Takip et

Ufuktaki “Büyük Değişim” Demokratik Kapitalizmi Getirebilir mi ?

YazarVahap Samanlı

1 Ekim, 2026
🎧 Dinle ✕
DOI:10.5281/zenodo.23063119 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Yaşamsal sorunlar olarak karşımıza dikilen iklim krizi ve gelir eşitsizliğinin, hem uluslarası barışı hem de kapitalist ekonomileri zorladığı ortada. Avusturyalı-Amerikan düşünür Karl Polanyi’ye göre böyle dönemler bir “büyük transformasyonu” oluşturma potansiyelini taşırken değişimin demokratik kapitalizme doğru olabileceği gibi faşizm yönünde de gerçekleşebileceğini göstermiştir. Bu yazıda demokratik kapitalizmin olabilirliği tartışılmaktadır.

Zamanın ruhunu, 1920’lerin faşist İtalya’sının genç yaşta kurbanı olan, Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin, çok bilinen sözleri gayet güzel anlatıyor: “Kriz tam da eskinin ölüyor olması, ama yerine yenisinin doğamamasından kaynaklanmaktadır; bu fetret devrinde de envaiçeşit marazi semptomlar ortaya çıkmaktadır.” (Hoare, Noewell,1971). Bizi bu günlere getiren politik ekonomi düzeninin geçmişini, 1944 Bretton Woods görüşmelerine kadar götürebiliriz. 1945 sonrasında, Amerika’nın liderliğinde gelişen büyük dönüşüm dünyayı demokratik kapitalizm ile tanıştırmıştı. Ancak, geçen zamanda yaşanan siyasi, ekolojik ve ekonomik gelişmeler, Karl Polanyi’nin 1944 tarihli klasiğinde ele aldığına benzer bir “büyük transformasyon” gereğini önümüze koyuyor. Bu çalışmada, önce demokrasi ve kapitalizmden ne anladığımız açıklanmaya çalışılmakta, sonra da demokratik kapitalizmin bizi bekleyen “büyük transformasyon” olabilmesinin şartları tartışılmaktadır.

Demokrasi

Demokrasinin temelinde, Fransız ihtilalinin sloganı olan eşitlik, özgürlük ve toplumsal dayanışma vardır. Ancak, biz demokrasiden bahsederken konuyu daha ziyade ülkemiz gerçekleri ve tarihi bağlamında ele alacağız. Demos Yunancada halk demektir. Kratos ise güç veya erk diye çevrilebilir. Biz de demokrasiyi burada, halkın gücü veya Cumhuriyetimizin kurucu kavramlarından olan ulusun egemenliği olarak ele alıyoruz. Halkın gücünün oluşması için de eşitlik ile dayanışma kavramları öne çıkıyor ve özgürlüğü diğer ikisine bağlı olarak ifade etme gereği anlam kazanıyor. Bu yaklaşımın özellikle kalkınmakta olan ülkeler için önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda, 1998 Nobel ödülü sahibi Amartya Sen’in “özgürlük için kalkınma” kavramı üzerinde durmaya değer. Buna göre, olumlu bir gelişmeyi olanaklı kılacak bir seçimi yapabilmek için özgür olmamız gerekir. Bu sadece inanç veya düşünce özgürlüğü demek değildir, bir “yapabilirliği” içerir. İdeallerin gerçekleşmesini sağlayabilecek yolda ilerleyebilme kapasitesine işaret eder. Yani, muktedir olmayı sağlayacak “işlevsellikleri” gerektirir. Mesela, akılcı bir seçim için seçenekler ve şartlarla ilgili gerekli bilgiye sahip olmak lazımdır. Doğru değerlendirmeleri yapabilmek için yeterli eğitimi almış olmak, sağlıklı olmak, özgün iradenin tezahürünü engelleyecek şartlardan ari olabilmek gerekir. Yani Sen, yaşamın çeşitli” işlevselliklerine” ulaşabilme kapasitesinin getireceği özgürlüğü öne çıkarmaktadır. Dolayısı ile, kişinin müspet seçim özgürlüğünden bahsedebilmek için asgari sosyal refah şartlarının devletçe sağlanmış olması esastır. Halkın bu temel özgürlüğü sağlanmadan toplumsal adaletten ve katılımcı demokrasiden bahsedemeyiz. Sen için kalkınma bu özgürlüklerin sağlanabilmesi sürecidir. Az gelişmişlik ve fakirlik özgürlükler önündeki en yaman engeldir, dolayısı ile bunların aşılması demokrasinin ön koşuludur.

Toplumsal adaletin ve halkın gücünün inşası, topyekûn kalkınmayı yani, bu özgürlüklerinin geliştirilmesi sürecini gerektirir. Sen’e göre ekonomik gelişme eğitim, sağlık ve kültür alanlarında köklü sosyal reformları da içermelidir. Dolayısı ile, Sen aynı zamanda kalkınmanın özgürlüğe bağlı olduğunu da söyler, yani kalkınmanın sosyal, siyasal ve kültürel boyutları ile daha da gelişmesi için özgürlükler önemlidir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) da görüşlerini benimsediği Sen için, kalkınma ve özgürlükler, eşitlik ve dayanışma kavramlarının güçlendirdiği bir demokrasi ortamını gerektirmektedir. Sen’den ilhamla, gelişmekte olan ülkelerde, eşitlik ve toplumsal dayanışma ortamı içinde toplumun fakirlikten, eğitimsizlikten, çaresizlikten özgürleşmesi ve her türlü beşerî hürriyete ve refaha ulaşabilmesinin demokrasinin hem şartı hem de ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan, Sen’den 75 sene önce, genç Cumhuriyetimizin kurucu kavramlarının da bu paralelde olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz. Örneğin, bu konular, bazı bölümleri Atatürk tarafından kaleme alınmış olan, Afet İnan ile Recep Peker’in yazdığı kitapta yer almaktadır. Burada, Atatürk’ün düşünce sisteminin dayandığı temel değerlerden biri olan özgürlüğün, insanın olanaklarını, yeteneklerini ve kişiliğini geliştirebilmesinin ve onurlu bir şekilde yaşayabilmesinin koşulu olduğunu görmekteyiz (Kocaman, 2023). Ancak, Atatürk’ün ifadesi ile “bir insanın hakkı, diğer bir insan için görev olmakta ve yine bir insanın görevi de diğer insanın hakkı demektir”. Devlet ise şöyle ele alınmaktadır: “Bilinmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayalı bir devlettir. Demokrasi ise esas anlamıyla, siyasi niteliktedir, düşünseldir, bireyseldir; eşitlik severdir. Demokrasinin bu esas noktalarına göre, vatandaşın siyasi hürriyet ve çalışmasını mümkün kılmak; vatandaşın ilmi, sosyal, sanat, ahlak gibi düşünsel alanlarda gelişimini sağlamak ile ilgilenmek ve vatandaşın milli egemenliğe kurallar çerçevesinde katılım hakkını ve bütün vatandaşların aynı siyasi haklara sahip olmalarını sağlamaktan oluşan noktalar, devletin, vatandaşa karşı başlıca görevlerinin sınırlarını gösteren işaretlerdir.”

Demokratik bir cumhuriyetin siyasi ve sosyal yapısını ele alan bu eser 1931 yılında “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” başlığı ile yayınlanmış ve ders kitabı olarak okutulmaya başlanmıştır. O dönemler faşizmin karanlığında, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın sözleri ile, “Katastrof Çağını” yaşamakta olan Avrupa’nın çok ilerisinde olan bu görüşler, kitabın 1939’da yayından kaldırılması ile gündemden düşmüştür. Yani, güncelimizi hazırlayan süreç çok eskilere dayanmaktadır.

Kapitalizm

IMF’ye göre kapitalizm, özel aktörlerin menfaatlerini gözetecek şekilde mülk edindikleri ve mülklerini kontrol ettikleri, üretim ve talebin fiyatları, toplumun genel çıkarlarını da gözetecek şekilde, serbestçe pazarlarda belirlediği bir sistem olarak düşünülebilir. Kapitalistin esas vasfı kar etme amacıdır (Jahan, Mahmud, 2015). Kapitalizmi bu sınırlar içinde aldığımızda demokrasi ile, yani halkın egemenliği ile zorunlu bir çelişkisi olduğunu söyleyemeyiz. Ancak, neo-liberalizmin bazı dayatmaları devreye girince işler değişebiliyor.

İlk olarak, ekonomik pazarların kendini regüle etme özelliğinin olduğuna inanmayı sayabiliriz. Hal böyle olunca oluşabilecek bir ekonomik şok, serbest pazarların dengeyi tekrar bulma özelliği sayesinde bertaraf edilecektir. Dolayısı ile, ekonominin işleyişine, başta devlet tarafından olmak üzere, müdahale edilmemelidir. Oysa, demokrasinin yani halkın gücünün, gelişmesi için devlete emanet edilmiş olan sorumluluklar vardır. Bunlardan bir tanesi de ülkede yaratılan artık değerin hakça bölüşülmesi konusudur. Oysa, neo-klasik iktisadın önde gelenlerinden, Nobel ödülü sahibi Robert E. Lucas şöyle demektedir: “Sağlıklı bir iktisada zararlı olabilecek eğilimlerden en ayartıcısı, ve fikrimce en zehirlisi (gelir) dağılım(ı) konuları üzerinde odaklanmaktır……Fakir insanların hayatını iyileştirmek için güncel üretimi dağıtmanın değişik yollarını bulmanın potansiyeli, üretimi arttırmanın görünürdeki sonsuz potansiyeli yanında hiçbir şeydir.” (Lucas, 2004). Yani, burada Lucas sonuçlarını yıllardır gördüğümüz aşağı sızdırma ekonomisinden (trickle down economics) bahsediyor. Ama, gözlemlerimiz hiç de Lucas’ı destekler yönde değil. Dünyada gelir eşitsizliği yaşamsal bir sorun olarak karşımızda.

Bir diğer husus, aslında sosyal, siyasi, kültürel ve tarihi bir varlık olan insanı, geçerliliği çok tartışılır bazı ekonomik normlara göre tanımlamakla ilgili. Neo-liberal iktisadın öncülerinden bir başka Nobel ödül sahibi Gary Becker’in görüşü şöyle: “Ben diyorum ki, ekonomik yaklaşım tüm insan davranışını anlamak için değerli bir bütünleşik çatı oluşturur.” (Becker ve diğerleri, 1995). Becker’in ekonomik yaklaşımı da insanı, yeteneklerini geliştirmek ve pazarlamak durumunda olan bir “kendinin girişimcisi” şeklinde tanımlamak oluyor. Oysa bu durum insan doğasına ters olduğu gibi demokrasi için gerekli sosyal dokuyu da tahribe yöneliktir. Ayrıca, kendi kendisinin yaratıcısı vatandaş anlayışında devletin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik konularındaki sorumlulukları da anlamını yitiriyor. Ülkelerin kalkınması kavramının içi de boşalıyor. 60’lar ve 70’lerin “geri kalmış ülkeler” sözünün neo-liberal jargonda “yükselen pazarlara” dönüşmesi gibi.

Oysa, pratikte kapitalist sistemin demokrasi, yani halkın esenliği ve ülkenin gerekleri ile uyum içinde olması mümkün. Günümüzden ve geçmişten verilebilecek örnekler var. Burada, Roosevelt ve Demokrat Partinin Yeni Düzen kadrolarının temelini oluşturduğu ve kapitalizmin “altın çağı” diye anılan 1945-1970 dönemini kısaca ele alıyoruz: 1932’de başkan olan F. D. Roosevelt ve Yeni Düzen kadroları,1929 buhranının Amerikan halkını içine sürüklediği felaketin tekrarlanmaması için Yeni Düzen hareketini başlattılar. 1936’da meşhur Madison Square Garden nutkunda Roosevelt şöyle diyordu: “Bizler barışın o eski düşmanları ile uğraşmak zorunda kaldık – iş ve finans dünyasının tekelleri, spekülasyon, sorumsuz bankacılık, sınıf karşıtlığı, bölücülük ve savaş vurgunculuğu. Onlar Amerika Birleşik Devletleri’nin hükümetini kendi işlerinin sadece bir uzantısı gibi görmeye başlamışlardı. Biz biliyoruz ki, organize paranın hükümeti, en az organize çetelerin hükümeti kadar tehlikelidir. Bütün tarihimiz boyunca, hiçbir zaman bu güçler bir adaya karşı bugün olduğu kadar birleşmemişlerdir. Onlar bana olan nefretlerinde müttefiktirler ve ben onların bu nefretini memnuniyetle karşılıyorum.” (Roosevelt, 1936)

Roosevelt, ilk işlerinden biri olarak 1933’de altın standardını terk etti. İşçi sendikalarının güçlenmesi için çalıştı. Her ne kadar günümüzde %10’ların altına inmişse de sendikalaşma oranı 1945’de Amerikada %35’I geçmişti. (Gerstle, 2022). Harpten sonra, yaklaşık 20 yıl boyunca işçi ücretlerinin artışı, verimlilik artışını takip etmiştir. Yeni Düzenci politikaların sürdürüldüğü, harp sonrası 1948-1979 dönemi için ortalama yıllık ücret artışı %2,1, verimlilik artışı ise %2,5 olmuştur. Oysa, neo-liberal politikalar sonucunda, günümüzde verimlilik artışı ücret artışının 2,7 misline dayanmıştır (EPI, 2025).1940 yılında evlerin üçte birinde su tesisatı, banyo, %60’ında ise kalorifer tesisatı yoktu. Kırsal bölgelerde elektrifikasyon %10 civarında idi. Yeni Düzen hareketinin önem verdiği konulardan biri de altyapı yatırımları idi (Samanlı, 2021). Bu sayede orta gelirli nüfus için yeni planlanan banliyölerde modern ve konforlu bir yaşam sağlama imkanı doğuyordu.

Yeni Düzencilerin belki de en çarpıcı tarafı finans sektörüne hükmetmeleri idi. Federal merkez bankası, hazinenin kontrolünde, hükümet politikalarına gerekli finans desteğini sağlayacak şekilde hareket etmekte idi. Bunun ötesinde, merkez bankası özellikle harp yıllarında, eyaletlere dağılmış olan organizasyonu sayesinde, projelere kredi sağlamak sureti ile Wall Street bankerlerini de kontrol altında tutuyordu. Yani, Amerika’nın dünya harbini ulusal veya uluslararası finans kuruluşları değil halkı, ülke için en uygun şartlarda finanse etmiş oluyordu (Stoller, 2019).

Amerika’da gelir dağılımı harp sonrasında sürekli olumlu yönde gelişmiş, 1980 yılında Gini katsayısı 0,347’e kadar düşmüştür. Bu değer neo-liberal dönemde sürekli artış göstermiş olup bu günlerde 0,41 civarında seyretmektedir. Benzer sosyal demokrat politikalar batı Avrupa ülkelerinde de benimsenmiş, ortadireğin geliri ve refahı bu dönemde hiçbir zaman olmadığı kadar artmıştır.

Demokratik kapitalizm

F. Fukuyama Sovyetler Birliğinin çöküşünün batıda yarattığı coşkuya kapılıp, “tarihin sonundan” bahsetmişti, 90’ların başında. Oysa, tarih hiçbir zaman bitmez, hep kendini yeniden yaratır. Ancak, bazı dönemlerde, yaşanmakta olan tarihsel sürecin anlatısı tükenir, insanları yeni bir konum almaya, yeni bir tarih tasarlamaya zorlar. Polanyi’nin Büyük Transformasyon adlı başyapıtı da işte bu tema üzerine kuruludur. 1920’lerde Avrupa halkları tarihin ilk topyekûn harbinin yaratmış olduğu sosyal ve ekonomik harabiyeti yaşamakta idi. Altın standardının elini kolunu bağladığı hükümetler gerekli mali ve parasal politikaları uygulamakta zorlanıyor, halkın dertlerine çare olmakta yetersiz kalıyordu. Sosyalistler ve sosyal demokratlar bu dönemde iktidara ortak olma aşamasına gelmişlerdi. Hatta, Komintern’e bağlı ulusal komünist partiler bile, bayağı güçlenmişti. Bu durum büyük sermayeyi çok rahatsız etmekte idi.1929’da Amerika’da oluşan finansal krizin bütün dünyayı etkileyen bir ekonomik krize dönüşmesi yaşanmakta olan sefaleti daha da pekiştirmişti. Yani, bu dönemde batıda kapitalist sistem artık demokratik bir çıkış yolu bulmakta aciz kalmıştı diyebiliriz.

Karl Polanyi’ye göre halkı dışlayan bir kapitalizm toprağı, emeği ve parayı metalaştıracaktır. Bu aşamada, artık doğa, emek ve para, Polanyi’nin tabiri ile, birer, alınıp satılabilen “fiktif meta” haline gelmiştir ve değerlerini “kendi kendini regüle eden” ekonomik pazarlar belirler. Oysa ki, bunların demokratik bir toplumda insani, siyasal, sosyolojik, ekolojik içerikleri vardır. Polanyi, altın standardı uygulamasını parayı metalaştırmanın en somut örneği olarak görür. Kendi kendini regüle eden otonom pazarlar ve bu sistemin getirdiği kurumlaşma ekonomiyi sosyal hayatın doğasından koparır. Oysa, Polanyi’ye göre halkların refahı için ekonomi, toplum ile iç içe yerleşik olmak durumundadır. Fiktif metalar ve kendi kendini regüle eden pazarlar ekonomiyi toplumun gerçeklerinin dışına iter. Bu durum sosyal dokunun bozulmasına, doğanın harap edilmesine, paranın üretimin değil spekülatif amaçların enstrümanı olmasına yol açar. Haklarını savunmak zorunda kalanların yarattığı çatışma ortamı kaçınılmazdır. Toplumun piyasa etkilerine karşı geliştirdiği koruyucu tepkiler farklı siyasi biçimler alabilir. Bu güçlü bir demokratik hareket olabileceği gibi, bozuşan ekonomik hayatın çaresiz bıraktığı toplumlar, çıkmazlarından kurtulabilmek için otoriter bir rejimi tercih etmek zorunda da kalabilirler. Polanyi, Avrupa’ya 1930’larda faşizmi getiren “büyük transformasyonu” böyle anlatmaktadır. Ama, Amerika’da durum başka olmuştur. Yani, Yeni Düzenciler sayesinde faşist eğilimlerin aşılması ile bambaşka bir “büyük transformasyon” sonucu yeni bir dünya kurulmasının mümkün olabildiğini söyleyebiliriz.

Kalkınmayı özgürlüğün şartı olarak düşünen Sen de; doğalarının aksine emeğin, toprağın ve paranın metalaştırılmasının demokrasi ile çelişkisini vurgulayan Polanyi de, esasta insanı doğayı ve emeği öne çıkarmaktalar. Demokratik kapitalizmin belirleyici özelliğinin de, yaratılan ekonomik değerin ölçütünün bu üç faktöre olan katkısı üzerine kurulması olacağını söyleyebiliriz. İktisadi teoriler bir ekonomik değer kavramı üzerine bina edilir. Bu bağlamda klasik ve neo-klasik iktisat birbirinden radikal bir şekilde farklıdır. Ama burada, her ne kadar klasik iktisada daha yakın olsa da, bir üçüncüden,”kamusal değerden” kısaca bahsedilmekte. (Mazzucato, 2018). Bu yaklaşımın öncüsü M. Mazzucato’ya göre mal ve hizmetlerin değerinin, onlara pazarlarda ödenebilen fiyatlara göre belirlenmesi doğru değildir. Zira, fiyatı değer belirler, fiyat değeri değil. Mazzucato ekonomik değerin kaynağının da yeni mal ve hizmetlerin ortaya konması olduğunu söyler. Yarattığı ekonomik katkı ile orantısız kazanç sağlama veya zaten mevcut varlıkları manipüle etme faaliyetlerini ise değerin çıkarılması veya tüketilmesi olarak yorumlar. Mazzucato, klasik veya neo-klasik iktisatta olduğu gibi somut ve global bir değer teorisi ortaya koymamaktadır. Zira ona göre amaç, toplumların kollektif ihtiyaç ve menfaatleri paralelinde yarar yaratabilmek olduğundan, ekonomik değerin belirlenmesinde esas olan da global bir ekonomik değer teorisi değil, konunun özgün sosyal ve politik boyutudur. Aksi takdirde, amme menfaatini, Lucas’ın önerdiği gibi, ekonomi dışı kabul etmek gerekecek, demokratik şartların inşasında iktisat biliminin katkısı söz konusu olamayacaktır. Bir kapitalist sistem ancak, kamusal değer yaratmayı yani üretimi, inovasyonu ve istihdamı geliştiren faaliyetler ile, değeri sömüren rantiye faaliyetlerin ayırdını oluşturabildiği ölçüde demokratik olabilecektir.

Demokratik kapitalizme en çok yaklaşan dönem olarak batının ikinci dünya harbinden sonra yaşadığı 25-30 yılı örnek verebiliyoruz. Günümüzde yeni tanıştığımız bir diğer model ise, yüz milyonları sefaletten 35 yıl gibi süre içinde kurtarıp,1.4 milyarlık Çin’i ülke olarak üst orta gelir sınıfına yükseltmeyi başaran parti kapitalizmi. İlerde günümüze hakim olan korporatist, hatta oligarşik düzenin yerini nasıl bir sistem alacak bilmek mümkün değil. Ancak, ekonomik değerin sosyal, politik ve erdem boyutunun öne çıkmasının demokratik gereği ortadadır. Öte yandan, gelişmiş ülkeler ile, Türkiye gibi henüz kalkınmasını tamamlayamamış ülkelerin yollarının farklı olacağı da aşikardır. Ancak, demokratik kapitalizm için, özellikle ülkemiz şartlarında, çok önemli olan bir hususu, devletin ekonomideki rolünü, yeni bir anlayışla vurgulamakta fayda var:

Ekonomik büyüme verimliliğin artmasına bağlı. Kalkınmakta olan ülkelerde (Samanlı, 2023) verimliliği düşük sektörler nüfusun çok önemli bir bölümüne hitap etmektedir. Verimliliğin artması için yatırım gerekir. Yatırımlar büyümeyi, yapısal bir dönüşüm demek olan kalkınmayı sağlayacak yönde, kapsayıcı ve sürdürülebilir olmalıdır. Bu amaçla, kamu ve özel sektörleri ilişkilerinin, yeniden düşünülmesi gerekir. 60’ların klasik devletçilik anlayışı ile günümüz siyasal, ekonomik, finansal ve teknolojik şartlarında bir yere varabilmek zordur. Oysa, kamu sektörünün, stratejik kamu finansmanı sağlanması, endüstriyel ve sosyal politikaların geliştirilmesi açılarından öncü rolünü üstlenmesi kaçınılmazdır. Bu konular son yıllarda gündeme gelen “misyon ekonomisi” çerçevesi içinde ele alınmaktadır (Mazzucato, 2021). Bu modelin temelinde özel sektör, sivil kuruluşlar ve devlet sektörünün müştereken kamusal değer yaratabilmesi yatar. Mal ve hizmet üretimi, faktörlerinin etkin kontrolu ve kullanımını gerektirir, dolayısı ile kapitalistin işidir. Ancak karar vericiler, önemli sosyoekonomik ve çevresel sorunları çözmeye odaklanmış, doğru tanımlanmış hedefler, yani misyonlar sayesinde, çeşitli sektörlerde stratejik yatırımlar yaparak, hatta yepyeni endüstriyel düzenlemeler, teknolojiler geliştirerek büyümenin yönünü belirleyebilirler.

Misyon ekonomisinin can alıcı noktalarından biri, devletin ve kamu sektörünün özel sektör ile ortakyaşar bir iş birliğine girmeyi öğrenmesi ve gerçekleştirebilmesi için gerekli beceri, kaynak, kabiliyet ve yapılanmayı oluşturabilmesidir. Yani, eskinin paslı bürokrasi çarkları ile çalışan kamu kuruluşları resminden bambaşka bir tablodan, “girişimci devletten” bahsediyoruz. Artık, burada kamu idaresinin, alışılmış devletçilikte olduğu gibi, hedef ve kuralları koyup geri çekilmesi, sonra sonuçlara göre yeni bir hareket tarzı tespit yoluna gitmesinin ötesinde işlevi vardır. Kamunun, amaçlanan misyonun gerçekleştirilebilmesi için gerekli planlamayı yapmak yanında, piyasa şartlarını oluşturmak, yeni teknolojik gelişmelere ön ayak olmak, sektörler arası eş güdümü ön görmek ve çözümlerde çeşitliliği sağlayacak ortamı oluşturmak gibi görevleri de vardır.

Hayati konulardan birisi başarının ölçülmesine yönelik doğru metriklerin geliştirilmesidir. Ekonomik başarı genelde, belirli konularda kısa vadeli maaliyet/fayda analizlerine, bütçe kısıtlarına, verimlilik ölçülerine ve çeşitli indekslere göre değerlendirilir. Bu tür yaklaşımlar belirli kaynakların kısa bir zaman diliminde en optimal kullanımını test eder. Oysa, dönüşümcü politikalar söz konusu olduğunda değişim boyutu da öne çıkar ve kamusal değer ile beraber dinamik verimlilik kavramı gerekli olur. Dinamik verimlilik, bir süre içinde hedeflenen gelişmeyi sağlamak için optimal kaynak kullanımını hedefler ama, inovasyon, yatırımlar, gelişme ve büyümeyi de esas alır. Projelerde, yeni kaynakların, teknolojilerin geliştirilebiliyor olması beklenir. Yani, misyon ekonomisinde statik değil dinamik verimlilik anlamlıdır zira, dönüşümsel değişiklikler amaçlanmaktadır.

Bu tür faaliyetler elbette risk faktörünü de içerir. Dolayısı ile, devletin örgütsel kültürü ve dinamizmi, risk alabilme, tecrübelere girişebilme ve daha önemlisi olumsuz sonuçlardan ders çıkarabilme yönünde gelişmelidir. Bu bağlamda kamu sektörü gerekli araştırma, planlama ve örgütleme aşamasından sonra oluşturduğu çalışma alanlarını ve yeni pazarları özel sektör şirketlerine bırakmakla beraber kendisi de küçük de olsa hisse sahibi olmalıdır. Bu şekilde başarılı ve karlı girişimlerin getirisi ile yeni riskler almak, yeni misyonlar geliştirmek imkânı doğmuş olacaktır.

Bitirirken

Burada, demokrasi ve kapitalizmin, gerekli şartların sağlanması halinde demokratik kapitalizmi oluşturabileceğinden söz ettik. Temel şartlar olarak da kamusal değer anlayışını ve devletin vazgeçilmez ama yeniden düzenlenmiş fonksiyonunu öne çıkardık. Ancak, transformasyon köklü yapısal değişim demektir. Özellikle, kalkınma söz konusu olduğunda ekonomik problemleri sadece piyasa kusuru nosyonu ile çözüme ulaştırmak mümkün değildir. Yapısal değişim iktisadı, denge dışı sektörel dinamiklerin analizini de gerektirir. Dolayısı ile, eldeki neo-klasik iktisadın sunabildiğinden öte, gerçekçi bir iktisat anlayışının öne çıkması elzemdir. Elbette, yukarda da değindiğimiz gibi, demokratik kapitalizmin tesisinde siyasetin belirleyici rolünü yadsıyamayız. Ama bu şart, doğru teori ve metodolojiyi kullanan bir iktisadın siyasi vizyonun oluşmasındaki önemini azaltmayacaktır. J. M. Keynes’in dediği gibi: “…. İktisatçıların ve siyaset felsefecilerinin fikirleri, hem doğru hem de yanlış olduklarında, yaygın olarak anlaşıldığından daha güçlüdür. Aslında, dünyayı yöneten başka pek az şey vardır….Eninde sonunda, hem hayır hem de şer için, tehlikeli olan fikirlerdir, birilerinin çıkarları değil…” (Keynes, 1936).

Kaynakça

-Becker S.G., Febrero R., Schwartz P., 1995,” The Essence of Becker “, Hoover Inst. Press

-EPI, 2025, Economic Policy Institute, https://www.epi.org/productivity-pay-gap/

-Gerstle, G., 2022,” The Rise and Fall of the Neoliberal Order”, Oxford University Press, New York

-Hoare Q., Nowell G., 1971, “Selections From the Prison Notebooks of Antonio Gramsci”, Lawrence&Wishart, London

-Jahan S., Mahmud A.S., 2015” What Is Capitalism”, Finance and Development, Vol.52, No.2

-Keynes J. M., 1936; “General Theory of Employment, Interest and Money”, Macmillan, London

-Kocaman, A., Ç., 2023,” Atatürk Düşüncesinde Özgürlük”, Özne Felsefe Dergisi, 38

-Lucas, R. Jr., 2004, “ The Industrial Revolution: Past and Future”, Economic Education Bulletin, Vol. XLIV, No.8

– Mazzucato M., 2018,” The Value of Everything: Making and Taking in the Global Economy”, PublicAffairs, New York.

-Mazzucato M., 2021,”Mission Economy”, Harper Business

-Roosevelt, D., F.,1936, https:www.presidency.ucsb.edu/documents/address-madison-square-garden

-Samanlı, V., 2021,”Neden Başaramıyoruz ?”, Bilim ve Gelecek, Sayı 201

-Samanlı, V., 2023,” Kalkınmanın Politik Ekonomisi Üzerine”, İktisat ve Toplum, Sayı 151

-Stoller M., 2019,”Goliath”, Simon&Schuster, New York

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Vahap Samanlı (2026). Ufuktaki “Büyük Değişim” Demokratik Kapitalizmi Getirebilir mi ?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.23063119
  • Vahap Samanlı orta öğrenimini Robert Kolejde, 1967 yılında, lisans ve lisansüstü eğitimini ise 1974 yılında, Boğaziçi Üniversitesinde tamamladı. İnşaat mühendisidir. Uzun yıllar, kamu sektöründe ve özel sektörde yönetici olarak çalıştı. Halen, on yılı aşkın bir süredir, kalkınma iktisadı üzerinde araştırma yapmaktadır. Ekonomi ve siyaset konularında çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış yazıları vardır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Görsel oluşturma

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.