Ülkeler arasında döviz kuru seviyesinde görülen ayrışmaları anlamak için bölüşüm ilişkileri, yapısal özellikler ve kurumsal yapıyı ele alan katmanlı bir yapıya ihtiyaç vardır. Çin veya Güney Kore gibi rekabetçi kur politikalarından verim almayı başarmış ülkeler, başarılarını bu politikalarla uyumlu kurumsal yapıya sahip olmalarına borçludur.
Yazı dizisinin önceki bölümlerinde rekabetçi kur kavramını tanımladıktan sonra rekabetçi kur politikalarının ekonomik büyüme ve kalkınma üzerindeki etkilerini Bağımlı İktisat Modeli çerçevesinde ele almıştık. Dizinin bu yazısı ise kur politikalarının ekonomi politiğini siyaset bilimi ve iktisat literatürlerini harmanlayan eklektik bir çerçeve üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır[1].
Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, rekabetçi kur politikalarını yüksek büyüme ile, özellikle daha az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bağlamında, ilişkilendiren birçok ampirik çalışma bulunmaktadır[2]. İktisadi yazın her ne kadar bu ilişkinin hangi kanallar üzerinden çalıştığını ve ne ölçüde neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde yorumlanabileceğini açıklamada yetersiz olsa da kurun aşırı değerli seviyelerde dalgalanmasının ekonomik büyümeyi sekteye uğratacağı noktasında bir görüş birliği olduğunu söyleyebiliriz. Peki rekabetçi kur büyüme ve kalkınma için bu kadar faydalıysa, birçok ülkenin rekabetçi kurdan kaçınmasını ve tersine bilinçli bir şekilde yerel parasını değerli tutmaya çalışan politikalar izlemesini nasıl açıklayabiliriz?
Kuru rekabetçi seviyelere getirmek için gerekli olabilecek nominal devalüasyonların olası enflasyonist etkileri rekabetçi kura direnişi açıklayan faktörlerden biri olabilir. Ayrıca, üretimin yapısının ithal ara ürünlere yüksek oranda bağımlı olduğu ve borç dolarizasyonunun yüksek olduğu ülkelerde rekabetçi kur ile büyüme arasında ters bir ilişkinin olma ihtimali de rekabetçi kur politikalarına gösterilen mesafeyi bir noktaya kadar açıklayabilir. Yani politika yapıcılar rekabetçi kur politikalarından kaçınırken rasyonel davranıyor olabilirler. Ancak bu tarz yapısal faktörler ülkeler arası kur politikalarında ve seviyelerindeki farkları açıklamak için her ne kadar gerekli olsa da yeterli değildir. Zira gelişmekte olan ülkelerin birçoğu ithal ara mal bağımlılığı ve döviz üzerinden borçlanmadan mustariptir (Steinberg, 2015).
Bu nedenle bu soruya daha kapsamlı bir yanıt verebilmemiz için rotamızı siyaset bilimi ve uluslararası politik ekonomi yazınına yönlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu alanlarda yapılan çalışmalar kur politikalarının ekonomi politiğini bölüşüm ilişkileri, siyasi rejimlerin yapısı, seçim ekonomileri ve emek piyasası ve finansal piyasaların kurumsal yapısı gibi katmanlı çerçeveler üzerinden açıklamaktadır.
Bu yazıda bu farklı yaklaşımların hepsini özetlemektense gerek Türkiye bağlamındaki gerekse Çin ya da Güney Kore gibi rekabetçi kur politikalarından verim alabilmiş ülkelerdeki öneminden ötürü konuyu bölüşüm ilişkileri ve kurumsal faktörler üzerinden ele alacağım. Bölüşüm ilişkilerini ele alırken sermaye ve emekçi kesim arasındaki çatışmadan ziyade sermayenin farklı fraksiyonları arasında görülen çıkar çatışmaları üzerine eğilmeyi planlıyorum.
Döviz Kurlarına İlişkin Çıkar Grubu Teorisi
Kur politikalarının ekonomi politiğini inceleyen yazın, bir önceki yazımızda da değindiğimiz ‘uluslararası ticarete konu olan’ ve ‘uluslararası ticarete konu olmayan’ sektörler arasındaki yapısal farkların altını çizmektedir. Kısaca hatırlatmak gerekirse, uluslararası ticarete konu olan sektörler kabaca imalat sanayisi, olmayan sektörler ise inşaat, gayrimenkul, finans ve diğer hizmet sektörleri ile ilişkilendirilir.
Sektörel yapının ve sermaye fraksiyonları arasındaki çekişmenin kur politikaları açısından önemi ilk kez siyaset bilimci Jeffrey Frieden’ın (1991) “Döviz Kurlarına İlişkin Çıkar Grubu Teorisi” (Interest Group Theory of Exchange Rates) adını verdiği çalışmasında ele alınmıştır. Frieden’a göre ticarete konu olan sektörlerin rekabetçi kur politikalarını desteklemesi beklenirken, hizmet, finans ve inşaat gibi uluslararası piyasalarda ticarete konu olmayan sektörlerin güçlü yerel para politikalarını tercih etmesi beklenmektedir. Bu ayrımın nihai sebebi rekabetçi kurun imalat sanayisindeki firmalara uluslararası piyasalarda yabancı firmalara karşı rekabet avantajı sağlayacak olmasıdır. Ancak ticarete konu olmayan sektörlerdeki firmalar tanım gereği uluslararası arenada yabancı firmalarla rekabet içerisine giremedikleri için rekabetçi kurun ticarete konu olan sektörlere sağladığı avantaj inşaat, finans ve diğer hizmet sektörlerinde üretim yapan firmalar için geçerli değildir. Üstelik rekabetçi kurun ithal ürünleri yerli ürünlere kıyasla pahalılaştırarak iç talebi yerli ürünlere yönlendirmesi ve bu sayede imalat sektörünün kârlılığını artırması beklenmektedir. Fakat bu avantaj da inşaat ve hizmet sektörleri için geçerli değildir.
Frieden’ın sunduğu bu teorik çerçeve çeşitli ampirik çalışmalar tarafından test edilmiştir. Bu konudaki en önemli çalışmalardan birisi Broz vd. (2008) tarafından firma bazında anket verileri kullanılarak yapılmıştır. Bu çalışmada, çeşitli ülkelerde ve sektörlerde faaliyet gösteren firmaların kur tercihleri bu konuyla doğrudan alakalı anket sorularına verilen cevaplarla incelenmiştir. Çalışma, imalat sanayisi firmalarının inşaat ve hizmet sektörü firmalarına kıyasla rekabetçi kur politikalarını daha çok desteklediğini göstermektedir.
Bu çalışmada kullanılan anketlerin zaman içerisinde devam ettirilmemesi ve kullanılan veri setinin firmaların yapısal özellikleri bakımından çok kapsamlı bilgiler içermemesi nedeniyle bu çalışmanın başka dönemler ve bağlamlardaki geçerliliğini test etmek maalesef mümkün değildir. Bu nedenle, Frieden’ın teorisi sektörler arası kur tercihlerini anlamak adına faydalı bir başlangıç noktası sunmakla birlikte, sınırlarına ulaşılmış ve bazı açılardan yetersiz görülen bir çerçevedir. Örneğin imalat sektörü firmalarının rekabetçi kur politikalarına açıkça karşı çıktığı birçok tarihsel örnek bulunmaktadır ve Frieden’ın teorisi bu örnekleri açıklamakta yetersiz kalmaktadır (Steinberg, 2015).
Koşullu Tercih Teorisi
Frieden’ın teorisi üzerine inşa edilen ve Çin ve Arjantin gibi kur politikalarının gündemi sıkça meşgul ettiği çeşitli ülkelerin kur politikalarını açıklamada oldukça başarılı olan bir çerçeve Steinberg (2015) tarafından sunulmaktadır. Steinberg’in “koşullu tercih teorisi” adını verdiği çerçevesine göre başta imalat sektörü olmak üzere çıkar gruplarının kur tercihleri sabit olmayıp, emek piyasasının ve finansal piyasaların kurumsal yapısına göre şekillenmektedir. Steinberg’e göre imalat sektörü, rekabetçi kur politikalarını, emek piyasası ve finansal piyasaların rekabetçi kur politikalarının kısa vadede ortaya çıkan olumsuz etkilerini telafi edebilecek şekilde organize edildiği ülkelerde daha çok desteklemektedir. Örneğin, işgücü piyasalarının çalışanların sendikalaşma ve grev haklarını kısıtlayan ve güvencesiz istihdamı destekleyen bir şekilde düzenlendiği ülkelerde, çalışanların devalüasyonlar karşısında alım güçlerini savunması güçleşir. Bu nedenle, işçi haklarının sindirildiği emek rejimlerinde sermayenin rekabetçi kur politikalarına güçlü emek rejimlerine kıyasla daha sıcak bakması beklenmektedir.
Benzer bir şekilde, devlet finansal piyasaları sermaye sınıfını devalüasyonların olumsuz etkilerinden koruyacak şekilde düzenleyebilir. Örneğin, devalüasyon sebebiyle artan ara ürün ve borçlanma maliyetleri ‘hedeflenmiş borç verme’ tarzındaki politikalar aracılığıyla diğer maliyet kalemlerinde yaşanacak düşüşler sayesinde telafi edilebilir. Steinberg kalkınmacı devlet literatürüne atıflarda bulunarak Güney Kore’de Park döneminde devletin finansal piyasaları bu şekilde organize ederek rekabetçi kur politikalarını mümkün kıldığını göstermektedir. Benzer bir anlatının izleri Alice Amsden’ın Asia’s Next Giant adlı başucu eserinde de karşımıza çıkmaktadır. Steinberg’in Çin üzerine yaptığı vaka çalışması da finans sektörünün yapısal özelliklerinin Çin’in özellikle 2000’lerde başarıyla uyguladığı rekabetçi kur politikalarını desteklediğini göstermektedir. Çin hükümeti, hem doğrudan borç verme gibi formel hem de banka yöneticilerini doğrudan atama, yönlendirme ve cezalandırma gibi daha enformel kanallar aracılığıyla kredi sistemine yön vermiş ve rekabetçi kurun imalat sektörü üzerindeki yan etkilerini hafifletmiştir. Steinberg (2016) benzer bir kurumsal çerçevenin olmadığı ülkelerde rekabetçi kur politikalarının uygulanabilirliğinin düşük olduğunu ileri sürmekte ve bu tezi destekleyen birtakım ampirik bulgular sunmaktadır.
Türkiye Üzerine Çıkarımlar
Frieden’ın çıkar grupları ya da Steinberg’in koşullu tercih teorisinden Türkiye üzerine ne gibi çıkarımlarda bulunabiliriz? Türkiye’de sermaye gruplarının kur politikası tercihlerine baktığımızda kabaca TÜSİAD ve MÜSİAD etrafında bir ayrışmanın yaşandığını, yakın geçmişte TÜSİAD sermayedarlarının ‘yüksek faiz-düşük kur[3]’ politika çerçevesini desteklediğini söyleyebiliriz. Bu tercihin sebebini anlamak için bu örgütlerin temsil ettiği şirketlerin sektörel ve yapısal özelliklerini incelemekte fayda var. Atıyaş vd. (2019) tarafından ele alınan bir çalışma firma düzeyinde veri kullanarak Türkiye’nin en büyük 1000 imalat firması içerisinde yer alan TÜSİAD ve MÜSİAD üyesi şirketleri 1998 ve 2012 yıllarına ait verilerle karşılaştırmaktadır. MÜSİAD’ın ağırlıklı olarak yiyecek-içecek, tekstil ve mobilyacılık sektörlerinde yoğunlaştığını, TÜSİAD firmalarının ise makine, teçhizat ve kimyasal ürünler gibi katma değeri daha yüksek ve daha ileri teknoloji kullanan endüstrilerde üretim yaptığı görülmektedir.
Karadam (2018) tarafından ele alınan bir çalışma, Türkiye imalat sektöründe faaliyet gösteren alt sanayilerin reel devalüasyonlara karşı kırılganlığını borç dolarizasyonu ve ihracat yönelimlerine bakarak incelemektedir. Bu çalışmada, sektörler bilanço verileri kullanılarak ‘cehennem’, ‘cennet’, ‘korunaklı’ ve ‘talep’ olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Borç dolarizasyonunun yüksek ve ihracat gelirlerinin düşük olduğu sektörler ‘cehennem’ kategorisine girmektedir. Bu kategorideki firmalar devalüasyonlara karşı en korunmasız firmalar olup, bu firmaların rekabetçi kur politikalarına karşı konumlanmalarını bekleyebiliriz. Bu grubun tam karşısında ise borç dolarizasyonunun düşük ve ihracat eğiliminin yüksek olduğu sektörler yer almaktadır. Bu sektörlerdeki firmaların rekabetçi kur politikalarından faydalanması beklenir. Dolarizasyonun yüksekliğine rağmen ihracat gelirlerinin yüksekliği sayesinde korunma altında olan sektörler ‘korunaklı’ ve dolarizasyonun düşük ve ihracatın çok önemli olmadığı sektörler ise ‘talep’ grubunda sınıflandırılmaktadır. Korunaklı kategorisindeki firmaların kur tercihleri konusunda çıkarım yapmak zorken iç talebe yönelik üretim yapan ve döviz yükümlülüğü az olan talep grubunun aşırı değerli kur politikalarını tercih etmesini bekleyebiliriz.
Şekil 1 Atıyaş vd. (2019) tarafından sunulan sermaye örgütlerinin sektörel kompozisyonu verisiyle Karadam’ın sınıflandırmasını bir araya getirmektedir. Bu grafiğe bakarak Türkiye’de sermaye örgütlerinin kur tercihleri noktasında birtakım çıkarımlarda bulunabiliriz. Şekil ağırlıklı olarak TÜSİAD veya MÜSİAD tarafından temsil edilen sektörleri dolarizasyon ve ihracat satışlarının toplam satışlar içerisindeki hacmi eksenine yerleştirmektedir. Şekilde yuvarlak ile gösterilen sektörler MÜSİAD, üçgen ile gösterilenler TÜSİAD, kare ile gösterilenler ise hem MÜSİAD hem de TÜSİAD tarafından temsil edilen sektörlerdir. Şekli incelediğimizde ağaç ve ağaç ürünleri dışında hiçbir MÜSİAD sektörünün cehennem kategorisinde olmadığını görüyoruz. Hatta tekstil ve giyim eşyası başta olmak üzere MÜSİAD için önem arz eden sektörlerin bir kısmının ‘korunaklı’ kategorisinde olduğunu görüyoruz. Buradan yola çıkarak MÜSİAD sermayesinin büyük bir kısmının rekabetçi kur politikalarından olumsuz etkilenmeyeceği çıkarımında bulunabiliriz. TÜSİAD’a bakacak olursak rafine petrol ürünleri (23), kimyasal ürünler (24), metalik olmayan mineral ürünler (26) sektörlerinin ‘cehennem’ kategorisinde olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla bu sektörlere ait şirketlerin rekabetçi kur politikalarına karşı konumlanmasını bekleyebiliriz. TÜSİAD tarafından ağırlıklı temsil edilen diğer birtakım sektörlerin (örneğin elektrik makineleri (31) ya da motorlu taşıtlar (34) gibi) korunaklı kategorisine dahil olsa da MÜSİAD ile kıyaslandığında rekabetçi kur politikalarına karşı pozisyon almasını beklemek yerinde olacaktır.
Şekil 1: Türkiye’de Sermaye Gruplarının Borç Dolarizasyonu ve İhracat Yönelimi
Kaynak: Uğurlu (2021)
Kısacası Türkiye’de sermaye sınıfının kur tercihleri tek tip olmayıp, sektörlerin borç dolarizasyonu, ihracata yönelimi, ara ürün bağımlılığı tarzında yapısal özelliklerine bağlı farklılıklar göstermektedir.
Yazıyı sonlandırmadan Steinberg’in koşullu tercih teorisinden Türkiye üzerine çok kısa birkaç çıkarımda bulunalım. Bu teori bizlere rekabetçi kur politikalarının destekleyici finansal kurumların yokluğunda uygulanmasının hem politik olarak hem de pratikte zor olacağını göstermektedir. Bu nedenle, rekabetçi kur politikaları tamamlayıcı politikalardan izole bir biçimde tartışılmamalı, uygulanması istendiği taktirde kendisiyle uyumlu politikalar bütünü içerisinde ele alınmalıdır. İkinci çıkarımımız ise, rekabetçi kur politikalarının sürdürülebilirliğinin güçlü emek rejimleriyle çatışma içerisinde olduğudur. Uzak Doğu ülkelerine ait yazın bu ülkelerin 1960’lı ve 70’li yıllarda geçirmiş olduğu başarılı endüstrileşme süreçleri sonrası geniş halk tabanları ve yöneticiler arasında ‘örtülü bir sosyal mutabakat’ oluştuğu ve bu nedenle uzun dönemde fayda getireceğine inanılan iktisadi politikaların kısa dönemde getireceği yüklere rağmen halk tarafından daha rahat kabul gördüğünü ileri sürmektedir (Razmi, 2018). Bu bulgular rekabetçi kur politikalarının uygulanabilirliği için sosyal mutabakatın önemini vurgulamaktadır. Türkiye’de bu politikaların geniş halk kesimleri tarafından destek görmesini beklemek çok gerçekçi değildir.
Kaynakça
Atiyas, I., Bakis, O., & Gürakar, E. (2019). Anatolian Tigers and the emergence of the devout bourgeoisie in the Turkish manufacturing Industry. Crony Capitalism in the Middle East: Business and Politics from Liberalization to the Arab Spring, 90.
Broz, J. L., Frieden, J., & Weymouth, S. (2008). Exchange rate policy attitudes: Direct evidence from survey data. IMF Staff Papers, 55(3), 417-444.
Demir, F. ve Razmi, A. (2022) The real exchange rate and development: theory, evidence, issues, and challenges. Journal of Economic Surveys 36(2): 386–428.
Frieden, J. A. (1991). Invested Interests: The Politics of National Economic Policies in a World of Global Finance. International Organization, 45(4), 425-451.
Karadam, D. Y. (2018). Effects of Real Depreciations on Turkish Manufacturing Industry: Financial Channel. Institutions, Development & Economic Growth, 11.
Razmi, A. (2018). Politics-Driven Exchange Rate Cycles: East Asia vs. Latin America. UMass Amherst Economics Working Papers.
Steinberg, D. (2016). Developmental states and undervalued exchange rates in the developing world. Review of International Political Economy, 23(3), 418-449.
Steinberg, D. A. (2015). Demanding Devaluation (1. bs). Cornell University Press.
Uğurlu, E.N., 2021. Döviz kuru politikalarının ekonomi politiği. Çalışma ve Toplum, 4(71), pp.2955-2978.
Notlar
-
Bu yazıda yer alan argümanların birçoğu Uğurlu (2021) çalışmama dayanmaktadır. Bazı cümleler bu çalışmadan sadece ufak değişiklikler yapılarak alınmıştır. ↑
-
Bu çalışmaların kapsamlı bir özeti için, bkz. Demir ve Razmi (2022). ↑
-
Yani değerli TL. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.

