Çoğu güç teorisinin ortak varsayımı, gücün yaptırım ve itaat gerektirmesidir. Bunlar şüphesiz yeterli koşullardır, ancak gerekli koşullar mıdır?
Bu yazı serisinin çıkış noktası güç kavramını bütünsel ve sistematik bir analizle düşünmek. Önceki yazılarda, gücü tamamıyla ya ampirik alanda ona ‘sahip olan’ aktörlere ya da yapıya atfetmenin kısıtlılıklarından[1] hareketle faillik ve yapıyı birbirine indirgenemez bir karşılıklı bağımlılık içinde ele alan bir ontolojik çerçeve sunduk[2] ve gücü toplumsal konumlara bağlı yapısal temelli bir kapasite olarak tanımladık[3].
Burada amaç güç için genel geçer bir tanım sunmaktan ziyade, farklı durumları güç dinamikleri perspektifinden analiz etmeye yardımcı olacak bir politik iktisadi çerçeve sunmak. Elbette toplumsal çoğu olgu bu türden bir analizle incelenebilir, burada sadece birkaç hikâye üzerinden kullandığım çerçeveyi örneklendirmeye çalışacağım.
Örnek 1
İşçilerin sendikalaşma talebi ile sermayedarlar arasındaki çatışmayı ele alalım. Sendikaya katılan işçilerin işten çıkarılacağını varsayalım.
İşçiler sendikaya katılır ve işten çıkarılırsa, anaakım iktisadı da kapsayan kimi teoriye göre bu durum artık bir güç ilişkisi değildir; işçi bir tercih yapmıştır. Ancak gerek Marksist gerek kurumsalcı birçok teori için bu durum açık bir güç örneğidir. Yukarıda sunulan analitik çerçeveye göre, sermayedarlar güçlerinin dayandığı yapısal koşulları (örgütsüz emek) sürdürmeye çalışırken, işçiler de kendi konumlarına bağlı haklarını artıracak yapısal koşulları (örgütlü emek) yaratmaya çalışmaktadır.[4]
Örnek 2
Yüksek işsizlik, zayıf sosyal devlet ve kayıt dışı istihdamın yaygın olduğu bir durumda işçilerin iki seçenekle karşı karşıya olduğunu düşünelim: düşük ücretle sigortalı çalışmak veya biraz daha yüksek ücretle sigortasız (güvencesiz) çalışmak.
Aynı şekilde, bunu gönüllü ve rasyonel bir seçim olarak görmek, yapısal koşulların belirlediği sınırlar içinde sözde bir tercih yapan işçi ile işveren arasındaki güç ilişkisini göz ardı eder.
Örneğin, Katman’daki yazısında Dildar (2026), Türkiye’de kamusal bakım altyapısı eksikliği, istihdam talebinin büyüme modelinin yetersizliğinden dolayı zayıf olması ve devlet politikalarının aile merkezli bir yeniden üretim rejimini öne çıkarması sonucunda üst gelir grupları dışındaki kadınlara sunulan seçeneklerin ya güvencesiz ve düşük ücretli işlere razı olmak ya da aile içinde görünmez emekle var olmak olduğunu ortaya koyuyor. İlintili bir konu da cinsiyet temelli ücret farkları.[5]
Örnek 3
İlk iki örneği kapsayan daha genel bir teoriyi de tartışmak faydalı olacaktır: işverenin ücret seviyesini belirlediği, işçinin de çalışırken sarf edeceği efor seviyesini belirleyerek ücret seviyesine dolaylı olarak etki etmesi durumunu analiz eden “emek yaptırım modeli” (labor enforcement model) (Bowles, 1985). Temel hatlarıyla özetleyecek olursak: İşçinin iş başındayken çalışıp çalışmadığının tam olarak kontrol edilemeyeceği, “ahlaki tehlike” (moral hazard) olarak adlandırılan durumları ele alan modelde işveren bir ücret belirler, işçi de bu ücreti dikkate alarak çalışmak ve kaytarmak arasında (toplam mesai saati içinde görece oranları olarak) bir tercih yapar. Haliyle, işverenin işçiye vereceği ücreti belirlerken cevaplamaya çalıştığı soru şudur: ‘işçinin kaytarmak yerine çalışmayı tercih etmesini sağlayacak teşvik mekanizması nedir?’ İşveren, ücretin seviyesi ve ödeme şekline (sabit maaş ya da maaş+prim gibi) göre işçinin kaytarmak yerine çalışmayı tercih edeceği formüller arasından kendi kârını maksimize edeni seçer. Yani firma kârını maksimize ederken işçinin kaytarma riskini dikkate almak zorunda kalır. Bu durumu yaratan ana unsur işçinin çalışıp çalışmamasının (ya da genel olarak harcadığı efor seviyesinin) işçi tarafından bilinmesi, ancak işveren tarafından her zaman ispatlanabilir bir şekilde ölçülememesidir. Buradaki asimetrik bilgi işçiye bir güç vermektedir: işçi, bu asimetri olmasa alacağı ücretin üzerinde bir ücret (efficiency wage) alır. İşçinin işten elde ettiği toplam net fayda ile alternatif opsiyonundaki (fallback option) net fayda arasındaki fark işten sağlanan istihdam rantıdır (employment rent). Bu anlamda rantı işi kaybetmenin maliyeti olarak da düşünebiliriz. İşçi için işi kaybetmenin maliyeti olmalı ki işverenin işten atma tehdidinin bir karşılığı olsun.
İstihdam rantına dair iki önemli noktayı not etmek gerek: i) rantın varlığının ön koşulu işsizlik seviyesinin pozitif olmasıdır (ertesi gün benzer bir iş bulabilecek işçinin işi kaybetme maliyeti sıfırdır); ii) rantın seviyesi işçinin gücünün seviyesinin bir göstergesi olarak düşünülebilir. Haliyle, işçinin çalıştığı işten sağladığı faydayı ve alternatif seçeneğinde alacağı faydayı belirleyen her şey rant seviyesini belirler. Nedir bunlar? İş kısmında: ücretler, işin sağladığı diğer imkânlar (sağlık sigortası, çocuklara okul indirimi—ki bu da okulların özelleşmesi ile önemi artan bir kalem, tatil günleri vb.). Alternatif kısmında: işsizlik seviyesi (işçi bugün çalışmıyorken yakalanır ve işten atılırsa ne kadar süre işsiz kalacak?), işsizlik maaşı seviyesi ve ödenme süresi, sendikal yardımlar, toplumda işsizliğe karşı önyargıdan kaynaklı işsiz birey üzerindeki psikolojik yük, sosyal yardımlar vb. sayılabilir. Bunların her biri geliştirdiğimiz çerçevede yapısal koşullara tekabül etmekte. İşveren, kendi kâr maksimizasyonuyla bire bir alakasız görünse de, bazı yapısal koşulları (eğitim ve sağlık sisteminin giderek özelleşmesi, işsizlik maaşı ödenmesi, şartlar ne olursa olsun çalışmanın yüceltildiği bir sosyal algının oluşması gibi) üretmek ve devam ettirmek isteyecektir. Bu sayede, işçiye ödediği ücreti artırmadan, işçinin iş dışı alternatifinden alacağı faydayı azaltarak (işsizlik maaşının kaldırılması, işe bağlı sağlık sigortası olmadığı durumda işçinin sağlık harcamalarının artması vs.) işten sağlanan rantı artırarak işçinin işi kaybetme maliyetini artırır; işçi aynı ya da daha az bir ücrete daha fazla efor göstermeyi ‘tercih edecektir’.:
Bu yapısal koşulların işçinin ve işverenin görece güçlerini nasıl etkilediğini ve iki tarafın da bu koşulları ne şekilde etkilemeye çabaladıklarını görmek mümkün. En kısa haliyle hatırlatmak gerekirse ‘yapısal koşullara etki etme kapasitesi’ olarak tanımladığımız güç kavramını burada kullanabiliriz. Yapısal koşulların mevcut hali (ör. işsizlik maaşı var mı? işten çıkarmaya dair yasal düzenlemeler işçi ve işverene ne haklar sunuyor?) işçinin ve işverenin yapısal koşulların bütünselliği olarak tanımladığımız ‘yapı’ya etki etme kapasitesini belirliyor. Bu görece kapasitelerin icra edilmesiyle oluşan etkiler doğrultusunda yapı dönüşüyor. Dönüşen yapı içinde kapasiteler de yeniden tanımlanıyor. Örneğin, sendikal haklar bir yapısal koşul dedik. Başlangıçtaki yapıda sendikal hakların olmadığını ya da zayıf olduğunu düşünelim. İşçi ve işverenin sendikal haklar da dahil olmak üzere yukarıda örneklendirdiğimiz tüm yapısal koşullara etki etme kapasitesi buna göre belirlenir. Diyelim ki işçi ve işverenin karşıt yönlere dönüştürmeye çalıştığı bu sürecin sonunda, net etkiye baktığımızda, işçiler sendikal haklarını kuvvetlendirmeyi başardı.[6] Bu yeni yapıda işçilerin tüm yapısal koşulları etkileme kapasitesi, yani gücü, artmış olacaktır. Bu dinamik sistemin işleyişinin mekanizması bu şekilde devam eder.
Örnek 4
Çevresel ihtilafların oluşumu, seyri ve sonucu da burada sunulan çerçevenin faydalı olabileceği alanlardan.[7] [8]
Atıklarıyla bir gölü kirleten bir sanayi firması, geçimini bu gölden sağlayan balıkçılar ve firmanın düzenlemelere uyumunu denetlemekle yükümlü devlet arasındaki üçlü çatışmayı ele alalım.[9] Devlet firmayı denetlemekte isteksiz ya da yetersizdir; bu nedenle firma gölü kirletmekte, bu durum balıkçıların gelirini düşürmekte ve iki grup arasında çatışmaya yol açmaktadır. Balıkçılar, seslerini duyurmak ve devleti kirliliği önleyecek adımlar atmaya zorlamak amacıyla sanayiye karşı kolektif bir eylem başlatabilir. Öte yandan eylem başlatmanın balıkçılar açısından da bir maliyeti bulunmaktadır: eyleme katılan balıkçı sayısı arttıkça hem bu maliyet azalacak hem de eylemin başarıya ulaşma olasılığı artacaktır.
Kirliliği önlemenin maliyetinin yüksek olduğu bir durumda, firma balıkçıları istihdam ederek onların konumunu (balıkçılıktan işçiliğe), dolayısıyla da teşvik yapılarını ve tercihlerini, değiştirerek sanayi karşıtı kolektif eylemi zayıflatmayı tercih edebilir. Bu durum, gücün yalnızca doğrudan yaptırımlarla değil, teşvik yapılarının değiştirilmesi yoluyla işlemesine bir örnektir.
Firmanın tercihleri, kirlilik seviyesi üzerinden, balıkçı olarak kalan kişilerin gelirini belirler. Ayrıca balıkçılıktan elde edilen geliri azaltıp işçiliği görece cazip hale getirerek balıkçıları işe alma kanalıyla firmaya karşı çıkabilecek balıkçı sayısına etki edebilir. Bunlar yapısal koşullardır ve firma bunlar üzerinde harekete geçerek balıkçıların başarılı bir eylem başlatıp başlatmayacağını belirleyen bütünsel yapıyı etkileyebilmektedir. Balıkçılar ise sahip oldukları konum sayesinde eylem tehdidiyle firmanın tercihlerini kısıtlama kapasitesine sahiptir.[10] Diğer yapısal koşullar da devletin olası tutumu üzerinden işler: öncelik büyüme ve sanayi mi yoksa çevre ve yerel halkın geçim kaynakları mı?
Buradaki örnekte hem firmanın hem de balıkçıların gücünün kaynağı yapıdır; ancak iki grup arasındaki güç çekişmesinin nihai sonucu, her iki grubun da yapısal koşullar üzerinde etki etme sürecinin sonucuna bağlıdır.
Yukarıdaki analizde gücün işlediği mekanizmalar, yapısal ve bireysel unsurlar ile bu iki unsurun etkileşimi ekseninde tanımlanmaktadır. Güç fail ile yapı arasındaki etkileşim içinde, çoğu zaman dolaylı olarak ve yapısal mekanizmalar üzerinden tezahür eder. Bu dinamik sistemi teorik bağlamda kurgulayarak ‘A’nın B’ye B’nin istemediği bir şeyi yaptırması’ şeklindeki doğrusal ve tek boyutlu[11] güç analizlerini genişletmeyi, ampirik olarak güce tâbi olanın itaatinin ya da gücü kullananın açık yaptırım tehdidinin gözlemlenmediği[12] durumlardaki güç dinamiklerini de analiz etmeyi sağlayacak bir çerçeve sunmayı amaçladım. Yazı serisi boyunca sunulan faillik ile yapı ilişkisine dair tartışmanın ve bu anlayışla alternatif bir güç çerçevesi geliştirmeyi mümkün kılan toplum kavramsallaştırmasının yararlı olmasını umuyorum.
Kaynakça
Bachrach, P., & Baratz, M. S. (1962). Two Faces of Power. The American Political Science Review , 56 (4), 947-52.
Bowles, S. (1985). “The Production Process in a Competitive Economy: Walrasian, Neo-Hobbesian, and Marxian Models.” American Economic Review, 75(1), 16–36.
Bowles, S., & Gintis, H. (1999). Power in Competitive Exchange. In S. Bowles, M. Franzini, & U. Pagano (Eds.), The Politics and Economics of Power. London: Routledge.
Dahl, A. (1957). On the Concept of Power. Behavioural Science , 2 (3), 201-15.
Dildar, Y. (2026). Türkiye’de Kadın İstihdamı: Yapısal Sınırlar ve Aile Merkezli Bir Rejimin Yeniden İnşası. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19535488
İzdeş, Ö. (2026). Kadınlar Neden Daha Az Kazanıyor? Cinsiyet Temelli Ücret-Kazanç Farkı. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20368329
Küçükkör, Y. (2026). Sesi Bastırılan Sınıf: Farklı Yerlerden Benzer Tablolar. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20414373
Lukes, S. (1974). Power:A Radical View. Macmillan.
Soylu, C. (2010). Contested Commons: Power Relations and Collective Action at The Uluabat Lake, Turkey. Ph.D. Dissertation, Universita degli Studi di Siena, Department of Economics.
Tahsin, E. (2026). Latin Amerika’nın Doğal Kaynak Laneti: Kamulaştırmadan Kaynak Milliyetçiliğine (III). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20350167
Notlar
-
Bakınız Güç: Ontolojik Yaklaşımlar (ı) ↑
-
Bakınız Güç (II): Faillik-Yapı İlişkisi ↑
-
Burada geniş bir yazın var elbette ama genel bir giriş olarak hem Türkiye’de hem de küresel seviyede emek payının erimesi, sendikalaşmanın gerilemesi ve işçi haklarının güvencesizleşmesi tartışması için Yaren Küçükkör’ün Katman’daki yazısına bakabilirsiniz (Küçükkör, 2026). ↑
-
İzdeş (2026) temel bir eşitsizlik göstergesi olan cinsiyet temelli ücret ve kazanç farkının yapısal ve yaşam döngüsüne yayılan eşitsizliğin birikimli etkisini yansıttığını ve bu döngünün sürekliliği ya da kırılması açısından kritik öneme sahip olduğunu tartışıyor. ↑
-
Tabii ki de bunu doğrusal bir etki-sonuç gibi değil kompleks etkilerin birbirine yardımcı/karşı olarak yarattığı sonuç olarak düşünmek gerek. ↑
-
Tahsin (2026) Latin Amerika’da doğal kaynakların özütlenmesi faaliyetlerinin çevresel ve toplumsal çatışmaların merkezinde yer aldığını sunuyor. ↑
-
Çevresel ihtilafların kataloglandığı Environmental Justice Atlas bu konuda önemli bir ampirik kaynak sunuyor. ↑
-
Bu tartışma doktora tezimde (Soylu, 2010) Uluabat Gölü’nde gerçekleştirdiğim saha çalışmasının çıktılarına dayanmaktadır. ↑
-
Bu tehdit, Bowles ve Gintis’in (1999) analiz ettiği türden içsel bir yaptırım mekanizması olarak yorumlanabilir. Örnek 3’te tartışılan işten atma tehdidi de benzer mekanizma üzerinden işlemektedir. ↑
-
Lukes (1974) bu doğrultudaki güç tanımlarını tek boyutlu (one-dimensional view) olarak adlandırmıştır. ‘A’nın B’ye B’nin istemediği bir şeyi yaptırması’ tanımı Dahl’a (1957) aittir ve Lukes’ün de tek boyutlu güç tanımları için kullandığı temel referanslardandır. ↑
-
Bu varsayımlar için örnek bir tanım olarak Bachrach ve Baratz’ın güç tanımını verebiliriz:
“A ile B arasında güç ilişkisi vardır eğer (a) değerler veya eylem tarzı konusunda çatışma varsa, (b) B, A’nın isteklerine uyuyorsa ve (c) bunu, uymazsa değer verdiği bir şeyi kaybetme korkusuyla yapıyorsa” (Bachrach ve Baratz, 1962). Lukes (1974) bu tanımı iki boyutlu (two-dimensional view) olarak adlandırır. ↑
