Dünyada güç siyasetinin ve faşizmin yükselişi ne anlama geliyor? Olağanüstü dönüşümlerin yaşandığı bir süreçten mi geçiyoruz, yoksa olağanüstü bir tarihsel dönem sona mı eriyor? Sermayenin sınıfsal şiddetinin gaddarlıktan medeniliğe uzanan farklı tarihsel biçimleri üzerine bir sorgulama…
ABD’de Donald J. Trump’ın 2025’te tekrar başkan seçilmesiyle[1] dünya, kimilerinin ifadesiyle, “olağanüstü” bir döneme girdi. ABD iç siyaseti, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) kurumuyla özdeşleşen faşizan devlet şiddeti nedeniyle karıştı. Dış siyaseti ise açıkça ABD’nin acil iktisadi çıkarlarıyla ilişkilendirilen askeri müdahaleler ve tehditlerle tanımlanmaya başlandı. 1945’ten beri küresel kapitalizmin gelişimine damgasını vuran merkez ülkeden yayılan bu yüksek tansiyon, dünyada artık “güç siyasetinin geri döndüğü” bir döneme girdiğimizin işareti olarak yorumlanıyor. Bu tür yorumların ABD ve İsrail’in (Fehim Taştekin’in ifadesiyle “soykırımcı Epstein koalisyonunun”[2]) ortak saldırısıyla başlayan İran savaşı ile yeni boyutlar kazanıp kazanmayacağını hep birlikte göreceğiz.
Bu gelişmeler, başka etkilerinin yanı sıra, siyasi iktisadi tartışmalara uzun süredir damgasını vuran temel liberal ön kabulleri alt üst etmiş gibi görünüyor. Piyasa ilişkileri geliştikçe dünyanın daha medeni ve demokratik bir dünya olacağından, bu gidişatı yakalayamayanların piyasa ilişkilerini yeterince derinleştiremedikleri için bu duruma düştüklerinden, bu sorunları aşmaya yardımcı olacak doğru politikaların belirlenmesi için gelişmiş Batılı ülkelerin uygulamalarına bakılması gerektiğinden ve piyasa istikrarının iç siyasette hukukun üstünlüğüne, küresel ölçekte ise evrensel hukuk normlarına uyulmasına bağlı olduğundan bahsedenler daha bir kaç yıl öncesine kadar dünya gündemini şekillendirebiliyordu. Oysa bugün bu tür yorumlara giderek daha büyük bir şüpheyle yaklaşılıyor. Bu da bize, Trump’ın kişisel aşırılıklarıyla özdeşleştirilen bir “olağanüstü” hal anlayışından, hızla, dünya siyasetinin olağanının bu “aşırılıklar” etrafında yeniden tanımlandığı yeni bir döneme doğru yol almakta olduğumuzu gösteriyor. Kanada Başbakanı Mark Carney’in 2026 başında Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada, 1945’ten bu yana gerçekmiş gibi davrandığımız kural temelli uluslararası düzen yalanının/kurmacasının artık sonuna geldiğimizi ilan etmesi bu durumun resmi kabulü gibiydi.[3]
Neyin normal neyin olağanüstü olduğuna dair yaşadığımız kafa karışıklıklarının bir kısmının insanın umuttan beslendiği gerçeğiyle ilişkili olduğu açık. Geleceğimizin neye benzeyeceğini öngöremediğimiz bir belirsizliğin içinde bu acayip günlerin sıradışı olduğunu, her gecenin gündüzü olduğunu, sermaye birikiminin gerektirdiği istikrar ortamının mutlaka iyi kötü bir düzen getireceğini düşünerek rahatlamaya çalışanlarımız çok. Katman’a yapacağım katkılarda insan iradesinin kuruculuğunu dikkate almadan geliştirilen bu tarz iyimser beklentileri “aklın kötümserliği” ile sarsmaya niyetleniyorum. Bu amaçla, kapitalist siyasetin “şiddet ve medenilik”[4] ile ilişkisini tarihsel ve sınıfsal olarak sorgulayıp, asıl yapmamız gerekenin, organik hali gaddarlığa daha yatkın olan kapitalizmin nasıl olup da bir dönem “medeni”leşebildiğini sorgulamak olduğunu açıklamaya çalışacağım. Öte yandan, bu tarz akılcı çözümlemelerin kötümserliğine saplanıp kalmamak için de, bugün bizde kapitalizmin normalinin bu yaşadığımız olmadığı kanısını yaratan tarihsel gerçekliğin toplumsal ve siyasi mücadelelerle şekillendiğini hatırlatacak ve iyimserliğimizi irademizin gücünden almamız gerektiğini vurgulamaya çalışacağım.[5]
Kapitalizm, sermayenin kendi aksinde -başka bir ifadeyle, kendi birikim önceliklerine uygun- bir dünya yaratabilmek için toplumsallığı sürekli ve iradi olarak dönüştürdüğü, ancak bu dönüştürme sürecinin kendiliğinden bir gerçeklik gibi deneyimlendiği toplumsal bir ilişki biçimidir. Bunun temelinde, (sermayedar-emekçi ayrımı yapmadan) insanın toplumsal, iktisadi, siyasi, ideolojik, kültürel varoluşunun koşullarının piyasaya bağımlı hale getirildiği ve sürekli olarak bu şekilde yeniden üretildiği tarihsel bir dönüşüm bulunmaktadır (Wood, 2005: 9).
Tekil sermayedarlar için bu bağımlılık, kapitalist piyasa rekabeti içinde, başta emek gücü olmak üzere mümkün olan her şeyi metalaştırarak kendisini yeniden üretme zorunluluğu olarak deneyimlenir. Sermayenin küresel nitelikli birikimi, tekil sermayedarların rekabet içinde kâr peşinde koşarken önlerindeki her türlü insani, doğal, hukuki, teknolojik ya da ahlaki engeli pervasızca aşmaya çalıştıkları, ancak bu engelleri aştıkça kendi cehennemleri olan kapitalist piyasa rekabetinin daha da sertleşmesine katkıda bulundukları dinamik, yaratıcı ve yıkıcı bir süreç içinde sürekli olarak değişir, dönüşür (Clarke, 1990: 453, 458-459) ve tekil sermayedarları disiplin altına alan nesnel bir piyasa baskısı biçimini alır.
Emek cephesine dönersek, sermayenin genişleyen birikimi, emek sömürüsünün koşullarının da bu değişim ve dönüşüm içinde sürekli olarak yeniden tanımlanmasını gerektirir. Emekçi sınıflar sermayenin kendilerine reva gördüğü koşulları tabii ki pasifçe kabullenmezler ve sermaye tahakkümüne direnmenin yollarını ararlar. Ama, tarihsel olarak bizzat bu sınıfların mülksüzleştirilmesi üzerinde yükselen ve emekçilere yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini piyasada para karşılığı satmaktan başka çare bırakmayan bir toplumsal ilişki biçimi içinde direnmek ve karşı koymak, kapitalizm öncesi toplumsal ilişki biçimlerine göre daha zorlaşmıştır (Wood, 2005: 12-13). Tarihsel olarak mülksüzleştirilmiş olan ve bu mülksüzlük hali içine doğup yaşamaya çalışan emekçi kitleler için ücretli olarak çalışmak zorunluluktur; bu zorunluluğu çoğunlukla hayatın bir gerçeği olarak kabul edip, olsa olsa kendileri için bireysel olarak hafifletmeye ya da sınıf atlamaya çalışırlar. Balibar’ın ifadesiyle bu, sermayenin tahakkümüne içkin olan sınıfsal şiddetin bireyler açısından nesnelleşmesidir (Balibar, 2016: xiv).
Sınıfsal şiddetin bu şekilde, kapitalist piyasaya zorunluluk hali içinde nesnelleşmesi, kapitalist üretim ilişkilerini tarihsel olarak daha önceki üretim ilişkilerinden farklılaştıran en önemli dinamiktir. Burada vurgulanması gereken ve genellikle gözden kaçan önemli bir konu, sınıfsal şiddetin bu nesnelleşmiş piyasa halinin sadece emekçileri ve sermayedarları değil, kendisini küresel nitelikli piyasa ilişkileri içinde yeniden üretmek zorunda olan siyaseti ve dolayısıyla devletleri de sermayenin öncelikleri uyarınca baskı altına aldığıdır. Manevra alanı böylece içsel olarak sermaye tahakkümüyle sınırlanan kapitalist siyaseti, Balibar, sınıfsal şiddetin devlet, hukuk, anayasa ya da hükümet gibi kurumsallıklar içinde “dondurulduğu” bir karşı-şiddet ve medenilik hali olarak tanımlar. Daha önemlisi, siyasetin bu şekilde şiddet-karşıtı bir alan olarak yeniden tanımlanmasının arka planında ayaklanma ve yapılandırma (constitution) gerilimi olduğunun altını çizerek, devrimci süreçlerin medeni bir kapitalist siyasetin gelişimindeki kurucu rolüne dikkat çeker. Sonuç olarak, sermaye birikiminin yukarıda belirttiğim nesnelleşmiş şiddetle tanımlı dinamik, yaratıcı ve yıkıcı akışı, bir karşı-şiddet pratiği olarak kapitalist siyasetin önünü kendiliğinden açmaz, bunu mümkün kılan devrimci mücadelelerdir. Dolayısıyla, bir medenilik alanı olarak siyaset kapitalizmde verili bir gerçeklik değildir; aksine, sermayenin yaratıcı-yıkıcı akışına daha uygun olan, Balibar’ın gaddarlıkla ilişkilendirdiği bir aşırı şiddet halidir (Balibar, 2016: ix, xii).
Dünyada güç siyasetinin ve faşizmin “geri dönüşü” olarak yorumlanan gelişmeler, kapitalizm, şiddet ve medenilik ilişkisinin köklü olarak yeniden tanımlandığı kritik bir tarihsel dönemeçten geçtiğimizin habercisi olabilirler. Yaşanan dönüşümün odağında yer alan kapitalist devletin, içerde vatandaşların hukuk önünde eşitliğine dayalı ulusal, dışarda ise devletlerin egemen eşitliğine dayalı uluslararası varlığını hangi tarihsel koşullar içinde kazandığını anlamaya çalışmak bu nedenle büyük önem taşıyor. Katman’daki yazılarımda sermaye birikim sürecine içkin aşırı-şiddet halinin “medeni” bir siyasete dönüşmesi sürecini, kapitalist devletin bu uzun dönemli tarihsel sınıfsallığı bağlamında sorgulamaya çalışacağım.
Kaynakça
Balibar, Étienne (2016) Violence and Civility: On the Limits of Political Philosophy, New York: Columbia University Press.
Clarke, Simon (1990) “The Marxist Theory of Crisis”, Science and Society, 54:4, 442-467.
Gramsci, Antonio (1998) Selections from the Prison Notebooks, Quintin Hoare ve Geoffrey Nowell Smith (der.), Londra: Lawrence and Wishart.
Wood, Ellen Meiksins (2005) Empire of Capital, Londra ve New York: Verso.
Notlar
-
İlk başkanlık dönemi 2017-2021 yılları arasındaydı. ↑
-
Gazeteci Taştekin, ilk gününden bu yana savaşın gidişatını yorumladığı günlük youtube programlarına bu çarpıcı ifadeyle başlıyor. ↑
-
Forum in Focus, Davos 2026: Special Address by Mark Carney, Prime Minister of Canada, January 20, 2026. https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-mark-carney-prime-minister-of-canada/ ↑
-
Bu ifadeyi, Katman’daki yazılarımda sık sık kullanacağımı düşündüğüm Étienne Balibar’ın Violence and Civility: On the Limits of Political Philosophy (Şiddet ve Medenilik: Siyaset Felsefesinin Sınırları Üzerine) başlıklı kitabından ödünç alıyorum. ↑
-
Burada Gramsci’nin “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” önermesine atıf yapıyorum (Gramsci, 1998: 175). ↑
