Kapitalizm açık baskı ve fiziksel şiddetin yanı sıra, piyasa zorunluluğu üzerinden işleyen bir sınıfsal tahakküm biçimidir. Bu yazı, emekçilerin piyasada yaptıkları “özgür tercihlerin” gerçekte mülksüzleştirilmeleri sonucu mahkûm kaldıkları “zorunluluklar” olduğunu, Marksist ilksel/ilkel birikim yazınına referansla tartışıyor.
24 Mayıs’ta CHP Genel Merkezi’ne biber gazı ve plastik mermi eşliğinde yapılan polis baskını, ne basitçe CHP içi bir hesaplaşmanın sonucuydu ne de sadece CHP’ye yönelikti. Bu baskın, mutlak butlan kararına ilişkin hukuksuz arka planıyla birlikte, AKP iktidarının artık devletin cumhuriyetçi biçiminin kalıntılarına dahi tahammülünün olmadığının gösterdi. Baskın sonrası CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in arkasından meclise kadar yürüyen protestocuların 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 22. Maddesi’ne rağmen[1] polis tarafından durdurulmaması ise başka bir gerçeği gözler önüne serdi. Egemenliğin halkta olduğunun sembolik ve kurumsal ifadesi olan TBMM, Türkiye’de iktidarın işgal edilmesinden korktuğu bir alan olmaktan çıkmıştı.
Kapitalist modernleşmenin önde gelen örneklerinden olan bir ülkede yaşanan bu siyasi kırılmayı Türkiye’nin ötesine geçen küresel belirleyenleri ile birlikte düşünmek gerekiyor.[2] ABD’de benzer gelişmelerin yaşanıyor oluşu bu yorumu destekliyor; zira, orada da ABD’ye özgü cumhuriyetçi pratikler Cumhuriyetçi Parti’den, kral özentisi Trump eliyle yok ediliyor.[3] Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Egemenliğin zaten halkta olmadığı bir küresel düzenin gerçek yüzü açığa mı çıkıyor? Vatandaşları zengin-fakir, emekçi-sermayedar ayrımı yapmadan ya da etnik, ırksal, dini, cinsiyetçi temelde ayrıştırmadan, devletin en azından hukuku önünde eşitleyen cumhuriyetçi ideal olmadan toplumsal düzen sağlanabilir mi? Cumhuriyetçi idealin devletlerin gerçek pratiklerine karşılık gelmediğini biliyoruz, ama cumhuriyetçiliğin bir ideal olarak dahi yok edilmesi çabaları nasıl bir siyasi dönüşüme işaret ediyor? Bu artık kapitalizmin sadece çıplak fiziksel şiddet, ideolojik manipülasyonlar, iktidar kontrollü kitle iletişim araçları yoluyla hakikatin bozulması ya da keyfilikle mi yeniden üretileceği anlamına geliyor?
Cumhuriyetçi devlet biçimi, Katman’da kapitalizm, şiddet ve medenilik üzerine yapmakta olduğum tartışmalarda merkezi bir yerde duruyor. Zira kendiliğinden hali gaddarlığa daha yatkın olan kapitalizmin, çıplak şiddetten arındırılmış “medeni” bir siyaset alanı üzerinden meşruiyetini sağlamaya zorlanması süreci, tarihsel olarak cumhuriyetçi devletin gelişimine paralel ilerliyor. Bu yazıda, bu yönde bir sorgulamayı, kapitalizmin olmazsa olmazının ne olduğunu düşünerek sürdürmek istiyorum.
Kapitalizmi kendisinden önceki sınıflı düzenlerden farklılaştıran temel tarihsel dinamik, üreticilerin yaşayabilmek, yaratılan ürünlere el koyanların ise bu sınıfsal konumlarını sürdürebilmek için piyasaya bağımlı hale gelmiş olmasıdır. Başka bir ifadeyle, kapitalizm, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün, çıplak şiddet kullanımının yanı sıra piyasa zorunluluğu üzerinden sağlandığı bir toplumsal ilişki biçimidir (Wood, 2005: 9).[4] Balibar’dan esinlenerek, piyasa zorunluluğunu, sermayenin sınıfsal şiddetinin piyasa ilişkisi üzerinden nesnelleşmesi olarak yorumluyorum. Bu, emekçiler, sermayedarlar ve devletler dahil her türlü toplumsal aktörün, piyasayla kurdukları zorunluluk ilişkisi üzerinden sermayenin disiplini altında tutulması ve sermaye birikim koşullarının değişen dinamiklerine göre sürekli şekillendirilmesi anlamına gelir. Piyasa disiplini dünya ölçeğinde işleyen bir sınıfsal dinamik olduğu için, bu aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin dünya piyasasının eşitsiz, bileşik ve parçalı bütünlüğü içinde küresel olarak yeniden üretildiğine de işaret eder. Bu yazıda, kapitalizmin alameti farikası olan sınıfsal şiddetin piyasaya zorunluluk üzerinden nesnelleşmesinin emekçiler açısından anlamını tartışmaya çalışacağım.
Önce bir parantez açıp, yaptığım tartışmada sınıfsal şiddet ve sınıf sömürüsü kavramlarını birbirinin yerine kullandığıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu, bir ön kabule dayanıyor. Marksist sınıf sömürüsü tanımı, üretim araçlarının kontrolünü ya da mülkiyetini elinde bulunduranların, aynı imkâna sahip olmayanların ürettiklerinin büyük bir kısmına çeşitli gerekçelerle el koymasını ifade eder. Bu, kaçınılmaz olarak bir şiddet pratiğidir. Bu ön kabulden yola çıkarak, sermayenin emek ve toplumsal ilişkilerin bütünü üzerindeki tahakkümünün koşullarını, sınıfsal şiddetin kapitalizmde aldığı farklı biçimler üzerinden tartışabileceğimizi düşünüyorum. Bu biçimleri tanımlarken Étienne Balibar’ın siyasi-felsefi sorgulamalarını, bunlara birebir bağlı kalmadan, siyasi iktisadın radikal eleştirisi üzerinden yeniden yorumlamaya çalışıyorum.
Emekçilerin yanı sıra sermayedarları ve devletleri de disiplin altına alan kapitalist piyasa üzerinden nesnelleşen sınıfsal şiddetin öncelikli, doğrudan ve nihai hedefi emekçilerdir. Sınıfsal şiddetin, bu nesnelleşmiş biçimi emekçiler için iki anlama gelir. Birincisi, şiddetin sınıfsal içeriği görünmez olur, emekçinin piyasa içinde yaşadıkları kendi iradesiyle dahil olduğu, hatta seçtiği tercihler gibi sunulur. Görünüşte emekçi kendi isteğiyle iş arar, bulur ve sömürü döngüsünün kendi isteğiyle bir parçası olur. Aslında yaşadığını çoğunlukla kötü kaderinin bir sonucu olarak algılar ve buna karşı çeşitli direnme ve dayanma stratejileri geliştirir. Bunun özgür iradeyle seçilen bir tercih olduğu tam bir safsatadır. İkincisi, sömürüldüğünün farkına varıp karşı çıkmaya çalışsa bile, sadece bireysel farkındalıkla bu döngüden kurtulamaz. Yaşayabilmek için emek gücünü ücret/para karşılığı piyasada satmak zorundadır; bu zorunluluk var olduğu sürece istemese de bu döngünün parçası olmaya devam eder. Dolayısıyla, sermayenin sınıfsal tahakkümü emekçiler için salt ideolojik olarak ya da çıplak şiddetle dayatılan bir pratik değildir; emekçilerin maddi yaşam koşullarının içine kazınmış, nesnelleşmiş, kendiliğindenlik kazanmış bir şiddettir. Başka bir ifadeyle, düzen böyle kurulmuştur.
Kapitalizm öncesi düzenlerde sınıf sömürüsünün sürdürülmesinde fiziksel şiddet kullanımı başat rol oynuyordu. Üst sınıfların bile aralarındaki sorunları ve çatışmaları savaşlar ve düellolarla çözdükleri düşünülürse, fiziksel şiddetin kapitalizm öncesindeki düzen kurucu etkisi daha iyi anlaşılır. Düzen tabii ki, ayrıca, üretenlerin ve artığa el koyanların toprakla ve dolayısıyla birbirleriyle kurdukları zorunlu ilişki ya da din, gelenek ve ahlak gibi farklı sınıfsal şiddet biçimleriyle de sağlanıyordu. Ama kapitalizmden farklı olarak, kapitalizm öncesi düzenlerde sömürenler, aynı zamanda fiziksel şiddeti doğrudan uygulayan ya da düzenleyenlerdi. Yani, üretici sınıflar için kendilerini kimin sömürdüğü apaçık belliydi. Cemaatten dışlanma ya da cehennem korkusu kafalarını karıştırsa da kapitalizm öncesi dönemlerde kölelerin, serflerin ve köylülerin sık sık ayaklanması bu nedenle boşuna değildir.
Peki sömürü, kapitalist üretim ilişkileri içinde emekçiler için nasıl görünmez oldu? Bunu anlamak için kapitalizmde ücretli emek pratiğinin tarihsel olarak nasıl oluştuğu sorusuna odaklanmak gerekiyor. Bu amaçla en çok başvurulan kaynakların başında da Marx’ın Kapital’i geliyor. Marx Kapital’de ilkel/ilksel birikimi ele aldığı bölümlerde, İngiltere’de 15. yüzyılın sonlarından başlayarak İngiliz köylülerinin nasıl zorla, baskıyla, kandırmayla ve talanla topraklarından edildiğini, başta ortak topraklardan yararlanma hakları olmak üzere feodal dönemden kalma çeşitli kullanım haklarının nasıl ellerinden alındığını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Toprak sahibi İngiliz soylularının İngiliz Krallığı’nın güçlü desteğiyle hayata geçirdiği bu süreç, sonunda İngiliz parlamentosundan geçirilen Çitleme kanunlarıyla hukuki güvence altına da alınıyor. İngiliz köylülerinin İngiliz Krallığı ve İngiliz soylularının elbirliğiyle ve fiziksel şiddetin her türlüsü kullanılarak bu şekilde mülksüzleştirilmesi, köylülerin yaşamak için emek güçlerini piyasada para karşılığı satmaktan başka hiçbir imkânı kalmayan işçilere dönüşmesi anlamına geliyor. Genç Karl Marx (2016) filminin açılış sahnesi bu vahşetin görselleştirilmesi açısından oldukça başarılı.[5] Sanayi Devrimi’ne kadar çalışabilecek iş bulmakta da zorlanan bu kitleler, ailecek denizaşırı ticaret yapan tüccarlara ucuz mal üreterek, eski topraklarında düşük ücretlerle tarım işçisi olarak çalışmaya başlayarak ya da doğrudan dilencilik ve hırsızlığa başvurarak ayakta kalmaya çalışıyor. İngiliz Krallığı bu dönemde avareliği bile yasaklayarak, çaresiz kitleleri ölümüne ücretli çalışmaya zorluyor.[6]
Köylülerin yaşamak için, emek güçlerini piyasada ücret karşılığı satmaktan başka çaresi kalmayan işçilere dönüştürüldüğü bu acımasız süreç, köklü bir toplumsal değişim gerektirdiği için İngiltere’de 3-4 yüzyıllık bir döneme yayılıyor. Bu değişim, piyasanın emekçi kitleler için bir zorunluluk alanı olarak deneyimlenmeye başlanmasının önünü açıyor. Yaşamak için iş bulma zorunluluğunun emekçiler açısından giderek sıradan, gündelik bir kaygı haline gelmesi, piyasayı, fiziksel şiddetle ilişkili görünmeyen, emekçinin “kendi isteğiyle” ilişki kurduğu “iktisadi”, “doğal” ve “kendiliğinden” bir alan olarak yapılandırıyor.
Bu süreç bize, piyasayla özdeşleştirilen “iktisadi” ilişkilerin, sınıfsal sömürünün sürdürülmesi için başvurulan şiddet de dahil her türlü iradi müdahale ile özdeşleştirilen “siyasi” ilişkilerden nasıl ayrıştırılmaya başladığını anlatıyor. Marksistler, kapitalizme damgasını vuran bu ekonomi-politik ayrımını, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen kapitalist piyasa ve kapitalist devletle eşleştirdikleri ölçüde, bunları birbiriyle içsel olarak ilişkili, dolayısıyla sadece görünüşte ayrı alanlar olarak tanımlıyorlar. Yani, birbirinden farklı toplumsal olgular gibi görünen siyaset ve ekonominin, kapitalist üretim ilişkilerinin genel belirleyiciliği içinde birbirlerini tamamladığını ileri sürüyorlar. Kapitalist piyasanın emekçiler için bu şekilde kendiliğinden bir gerçeklik olarak deneyimlenmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin ve piyasada cisimleşen nesnelleşmiş sınıf şiddetinin meşru yeniden üretimi açısından sermayeye büyük imkânlar sunuyor.
Kapitalizmin ilk gelişimi açısından kritik bir dönemeç kabul edilen 16. yüzyıldan itibaren ücretli emek biçiminin İngiltere dışındaki Avrupa monarşilerine de yayıldığını görüyoruz. Ancak, bu yayılmanın tek yönlü ve tek tip olmadığının vurgulanması önemli. Batı Avrupa monarşilerinde ücretli emek biçimi yaygınlaşırken, Doğu Avrupa’da “ikinci serfleşme” denilen süreç içinde ücretli emeğin değil, tekrar serfliğin yaygınlaştığı ve serflerin Batı Avrupa piyasası için mal üretmeye açık şiddetle zorlandığı görülüyor (Dunn, 2008: 97). Yine, ücretli emek biçiminin ilk kitleselleştiği monarşi olan İngiltere’nin sömürgelerinde kölelik devam ediyor ve 1807’de Amerikan kıtasındaki kölelerin 2/3’ü hala İngiliz plantasyonlarında çalıştırılıyor (McNally, 2025: 12).
McNally bu durumu, kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimine bağlıyor. Bu konu üzerine yazılmış en kapsamlı tarihsel analizlerden birini sunan Heide Gerstenberger ise Market and Violence (Piyasa ve Şiddet) (2017) başlıklı kitabında, kapitalizmin ilk gelişiminden bugüne piyasanın şiddetle nasıl iç içe olduğunu göstererek, doğrudan doğruya, kapitalizmin iktisadi mantığı gereği şiddetsizliğe daha yatkın olduğu tezine karşı çıkıyor. Başka bir ifadeyle, Gerstenberger, ilkel birikimin kapitalizmin ilk gelişimi dönemiyle mi ilgili olduğu -yani, ilksel mi olduğu-, yoksa kapitalizmin tarihsel gelişme süreci boyunca süreklilik mi gösterdiği -yani, içerdiği çıplak şiddet nedeniyle kapitalizme içkin bir ilkelliğe mi karşılık geldiği- üzerine yapılan Marksist tartışmaların temel zeminini yeniden tanımlıyor. Bu tartışmalara Werner Bonefeld’in yaptığı katkılar Gerstenberger’in bu yaklaşımını tamamlar nitelikte. İlkel birikimin sermaye birikiminden ayrı bir süreç olarak düşünülmesine karşı çıkan Bonefeld (2023), ilkel birikimin kapitalist birikimin gizli tarihi olduğunu ve Marx’ın değer, meta, para, sermaye birikimi ve kriz gibi önemli ekonomik kategorilerinin temelini oluşturduğunu ileri sürüyor. Bonefeld’e göre, “sermaye birikimi, mülksüzleştirilmiş artı değer üreticilerinin sömürüsü yoluyla birikim olduğu” için ilksel birikimi kavramsal olarak içermektedir. Dahası, sermayenin gündelik değerlenme krizleri, işçinin değer-üretme gücünün kendisinden vampir gibi emilerek gasp edildiği anlık barbarlıklarla atlatıldığı için şiddet sermaye birikimine içkindir (ss. 212-213). Bu, piyasanın sermayenin sınıfsal şiddetinin nesnelleştiği bir alan olduğunun farklı kelimelerle ifade edilmesidir.
Somutlamak gerekirse, ülkemizde Akbelen ormanını, yerine kurulmaya çalışılan maden işletmesine karşı savunan Akbelen köylülerinin ya da güvencesizleştirilmiş emek piyasalarında ücretlerini bile düzenli alamaz hale gelen Doruk Madencilik şirketi işçilerinin şiddetle disiplin altına alındığını ileri sürmek için, illa ki devletin bu mücadelelere karşı devreye soktuğu polis ve jandarma şiddetine işaret etmek gerekmez. Piyasada birbiriyle çatışan taleplere sahip gibi görünen Akbelen köylüleri ile Doruk maden işçilerinin ortak paydası, her ikisinin de yaşamak için piyasaya bağımlı oldukları ölçüde piyasada nesnelleşmiş sermaye şiddetinin muhatabı olmalarıdır. Coşku Çelik (2026), bu mücadeleleri konu alan yazısını bu nedenle şöyle bitiriyor: “Ekmek ve zehir arasına sıkışmış hayatları özgürleştirecek olan, piyasanın görünmez eli değil; kamusal planlama ve yaşamı piyasa tahakkümünden çıkaran kolektif çözümler olacak.”
Bu tartışmayı yazının başında sorduğum soruları başka ifadelerle sorarak bitireyim: Sermayenin piyasa üzerinden nesnelleşen sınıfsal şiddetiyle sistematik olarak disiplin altına alınan emekçi kitlelerin, aynı zamanda sermayedarlarla eşit hukuki statüye sahip vatandaşlar olarak “medenileşmiş”, cumhuriyetçi bir siyaset alanına dahil edilmesi kapitalizmin olmazsa olmazı mıdır? Bu yazıdaki piyasa tartışması, elimize bu soruya olumlu yanıt verebileceğimiz veriler sunmuyor. Bu durumda, kapitalizmin gaddarlıktan “medeniliğe” doğru geçirdiği dönüşümün izlerini piyasa ilişkilerinin dışında aramamız ve kapitalizmin tarihsel gelişiminde toplumsal ve siyasi mücadelelerin kurucu rolünü vurgulamamız gerekiyor.
Kaynakça
Bedirhanoğlu, Pınar (yayımlanacak) “Towards an Open and Political Marxist Theory of the State: ‘Levelling’ Simon Clarke’s ‘Rule of Money’ and Ellen Meiksins Wood’s ‘Market Imperative’”, Capital and Class, Special Issue on Political Marxism and Open Marxism: Divergences and Convergences.
Bedirhanoğlu, Pınar (2026) “Kapitalizm, Şiddet, Medenilik ve Devlet: Temel Sorular”, Katman, https://katmanportal.com/kapitalizm-siddet-medenilik-ve-devlet-temel-sorular/.
Bonefeld, Werner (2023) “Capitalist Accumulation and Its Historical Foundation and Logical Premise: On Primitive Accumulation”, Critique, 51:1, 197-215.
Çelik, Coşku (2026) “Ekmek ve Zehir, Emek ve Ekoloji”, T24, 30 Nisan 2026, https://t24.com.tr/gundem/ekmek-ve-zehir-emek-ve-ekoloji,1318307?_t=1779811966356.
Dunn, Bill (2008) Global Political Economy: A Marxist Critique, London: Pluto Press.
Genç Karl Marx (2016). Yönetmen: Raoul Peck. Senarist: Raoul Peck ve Pascal Bonitzer. Oyuncular: August Diehl, Stefan Konarske ve Vicky Krieps: Orijinal adı: Le Jeune Karl Marx.
Gerstenberger, Heide (2022) Market and Violence, The Functioning of Capitalism in History, Leiden ve Boston: Brill.
Marx, K. (1867/2011) Kapital, 1. Cilt, Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap.
McNally, David (1993) Against the Market, Londra ve New York: Verso.
McNally, David (2025) Slavery and Capitalism: A New Marxist History, California: University of California Press.
Wood, Ellen Meiksins (1995) Democracy against Capitalism, Cambridge: Cambridge University Press.
Wood, Ellen Meiksins (2005) Empire of Capital, Londra ve New York: Verso.
Notlar
-
Bu madde TBMM’ye 1 kilometre uzaklıktaki alan içinde gösteri ve toplantı yapılamayacağını karara bağlamaktadır. ↑
-
Tabii ki bu süreç Türkiye siyasetinin tarihsel özgüllükleri dikkate alınmadan bütünlüğü içinde anlaşılamaz. Bu yazıdaki derdim sürecin küresel niteliğine dikkat çekmek olduğu için bunları burada tartışmıyorum. ↑
-
Katman’daki bir önceki yazımı ABD’de yaşanan siyasi dönüşümlerden yola çıkarak yazmıştım. Bkz. Bedirhanoğlu, 2026. ↑
-
Bu tanımın Wood’u özellikle devlet kavramsallaştırmasında işlevselci yorumlara ittiğini düşünsem de (Bedirhanoğlu, yayımlanacak), ufuk açıcı bir tanım olduğunu düşündüğüm için benimsiyorum. ↑
-
Bu sahnede, ormandan çalı çırpı, odun, mantar ve yemiş türü malzemeler toplayan sefalet içindeki bir grup köylüye toprak sahibinin atlı muhafızları saldırıyor ve bir kısmını öldürerek köylüleri dağıtıyor. ↑
-
Bu sürecin ayrıntılı bir tarihsel analizi için bkz. David McNally (1993). ↑
