalist ve sosyalist mücadelelerin birliğini parçalayarak devrimci siyasetten uzaklaşan bir sapmayı ifade etmektedir.

  7. Bu bağlamda Harvey’in teritoryal mantığın sonucu olarak gördüğü yüksek maliyetli Vietnam Savaşı ve Irak işgali de benzer şekilde yorumlanabilir. Buradaki sorun, Harvey’in sermaye mantığını soyut ve tarih üstü bir biçimde kavramasından kaynaklanmaktadır. Hobson’dan beri bilindiği gibi, bu tür askerî müdahaleler sermayenin belli fraksiyonları açısından son derece rasyoneldir, zira bu müdahalelerden önemli kazançlar elde ederler. Ancak bu örneklerde Amerikan sermayesinin genel çıkarları da belirleyicidir. Vietnam Savaşı’nda dünyanın SSCB etkisine karşı kapitalist birikime açık hâle getirilmesi, Irak işgalinde ise gerileyen ABD hegemonyasının askerî zor yoluyla tahkim edilmesi amaçlanmıştır. Harvey’in bu konudaki itirazı, yalnızca emperyalizm teorisinde değil, kapitalist devlet teorisinde de klasik Marksist çerçeveden hareket etmemesinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu tartışma, bu yazının sınırlarını aşmaktadır.

  8. Arrighi’nin Uzun 20. Yüzyıl çalışmasında son halini verdiği bu teoriye göre kapitalist dünya ekonomisinin tarihi, her biri belirli bir hegemonik gücün öncülüğünde gerçekleşen ve maddi genişleme dönemlerini finansallaşma evrelerinin izlediği ardışık “sistemik birikim çevrimleri”nden oluşur.

  9. Brenner’a göre (2006) Harvey, Arrighi’nin hegemonya analizini Arendt’in emperyal genişleme tezinin bir uzantısı gibi okumaktadır. Oysa Arendt sömürgeci yayılma ve emperyalist rekabeti açıklamaya çalışırken, Arrighi belirli bir devletin dünya kapitalizmini örgütleme ve liderlik etme kapasitesine odaklanmaktadır.

  10. Harvey, 1970’ler krizini bir aşırı birikim sorunu olarak tanımlasa da bu sorunun kökenini kendi teorik çerçevesiyle açıklamamaktadır. 19. Yüzyılın Büyük Depresyonunu aşırı birikim ve mekânsal-zamansal çözüm kavramlarıyla açıklayan Harvey, 1970’lerdeki kârlılık krizini ise yükselen ücretler, sosyal devlet harcamaları ve Vietnam Savaşı gibi ABD merkezli etkenlere bağlayarak bir kar sıkışması analizi yapmaktadır. Brenner’a göre (2006) bu faktörler en fazla kısa dönemli sıkıntıları açıklayabilir. Uzun süreli küresel durgunluğun kaynağı ise savaş sonrası büyümenin yarattığı uluslararası aşırı kapasite ve yoğunlaşan rekabettir. Harvey’in yeni emperyalizm olarak adlandırdığı politikalar, uzun dönemli durgunluğun çözümü olarak görülemez, çünkü durgunluğun temel nedenleri ortadan kalkmamıştır.

  11. Wood (2006) haklı olarak, Harvey’in saydığı öğelerin Marx’ın ilkel birikim kavramından çok, Adam Smith’in tarih üstü bir servet birikimini ifade eden “orijinal birikim” anlayışına daha yakın olduğunu vurgulamaktadır.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Muammer Kaymak (2026). David Harvey’in Yeni Emperyalist Ekonomizmi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20706774
  • Hacettepe Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. İktisat tarihi, iktisadi düşünce tarihi ve uluslararası politik ekonomi alanlarında çalışmalar yapmakta ve bu alanlarda dersler vermektedir. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü’nde, yüksek lisansını Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamlamıştır. Doktora derecesini ise Hacettepe Üniversitesi’nden, 1873–1896 Krizi konulu teziyle almıştır. Praksis Dergisi Yayın Kurulu üyesidir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.