Takip et

Eksik Ölçülen Eşitsizlik: Türkiye’nin Neoliberal Modernleşmesi ve Yoksulluk Yönetimi

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20669981 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Bu yazı, Tekgüç’ün 2003–2019 arası gelir dağılımıyla ilgili Katman`da ifade ettiği “eşitleyici modernleşme” tezinin eleştirisidir.

Giriş

Hasan Tekgüç’ün Katman Portal’da yayımlanan üç yazısı — “2003–2019 Döneminde Vergiler ve Sosyal Harcamalar Giderek Daha Eşitleyici Oldu” (Tekgüç, 2026a), “2021–2022 yıllarında Türkiye’de Gelir Dağılımı Görülmemiş Düzeyde Bozuldu” (Tekgüç, 2026b) ve “Zenginlerden Vergi Almamak Bir Tercihtir” (Tekgüç, 2026c) — Türkiye’de gelir dağılımı, vergi-transfer sistemi, sosyal harcamalar, üst gelirlerin ölçümü ve zenginlerin vergilendirilmesi üzerine önemli bir tartışma alanı açmaktadır.

Tekgüç’ün ilk yazısı, 2003–2019 döneminde vergiler ve sosyal harcamaların gelir dağılımı üzerindeki etkisinin giderek daha “müspet” hâle geldiğini ileri sürmektedir. Bu yoruma göre AKP dönemini yalnızca sağ ve neoliberal ideoloji üzerinden değerlendirmek eksiktir; çünkü şehirleşme, kayıtlılaşma, ücretlileşme, doğurganlık düşüşü, sosyal güvenlik kapsamının genişlemesi ve sağlık-eğitim hizmetlerine erişim gibi modernleşme dinamikleri, bazı göstergelerde gelir dağılımını düzeltici etkiler yaratmıştır.

Bu yazının tartışmaya değer yönü, 2003–2019 dönemini yalnızca neoliberal politikaların eşitsizleştirici sonuçları üzerinden değil, “eşitleyici modernleşme” diyebileceğimiz bir dizi toplumsal dönüşüm kanalı üzerinden de okumaya davet etmesidir. Ancak bu tezin sınırı da buradadır: modernleşme göstergeleri sınıfsal ve kurumsal içeriklerinden bağımsız olarak kendiliğinden eşitleyici sonuçlar üretmez. Kayıtlılaşma düşük ücretli ve sendikasız istihdam biçiminde gerçekleşiyorsa, ücretlileşme emeğin milli gelirden aldığı payı artırmıyorsa, şehirleşme kira yükü ve kent rantı ile birleşiyorsa, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim kalite ve cepten harcama sorunlarıyla sınırlanıyorsa, ortaya çıkan tablo bir eşitlenmeden çok Tekgüç tarafından yeniden hesaplanan göstergelerde kısmi ve kırılgan bir iyileşme görünümü yaratır.

Tekgüç’ün sonraki iki yazısı da zaten ilk yazıda yer alan iyimser sonucu sınırlandırmaktadır. İkinci yazı, hanehalkı anketlerinin üst gelirleri, özellikle faiz, kira ve kâr gelirlerini sistematik biçimde eksik ölçtüğünü; üçüncü yazı ise Türkiye’de zenginlerden yeterince vergi alınmamasının teknik değil, siyasal ve idari bir tercih olduğunu göstermektedir (Tekgüç, 2026b; Tekgüç, 2026c). Bu nedenle “vergiler ve sosyal harcamalar giderek daha eşitleyici oldu” iddiası, fiilî gelir dağılımının yapısal olarak iyileştiğini gösteren güçlü bir kanıttan çok, belirli gelir kalemleri eklenip çıkarıldığında hesaplanan Gini’nin nasıl değiştiğini gösteren sınırlı bir mali yansıma hesabı olarak değerlendirilmelidir[1].

2. Sağ Popülizm: Yoksulu Seven Değil, Yoksulluğu Yöneten Bir Rejim

Tekgüç’ün ilk yazısındaki tartışmalı önermelerden biri, Türkiye’de sağ partilerin Amerikanvari sağ partilere kıyasla daha popülist olduğu ve “yoksul sevmez de olmadığı” iddiasıdır (Tekgüç, 2026a). Bu tespit tümüyle önemsiz değildir; Türkiye sağı yoksul kitleleri bütünüyle dışlayan ya da sosyal destekten mahrum bırakan bir çizgide ilerlememiştir. Ancak asıl mesele sağ siyasetin yoksula yardım edip etmediği değil, yoksulu hangi toplumsal konumda tuttuğudur.

Türkiye’de sağ-popülist siyaset yoksulu dışlamaz; fakat onu sınıfsal olarak güçlendirmez de. Yoksula yardım eder, onunla dinsel-kültürel ve duygusal bağ kurar, sosyal yardım ağları üzerinden siyasal sadakat ilişkileri üretir; ancak onu sendikalı, hak sahibi, pazarlık gücü yüksek bir sosyal yurttaşa dönüştürmez. Kısacası Türkiye sağı yoksulu sever, ama onu yoksul bırakarak sever. Sosyal yardımlar yoksulluğu çözmekten çok yönetilebilir kılıyorsa, bu yapı eşitleyici sosyal devletten çok neoliberal-popülist yoksulluk yönetimine işaret eder[2].

3. “Batı merkezcilik” değil, Türkiye’nin kendi neoliberal modernleşmesi

Tekgüç’ün ilk yazısındaki bir diğer önemli iddia, AKP döneminde gelir eşitsizliğinin kötüleştiğini savunanların “Batı merkezci” bir bakıştan beslendiğidir. Gerçekten de Türkiye deneyimi Reagan-Thatcher çizgisinin basit bir kopyası değildir. Türkiye’nin tarihsel gelişme çizgisi, devlet geleneği, kentleşme biçimi, sosyal politika araçları ve emek rejimi Anglo-Sakson neoliberalizminden farklıdır. Ancak bu farklılık, AKP döneminin eşitsizleştirici etkilerini tartışmayı “Batı merkezci” kılmaz. Tersine, Türkiye’nin kendine özgü kurumsal yapısı neoliberal politikaların toplumsal sonuçlarını çoğu zaman daha ağır ve yıpratıcı hâle getirmiştir. Zayıf sendikal örgütlenme, kırılgan hukuk devleti, düşük kurumsal denetim kapasitesi, yüksek kayıt dışılık mirası, siyasal sadakate dayalı kaynak dağıtımı, rant odaklı kentleşme ve dolaylı vergilere dayalı mali yapı, neoliberal dönüşümün Türkiye’de daha asimetrik ve daha zararlı sonuçlar üretmesine yol açmıştır.

Ayrıca modernleşme sürecini 2003 gibi geç bir tarihe ötelemek de tarihsel açıdan sorunludur. Şehirleşme, eğitim yaygınlaşması, ücretlileşme, doğurganlık düşüşü, sosyal güvenlik kapsamının genişlemesi ve sağlık hizmetlerine erişim AKP dönemiyle başlamamıştır. Bu süreçlerin kökleri 1950’lerden itibaren hızlanan toplumsal dönüşümlere, 1960’ların planlama ve kalkınma deneyimine, 1970’lerin kentleşme ve sanayileşme dinamiklerine ve özellikle 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanmaya kadar uzanır. Bu nedenle AKP dönemi, bağımsız bir “eşitleyici modernleşme” evresi olarak değil; 24 Ocak kararları, 12 Eylül emek rejimi, finansal serbestleşme, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, taşeronlaşma, ücret baskısı, dolaylı vergiler, kent rantları ve seçici sosyal yardımlarla şekillenen 1980 sonrası neoliberal dönüşümün yeni bir aşaması olarak değerlendirilmelidir (Boratav, 2015).

Tekgüç tarafından işaret edilen Kuznetsçi-modernleşmeci iyimserlik de bu nedenle sınırlıdır. Dişbudak ve Süslü’nün Türkiye için Kuznets hipotezini test eden çalışması, gelir dağılımının mekanik bir kalkınma yasasıyla değil, uygulanan makroekonomik politikalar ve ülkenin genel ekonomik yapısı tarafından belirlendiğini göstermektedir (Dişbudak & Süslü, 2009). Dolayısıyla modernleşme göstergeleri ancak sınıfsal içerikleriyle birlikte anlam kazanır[3].

4. Kayıtlılaşma ve ücretlileşme: eşitlenme değil, düşük ücretli proleterleşme

Tekgüç’ün ilk yazısında kayıtlı istihdamın ve ücretli çalışmanın artması, gelir dağılımını düzeltici modernleşme kanallarından biri olarak sunulmaktadır. Buna göre daha çok çalışanın sosyal güvenlik sistemine girmesi, emekli aylığı kapsamının genişlemesi ve ücretli/maaşlı çalışanların oranının artması, doğrudan vergilerin ve transferlerin eşitleyici etkisini güçlendirmektedir (Tekgüç, 2026a). Bu mekanizma belirli bir muhasebe mantığı içinde anlaşılabilir; ancak yapısal eşitlenme kanıtı sayılamaz.

Ücretlileşme, her koşulda emeğin güçlenmesi ve gelir dağılımını iyileştirme anlamına gelmez. Türkiye’de küçük üreticiliğin, köylülüğün ve kendi hesabına çalışmanın çözülmesiyle ücretli emeğin ağırlığı artmış; fakat bu süreç güçlü sendikalaşma, toplu pazarlık, reel ücret artışı ve sosyal yurttaşlık haklarıyla birleşmediği ölçüde düşük ücretli proleterleşme niteliği kazanmıştır[4]. Bu nedenle ücretli sayısının artması, ücretlilerin milli gelirden aldığı pay, örgütlülüğü ve pazarlık gücü artmadıkça bölüşüm açısından olumlu bir gelişme sayılamaz[5].

Tekgüç’ün ikinci yazısındaki ölçüm uyarısı bu tabloyu daha da kritik hâle getirir. TÜİK anketleri ücret ve emekli aylığı gibi gelirleri görece iyi ölçerken, faiz, kira ve kâr gibi üst gelirleri daha eksik yakalamaktadır (Tekgüç, 2026b). Bu durumda kayıtlı ücretli gelirlerin görünürlüğünün artması, ölçülen Gini’de iyileşme yaratabilir; ancak bu, gerçek sınıfsal eşitlenmeden çok, ölçülebilen gelir türlerinin ağırlığının artmasıyla ilişkili olabilir.

5. Emekli aylıkları: eşitleyici transfer mi, ertelenmiş ücret mi?

Tekgüç’ün ilk yazısında emekli aylıkları, Türkiye’de gelir dağılımını en fazla düzelten kamu politikası olarak sunulmaktadır. CEQ/fiscal incidence mantığı içinde bu sonuç anlaşılabilir. Emekli aylıkları piyasa geliri dışında bırakılıp sonra transfer gibi eklendiğinde, özellikle düşük cari gelire sahip yaşlı hanelerin gelirini artırdığı için Gini’yi düşürür. Ancak buradan emeklilik sisteminin yapısal olarak eşitleyici olduğu sonucu çıkarılamaz.

Emekli aylığı klasik anlamda sosyal yardım değildir; geçmiş çalışma, prim ödeme ve sosyal sigorta hakkına dayanan bir gelir türüdür. Bu nedenle emekli aylığını yalnızca devletin yoksullara yaptığı yeniden dağıtıcı transfer olarak yorumlamak kavramsal olarak yanıltıcıdır. Ayrıca düşük emekli aylıkları bile hiç geliri olmayan ya da düşük gelirli hanelere düzenli gelir eklediği için Gini’yi teknik olarak düşürebilir. Asıl soru, emekli aylıklarının yaşlı yoksulluğunu ortadan kaldıracak ve emeklileri sosyal yurttaşlık temelinde güçlendirecek düzeyde olup olmadığıdır.

6. Tüketim vergileri: regresif maliye rejiminin göstergesi

Tekgüç’ün ilk yazısında kayıtlılaşma ve kredi kartı kullanımının yaygınlaşmasıyla tüketim vergilerini toplamanın kolaylaştığı, böylece kamunun elindeki kaynağın arttığı belirtilmektedir (Tekgüç, 2026a). Bu tespit teknik olarak doğrudur; ancak gelir dağılımı açısından “müspet” bir modernleşme kanalı olarak yorumlanamaz. Çünkü KDV, ÖTV ve benzeri dolaylı vergilerin daha etkin toplanması, çoğu zaman eşitleyici değil, regresif bir maliye rejiminin daha etkin işlemesi anlamına gelir.

Dolaylı vergiler, düşük ve orta gelirli haneler üzerinde oransal olarak daha ağır yük yaratır; çünkü bu haneler gelirlerinin daha büyük bölümünü tüketime ayırır. Üst gelir grupları ise daha fazla tasarruf edebilir, servet biriktirebilir ve gelirlerinin önemli kısmını düşük vergili ya da vergi dışı alanlarda tutabilir. Dolayısıyla mesele devletin daha fazla kaynak toplaması değil; bu kaynağın kimden toplandığıdır. Zenginlerden gelir ve servet vergisi yeterince alınmazken tüketim vergilerinin tahsilat kapasitesinin artması, geniş halk kesimlerini daha görünmez biçimde vergilendiren bir mekanizmadır.

7. Aynî sağlık ve eğitim harcamaları: Gini etkisi gerçek eşitlenme değildir

Tekgüç’ün ilk yazısında aynî sağlık ve eğitim hizmetleri, gelir dağılımını düzeltici kamu müdahaleleri arasında değerlendirilmektedir. CEQ yaklaşımı içinde bu sonuç anlaşılabilir: devletin sağlık ve eğitim harcamaları hanelere parasal değer olarak atanır ve “aynî harcamalar dahil gelir” hesaplandığında özellikle düşük gelirli hanelerin geliri muhasebe düzeyinde artarak Gini katsayısını düşürebilir (Tekgüç, 2026a). Ancak bu, hanelerin eline fiilen harcanabilir gelir geçtiği anlamına gelmez; kamu harcamasının belirli varsayımlarla hane gelirine yazılmasıdır.

Sağlık ve eğitim harcamalarının gerçek eşitleyici etkisi, hizmetin kalitesine, erişilebilirliğine, bölgesel dağılımına, cepten ödeme ihtiyacına ve sınıfsal ayrışmaya bağlıdır. Sağlık hizmeti kullanımının artması, katılım payı, ilaç katkısı, özel hastane farkı ve cepten ödeme kanallarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Eğitimde de kamu harcamasını öğrenci başına eşit biçimde atamak, okul kalitesi, özel okul/özel ders ayrışması, kültürel sermaye ve işgücü piyasasına geçiş farkları dikkate alınmadığında gerçek sınıfsal eşitlenmeyi göstermeyebilir[6].

8. Gini ve CEQ yöntemi: Muhasebe farkı tarihsel nedensellik değildir

Tekgüç’ün ilk yazısının ampirik omurgası, piyasa geliri, emeklilik dahil piyasa geliri, kullanılabilir gelir, tüketilebilir gelir ve aynî harcamalar dahil gelir gibi farklı gelir tanımları arasındaki Gini farklarına dayanmaktadır. Bu yöntem, CEQ/fiscal incidence literatürü içinde teknik olarak anlaşılabilir. CEQ yaklaşımında hanelerin geliri farklı aşamalarda yeniden tanımlanır; doğrudan vergiler ve transferler, dolaylı vergiler ve sübvansiyonlar, sağlık ve eğitim gibi aynî kamu harcamaları belirli varsayımlarla hanelere atanır. Böylece “hangi gelir tanımı altında Gini nasıl değişiyor?” sorusuna karşı-olgusal bir cevap verilir.

Fakat bu cevap, fiilî tarihsel süreçte gelir dağılımının aynı ölçüde düzeldiğini göstermez; gerçek dünyada gözlenen gelirlerin doğrudan değişimini değil, belirli varsayımlara dayalı muhasebesel bir yeniden sınıflandırmayı ölçer. Devlet müdahalesi olmasaydı piyasa gelirinin aynı kalacağı varsayımı da güçlü bir karşı-olgusal sorun içerir. Devletin vergi, transfer, sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim harcamaları yalnızca gelir dağılımının üzerine sonradan eklenen teknik kalemler değildir; ücret pazarlığını, kayıtlılığı, işveren davranışlarını, tasarruf tercihlerini ve siyasal beklentileri de etkileyen kurumsal yapılardır. Bu nedenle Tekgüç’ün CEQ/Gini hesapları değerli bir mali yansıma analizi sunsa da bu bulguların tarihsel ve sınıfsal eşitlenme kanıtı olarak yorumlanması ihtiyat gerektirir[7].

9. Üst gelirlerin eksik ölçülmesi: kırılgan Gini zemini

Üst gelirlerin eksik ölçülmesi bu ihtiyatı daha da zorunlu kılar. Tekgüç’ün ilk yazısındaki eşitleyici etki iddiası, hanehalkı anketleri ve bu anketlerden türetilen gelir tanımları üzerine kuruludur. Oysa ikinci yazıda da belirtildiği gibi, bu anketler faiz, kira, kâr, servet geliri ve rant gibi üst gelir gruplarında yoğunlaşan kalemleri sistematik biçimde eksik yakalayabilmektedir (Tekgüç, 2026b).

Başlangıçtaki eşitsizlik olduğundan düşük ölçüldüğünde, transferlerin, emekli aylıklarının veya aynî kamu harcamalarının Gini üzerindeki düzeltici etkisi olduğundan güçlü görünebilir. Bahçe’nin hanehalkı gelir verilerine yönelik sınıfsal eleştirisi de bu noktayı destekler: firmaların kârları, dağıtılmamış kazançlar ve üretim ilişkileri hesaba katılmadığında, ücret payı düşerken hanehalkı gelir dağılımı iyileşiyor gibi görünebilir (Bahçe, 2016). Dolayısıyla düzenli ücret ve emekli aylıkları anketlerde görece görünürken, sermaye ve rant gelirlerinin görünmez kalması, ölçülen Gini’deki iyileşmenin gerçek sınıfsal eşitlenmeyi olduğundan fazla yansıtmasına yol açabilir.

10. Vergiler giderek eşitleyici mi, yoksa zenginleri koruyan bir mali rejim mi?

Tekgüç’ün ilk yazısının başlığı, sosyal harcamaların yanında vergilerin de 2003–2019 döneminde giderek daha eşitleyici hâle geldiğini ileri sürmektedir. Ancak bu etkinin önemli bir kısmı, zenginlerin daha etkin vergilendirilmesinden değil, ücretli ve maaşlı kesimlerin gelirlerinin daha kolay yakalanmasından kaynaklanıyor olabilir. Maaşlılar bordro ve stopaj mekanizmasıyla gerçek gelirlerinden vergilendirilirken, müteşebbisler, rantiyeler ve servet sahipleri gelirlerini daha kolay düşük gösterebilmekte veya vergi dışı alanlarda tutabilmektedir.

Tekgüç’ün üçüncü yazısı bu yorumu ciddi biçimde sınırlar. Türkiye’de en yüksek gelirli ve en zengin grupların çok az gelir vergisi ödediği, servet vergisi ödemediği ve Gelir İdaresi Başkanlığı’nın bu grubu yeterince etkin vergilendirmediği belirtilmektedir (Tekgüç, 2026c). Bu durumda vergi adaletinin ölçütü yalnızca mevcut vergilerin ölçülen Gini üzerindeki marjinal etkisi olamaz; hangi gelirlerin vergilendirildiği, hangi servet biçimlerinin dışarıda bırakıldığı ve vergi yükünün sınıfsal olarak kimlere yüklendiği de dikkate alınmalıdır[8].

11. 2020 sonrası bozulma, 2003–2019’dan bütünüyle koparılamaz

Tekgüç’ün ikinci yazısı, 2021–2022’de gelir dağılımının görülmemiş düzeyde bozulduğunu; sabit gelirlilerin gelirlerinin eridiğini, kâr ve rantiye gelirlerinin arttığını ve eşitsizliğin Brezilya düzeyine yaklaştığını ileri sürmektedir (Tekgüç, 2026b). Bu bozulmayı 2003–2019 döneminden bütünüyle kopuk, dışsal bir sapma gibi görmek doğru değildir.

Elbette 2021–2022 yüksek enflasyon, kur şoku, faiz politikası, kâr artışı ve ücret erozyonu bakımından özel bir bölüşüm şoku yaratmıştır. Ancak bu şok, düşük pazarlık gücüne dayalı ücretlileşme, dolaylı vergilerin ağırlığı, zenginlerden gelir ve servet vergisi alınmaması, hanehalkı borçluluğu ve sosyal yardımlarla yoksulluğun yönetilmesi gibi 2003–2019 döneminde biriken kırılganlıkların görünür hâle gelmesi olarak değerlendirilmelidir. Bu açıdan 2020 sonrası gelişmeler, “eşitleyici modernleşme” anlatısının dışsal bir istisnası değil, kırılganlığını gösteren bir stres testidir.

12. Sonuç: “Eşitleyici modernleşme” değil, eksik ölçülen eşitsizlik ve yoksulluk yönetimi

Sonuç olarak Tekgüç’ün 2003–2019 döneminde vergiler ve sosyal harcamaların gelir dağılımı (Gini) üzerindeki düzeltici etkisinin arttığı yönündeki iddiası, belirli CEQ/fiscal incidence varsayımları altında teknik olarak tartışmaya değerdir. Emekli aylıkları, sosyal yardımlar, bazı doğrudan vergiler ve aynî sağlık-eğitim harcamaları yeniden hesaplanan Gini’yi düşürebilir. Ancak üst gelirlerin eksik ölçüldüğü, sermaye ve rant gelirlerinin yeterince yakalanmadığı, aynî kamu harcamalarının gelir gibi yazıldığı, modernleşmenin 2003 gibi geç bir tarihe ötelenerek tarihsel bağlamından koparıldığı ve CEQ/Gini farklarının tarihsel nedensellik gibi yorumlandığı bir zeminde, bu bulgulardan Türkiye’de gelir dağılımının iyileştiği sonucu kesinlikle çıkarılamaz.

Daha ihtiyatlı bir sonuç şudur: Türkiye’de uzun dönemli modernleşme süreçleri neoliberal kurumsal yapı içinde kırılgan, sınırlı ve eksik ölçülen bazı düzeltici etkiler yaratmış olabilir. Aynı dönemde zenginleri koruyan, emeği zayıf tutan ve yoksulluğu sosyal harcamalarla yöneten bir siyasal rejim de varlığını sürdürmüştür. Tartışma yalnızca “Gini düştü mü?” sorusuna indirgenemez; asıl mesele, söz konusu mali ve sosyal politika yapısının yoksulu gerçekten güçlendirip güçlendirmediğidir. Sosyal yardımlar yoksulu hak sahibi bir yurttaşa dönüştürmüyor; vergi sistemi zenginleri etkin biçimde vergilendirmiyor ve kamu kaynakları sermaye lehine yeniden dağıtım kanallarıyla üst gelir gruplarına dönebiliyorsa, “eşitleyici modernleşme”den çok, eksik ölçülen eşitsizlik ve yoksulluk yönetimiyle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Bu nedenle Tekgüç’ün bulguları yalnızca Gini katsayısı üzerinden değil, alternatif bölüşüm göstergeleriyle birlikte sınanmalıdır. Emek payı, düzeltilmiş emek payı, P80/P20 ve P90/P10 oranları, üst gelir payları, servet yoğunlaşması, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki ağırlığı ve çalışan yoksulluğu gibi göstergeler, mali yansıma hesaplarının gösterdiği düzeltici etkinin yapısal bir eşitlenmeye karşılık gelip gelmediğini ampirik olarak test etmek için kullanılabilir. Bu göstergeler birlikte ele alındığında, Gini’de görülen değişimlerin ardındaki düşük ücretli proleterleşme, üst gelirlerin eksik ölçülmesi ve zenginleri koruyan bir mali rejim bulunup bulunmadığı daha açık biçimde değerlendirilebilir.

Kaynakça

Bahçe, S. (2016, 28 Eylül). Gelir adaletsizliği kapitalizmde çözülmez (Y. Aydın, Söyleşi). İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi. https://www.isigmeclisi.org/17821-gelir-adaletsizligi-kapitalizmde-cozulmez-serdal-bahce

Bahçe, S., & Köse, A. H. (2012). Yoksulluk: Hüzün ve disiplin. Mülkiye Dergisi, 36(4), 19–33.

Boratav, K. (2015). Dünyadan Türkiye’ye, iktisattan siyasete. Yordam Kitap.

Çelik, P. (2026). Türkiye ücret dağılımının seyri üzerine inceleme. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20058595

Dişbudak, C., & Süslü, B. (2009). Kalkınma ve bireysel gelir dağılımı: Kuznets hipotezi Türkiye için geçerli mi? Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi, 9(18), 146–166.

Köktaş, A. M. (2014). Türkiye’de sağlık reformu ve hanehalkı refahı üzerindeki etkileri [Doktora tezi, Ankara Üniversitesi]. Yükseköğretim Kurulu Ulusal Tez Merkezi.

Mıhcı, S. (2026). Niçin vergi öderiz? Neler ve kimler için harcarız? Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19535451

Cem Oyvat (2026). Emeğin Bölüşüm İçindeki Payının 45 Yılı. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20029667

Taban, S. (2025). Türkiye’de gelir dağılımının iyileştirilmesinde kamu transfer harcamalarının ve vergilerin etkinlik analizi. İstanbul Journal of Social Sciences, (45).

Tekgüç, H. (2026a). 2003–2019 döneminde vergiler ve sosyal harcamalar giderek daha eşitleyici oldu. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19014162

Tekgüç, H. (2026b). 2021–2022 yıllarında Türkiye’de gelir dağılımı görülmemiş düzeyde bozuldu. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19502220

Tekgüç, H. (2026c). Zenginlerden vergi almamak bir tercihtir. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20171617

Notlar 

  1. Türkiye’de vergi-transfer sisteminin gelir dağılımı üzerindeki sınırlı ve yer yer bozucu etkilerine ilişkin destekleyici bir bulgu için Sami Taban’ın 1999–2023 dönemini inceleyen ARDL çalışması kullanılabilir. Taban, dolaylı ve dolaysız vergilerin Gini katsayısını artırıcı, cari transfer harcamalarının ise istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir etkiye sahip olduğunu göstererek, vergi-transfer sisteminin otomatik biçimde eşitleyici işlediği yorumunu zayıflatmaktadır.

  2. Bahçe’ye göre sosyal yardımlar yoksulluğu çözmez; en fazla erteler ve yoksulluğu yönetilebilir hâle getirir (Bahçe, 2016). Boratav’ın AKP dönemine ilişkin değerlendirmesi de benzer biçimde, sosyal harcamalar artarken vergi yükünün önemli ölçüde ücretliler ve dolaylı vergiler üzerinden geniş halk kesimlerine bindirildiğini vurgular (Boratav, 2015). Bu nedenle Türkiye’de sağ-popülist sosyal politika çoğu zaman yoksulluğu ortadan kaldıran değil, onu siyasal olarak yönetilebilir kılan bir mekanizma olarak çalışır; deyim yerindeyse “ölümü gösterip sıtmaya razı eden”, öldürmeyen ama süründüren bir düzendir.

  3. Bahçe’nin Kuznets hipotezine yönelik eleştirisi de bu noktada önemlidir. Gelir dağılımını kalkınmanın doğal evreleriyle açıklamak, sınıf ilişkilerini, üretim yapısını ve devletin bölüşümdeki rolünü geri plana iter.

  4. Cem Oyvat’ın Katman’daki “Emeğin Bölüşüm İçindeki Payının 45 Yılı” başlıklı çalışması bu noktayı desteklemektedir. Oyvat, Türkiye’de ücretli çalışanların toplam istihdam içindeki payının artması nedeniyle işgücü ödemeleri/GSYH oranının tek başına yeterli olmadığını, düzeltilmiş emek payına bakılması gerektiğini vurgular. Yazıya göre AKP döneminde ücretli istihdamın payı artarken düzeltilmiş emek payı gerilemiş; bu da ücretlileşmenin kendiliğinden eşitlenme değil, emek-sermaye bölüşümünde sermaye lehine işleyen bir proleterleşme süreci olarak okunabileceğini göstermektedir (Oyvat, 2026).

  5. Pınar Çelik’in Katman’daki ücret dağılımı yazısı bu noktayı destekleyici niteliktedir. Çelik, Türkiye’de ücret farklılıklarının azalmasının ilk bakışta olumlu görünebileceğini; ancak bu yakınlaşmanın ücretlerin yukarı doğru genişlemesinden çok, istihdamın orta ücret bölgelerinde yoğunlaşması ve büyük firmalarda ücret artışlarının sınırlı kalmasıyla ilişkili olduğunu göstermektedir.

  6. Köktaş’ın Türkiye’de sağlık reformu üzerine doktora çalışması, Sağlıkta Dönüşüm Programı sonrasında sağlık hizmeti kullanımının artmasına rağmen cepten sağlık harcamalarının gelir dağılımını bozabildiğini, yoksulluk oranını artırabildiğini ve özellikle yoksul kesimler açısından finansal katastrofi riski yaratabildiğini göstermektedir.

  7. Schumpeter’in “Ricardian Vice” uyarısı burada önemlidir: karmaşık toplumsal süreçleri az sayıda değişkene indirip buradan fazla güçlü tarihsel ve politik sonuçlar çıkarmak yöntemsel aşırı-genelleme riski taşımaktadır.

  8. Sevinç Mıhcı’nın Katman’daki vergi yazısı da bu tartışmada önemlidir. Yazıda vergi sisteminin yalnızca ne kadar gelir topladığıyla değil, hangi gelir türlerini ve hangi sınıfsal kesimleri vergilendirdiğiyle değerlendirilmesi gerektiği vurgulanır.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Cem Dişbudak (2026). Eksik Ölçülen Eşitsizlik: Türkiye’nin Neoliberal Modernleşmesi ve Yoksulluk Yönetimi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20669981
  • Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Dişbudak, çalışmalarını temel olarak gelir dağılımı, işsizlik dinamikleri, göç ekonomisi ve finansallaşma süreçleri üzerine yoğunlaştırmaktadır. Aynı zamanda iktisat ile hukuk ilişkisi, kriz yönetimi ve sürdürülebilir kalkınma stratejileri üzerine yazdığı yayınlarla literatüre katkı sunmaktadır. Son dönemlerde "Yoksulluğun finansallaşması" ve "verimlilik-ücret ayrışması" gibi güncel sorunlara karşı somut ve kurumsal çözüm önerileri geliştirmeye odaklanmaktadır. Neoliberal politikaların makroekonomik ve toplumsal etkilerini disiplinlerarası bir perspektifle inceleyen Dr. Dişbudak geniş bir araştırma alanına sahiptir.

    Diğer Yazıları