Birkaç uzun alıntı, biraz tarih, biraz düşünce tarihi eşliğinde altın konusuna nasıl yaklaşılması gerektiği üzerine bazı gözlemleri ön plana çıkarıp, sonunda Türkiye’ye dönüyor ve altının sorunlarımızın kaynağı değil de aynası olabileceğine dikkat çekiyoruz.
Bazı tarihsel okumalar ve birkaç ders
Pierre Vilar (1984 [1969]), erken modern ve modern dönemde altın ve paranın tarihini ele aldığı büyük eserinin başlarında metodolojik bir ders vermek maksadıyla iki büyük figürü — Lord Keynes ve Karl Marx’ı — karşı karşıya getirir. Keynes, Treatise on Money’de altın veya gümüşe ilişkin maden keşiflerinin, ticaretin, el koyma ve yeniden dağıtımların, Sümer ve Mısır’da uygarlıkları “teşvik edici”, Atina’nın büyüklüğünün “dayanağı”, Roma’nın başarısında “sorumlu” etken olduğu; bu değerli metallerin kıtlaştıkları Orta Çağlar’da ise uzun süren ekonomik buhranın “sebebi” olduğu kurgusuyla, İktisat Tarihini yeniden yazmanın heyecan verici bir iş olacağını iddia eder. Vilar, titiz bir iktisat tarihçisi olarak bu tarih yorumunu fazla aceleci olduğu, “teşvik edicilik”, etken olma ile “sebep” olma arasında dağlar kadar fark olduğu ve en önemlisi de o çağların ekonomik yaşamı (fiyatlar, ücretler, iktisadi olarak aktif nüfus, çalışma saatleri, tasarruf düzeyleri vb.) hakkında tüm faktörleri bilmeden para-enflasyon-ekonomik dinamizm bağlantıları üzerine sağlıklı bir değerlendirmenin yapılamayacağı gerekçesiyle eleştirir.
Devamında, tarihi değerli metaller/para perspektifinden okuma işinde Keynes’in biraz geç kaldığına, benzer teşebbüslerin 1500’lerde ve 1700’lerde de yapıldığına değinir. 16. yy’ın İspanyol yazarlarını kaçırması mümkünse de, iyi bir literatür tarayıcısı olarak Hume ve takipçilerini ıskalaması mümkün olmayan Marx’a (1859)[1] döner; Marx sonradan paranın miktar teorisine evrilecek bu yaklaşımı şöyle eleştirir (mealen, serbest çeviriyle): Antik Çağ’da fiyat artışlarının para bolluğuna bağlanması yersizdir; nasıl ki Mısır ve Sicilya tahıllarının Roma’da bedava dağıtılması tahıl fiyatlarını belirleyen evrensel yasaları etkilemiyorduysa, Antik Çağın karakteristik yöntemiyle, bir ülkeden diğerine, istiflenmiş hazinelerin şiddet yoluyla aniden aktarılması, ve böylece o ülkede değerli metallerin üretim maliyetinde geçici bir düşüş yaşanması para dolaşımının içsel yasalarını çok az etkiler. Hume ve takipçilerinin elinde malların altın-fiyatına dair tarihsel seriler ve dolaşımdaki para miktarına dair resmi istatistikler olmadığından para dolaşımı hakkında yorum yapacak durumda değildiler diyerek de bitirir, Marx. Pierre Vilar, bu atışmalardan alınacak ibretlik dersler olduğunu, hatta burada bir iktisat tarihçisi için en önemli metodolojik derslerden biri olduğunu söyler: “yüzeysel monetarizmden” ve “efsanevi metal” hakkındaki parıltılı ama yanıltıcı formüllerden her ne pahasına olursa olsun kaçınmak gerekir; altının dünya üzerindeki hareketinin etkilerinden önce onun diğer ekonomik fenomenlerle ilişkisini öğrenmek gerekir; altının tarihte para rolü oynamış olmasının hiç de kaçınılmaz olmadığı, yine de, kullanımı altın arzının da içinde yer aldığı toplumsal karmaşıklığa bağlı olacak şekilde önemli bir ekonomik faktör olabileceğini akılda tutmak gerekir.
Vilar, atışmaları bir kenara bırakıp kendi yolunda devam eder[2]. Onun Marx alıntısını bıraktığı yerde, Marx (1859) konuya para dolaşımının içsel yasaları dediği şeyin keşfini ve teorik altyapısını kendisinden bir asır önce yaşamış Sir James Steuart’a atfederek devam eder. Marx’ın da dokunuş ve düzeltmeleriyle, bu yasalar aşağı yukarı şöyle sunulmuştur (mealen ve serbest çeviriyle): Fiyatların “talep ve rekabetin karmaşık operasyonuyla” belirlendiği, dolaşımdaki para miktarının buna ayak uydurduğu, fazlasının istiflendiği, hazinelere katıldığı ya da lüks eşyada nihayet bulduğu, para miktarı eksik kalınca sembolik ya da kredi-paranın hemen yerden bitiverdiği, ulusal paralar ile uluslararası paranın (dünya parasının) farklı şeyler olduğu, ulusal faiz farklarının ve ticaret dengelerinin dünya parasının akışını etkilediği, nihayetinde dışarı akmayan fazla dünya parasının (değerli metallerin) hazinelere yığılıp, madende durmasından farksız bir şekilde, faydasız ve bomboş beklediği[3].
Fernand Braudel (1981 [1979]), sürekli olarak Doğu’ya dış ticaret açığı verip bunu değerli metal kaçışıyla ödeyen Avrupa’da, aynı zamanda, içeride de sürekli para dolaşımının dışına çekilen ve oradan da kolay kolay geri gelmeyen altın ve gümüş iddiharı/istifçiliği probleminden ve buna yönelik sızlanmalardan bahseder. Örneğin, bazı hesaplara göre Napoli’de dolaşımdaki paranın/metalin belki 4 katı kenarda, hazinelerde, sandıklarda, tabakta, çanakta beklemektedir. Hükümranların hazineleri de onları kullanabileceği alanlar (savaş veya şatafat) sınırlı olunca, atıl metallerle dolup taşabilmektedir. Tüm metallerin toplanabildiği Amsterdam Bankası’nda tutulan altınların, madende bekleyen altınlardan bir farkı olup olmadığı, 1700’lerin ortasında sorgulanmaktadır.
Yani? Altın, genelde madende durduğu gibi beklemektedir. Hemen her zaman beklemektedir. Bazen mahsuplaşmaların bakiyesi olarak ortaya çıksa da sonra yine beklemektedir. Aktif bir ekonomik gelişme yoksa, ortada fon talep eden, yatırım çeken bir ekonomi yoksa, yani sermaye talebi yoksa, servetlerin tabak çanakta, altın gümüşte veya evde, arsada durması ne fark edecektir[4]; devletlerin ve onların bankaları ile hazinelerinin de aktif bir ekonomik kalkınma girişimleri ve stratejileri yoksa altınların şurada veya burada durmasının kime ne faydası vardır? Bu girişimler olduğunda bile, belki biraz akıştan sonra altın yine kenarda beklemektedir. Günümüze gelip soralım öyleyse: Altınları topladık ve kasaya koyduk, ne olacak? Uçuşa mı geçeceğiz? Bankalara mevduat yaptık altınları, bankalar bunları krediye mi dönüştürecek? (Bu son soruya acil cevap vermek lazım, çünkü öyle olacağını düşünen çoktur: kesinlikle hayır.) Hepsini bozdurduk, para politikası fonuna, vadeli mevduata koyduk, sonra tam olarak ne olacaktır, hangi problemi tam olarak nasıl çözecektir?
Altının, ödeme aracı olarak bir fonksiyonun da kalmadığı düşünülünce, geçmişte olduğu gibi bugün de en efektif kullanımı rezerv (geniş anlamda savaş rezervi) olarak tutulması olarak görünüyor. Zaten tarihsel gelişim de altın etrafında örülen bütün illüzyonları silip, onun bir ödeme aracı olma veya hesap birimi olma özelliklerini tıraşladıktan sonra geriye yalnızca bir değer saklama ve uluslararası rezerv olarak sayılma özelliklerini bırakmadı mı?
İktisat tarihçisi veya düşünce tarihçisi olmasak da Charles Kindleberger’ın (1985), çekingen bir şekilde Donald McCloskey’e atfen söylediği, “iktisat tarihi, daha fazla hakikat (fact), daha iyi hakikat, daha iyi iktisadi teori, daha iyi politika ve daha iyi iktisatçı geliştiriyor” iddiasını ciddiye alarak çıktığımız yolculukta geçerken gördüklerimizden, bu yazı dizisinde tartıştığımız argümanlarla ilintili olanlardan bir derleme sunduk. Şimdi günümüze dönüp, bağlayalım.
Günümüzde altın sevdasını nasıl okumalı?
Yukarıda verilen tarihsel perspektif, bugün Türkiye’de ve dünyada altına (ve belki onun dijital izdüşümü olan Bitcoin’e) yüklenen anlamları deşifre etmek için bir zemin sunuyor. Altını ve onun çılgın rallilerini, bir şeylerin nedeni, etkileyeni ya da sonucu gibi değil de toplumsal ve iktisadi bir semptom olarak görebilmek gerekiyor öncelikle. Peki neyin semptomları? Modern iktisadi ve finansal sistemin göbeğindeki bu “arkaik” tutkuyu, Keynes’in ifadesiyle “barbarlık kalıntısı” olan altının bitmeyen çekiciliğini nasıl okumalıyız? Altın, parasal özelliklerinden kısmen soyunmuş olsa da hala arz kıtlığından (yüksek maliyetinden) ve talep tarafında da kapitalizmin/emperyalizmin çözüm üretemediği sorunlardan beslenmekte. Finansal sistemin içindeki birikimler/yatırımların kaderinde, bir gecede bir ömrün emeğinin yok edilmesi veya apaçık çalınması varken, “sosyal devlet” veya emekçi sınıfların kazandığı haklar, sosyal güvenceler de ortadan birer birer kaybolmuşken, çok yakın bir tarihe kadar basbayağı “para” olan, o tarihten beridir de fena performansı olmayan bir değer saklama aracı kılığına bürünen altına niye talep olmasın ki? Hele ki, kapitalizmin önemli bir motoru, moral ve motivasyon kaynağı olan “kolay” zenginleşme hülyasının nesnesi olarak ara sıra uzun ve güzel ralliler yapıyorsa… “Arkaik”, “sistem dışı” ürünlere düzenli talep üretmek için aracıların ve arz edenlerin çabalarını, muazzam reklam faaliyetini de unutmayalım. Son olarak, tabii ki, uluslararası para sisteminin iç çelişkilerinin (uluslararası parasal sistemin ulusal bir para birimi üzerine kurulu olması, o ulusun yükümlülüğünün uluslararası para olması veya kendi parası cinsinden olması), yaşanan gelişmelerle birlikte (ABD’nin finansal tekelini silaha dönüştürerek diğer ülkeler üzerinde yaptırım aracına dönüştürmesi) görece bağımsız yol yürüyebilen ülkelerin uluslararası rezerv olarak altın tercih etmesini de ekleyerek çerçeveyi tamamlayalım[5].
Bu çerçevede, altın saklanır, depolanır, biriktirilir ve bunların kendi içinde bir mantığı vardır. Biriken ve piyasası oldukça canlı ve likit olan her enstrüman gibi tasarruf, birikim ve finansman devrelerinin ya da varlık fiyatı etkilerini de hesaba katınca bilanço genişlemesi veya servet etkisi matematiğinin konusu ve toplam talebi etkileyen bir unsur olabilir. Türkiye’de de yüksek miktarda yastık altı altın varlığı, devasa bir kuyumcu ve işleyici ekosistemi, ayrıca finansal sistemin parçası olmuş büyük bir altın birikimi mevcuttur[6]. Bunlar da yukarıda söylenen devrelerin, servet etkisi matematiğinin ya da talebin bileşenidir.
Fakat, altın fiyatı 2,000 dolar/ons fiyatından iki sene içinde 5,000 dolar/ons fiyatına geldi; bu fiyat gelişmesi Türkiye’den bağımsız olduğu için dışsal bir şok, eksojen bir faktördür; servet etkisi yaratmak suretiyle talep koşullarını etkilemiştir ve düşemeyen enflasyonun bizden kaynaklı olmayan bir sebebidir denip, bunun etrafında bir anlatı, hikâye ve söylence oluşturuluyorsa bu doğru bir iş değildir.
Türkiye’nin altın talebi, sistemin kendi işleyişinin bir sonucudur. Enflasyonun yüksek, geleceğin belirsiz ve yerli paranın itibarının düşük olduğu bir ortamda altın talebi artar, bu talep de ithalatı ve döviz talebini besler[7]. Türkiye’de altın hikayesi parasal meseleleri etkileyen dışsal bir faktör gibi anlatılamayacak kadar içsel bir meseledir. Fiyatını kim nerede nasıl belirlerse belirlesin, bu arkadaş bizim parasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarımızın bir göstergesi veya sonucudur, endojendir, fiyatı arttıkça, koşullar müsaitse, hemen her zaman talebi de artmaktadır.
İlk planda, yazının bu kısmında, bizim kapitalist ekonomik kalkınma hikayemizin geldiği ve durduğu şu noktadaki eksik veya fazlaya, pandemi sonrası yaşanan spekülatif çılgınlıklara, rantiyenin ve finansın tabana yayılmasına, altın ekosisteminin neleri yansıttığına vb. odaklanmayı planlamıştım. Bu meşakkatli konuları şimdilik bir kenara ve buraya not olarak bırakıyorum, belki ileride döneriz. Tek gözlemli örneklemlerle, anekdotla (kaçakçılık, istifçilik, cinayet vb. haberleriyle) çalışmak gerçekten zor ve fakat bunların da büyük resmin parçası olduğuna işaret etmenin ve içinde bulunduğumuz genel resmi dikkate almanın zaruri olduğunu düşündüğüm için en azından dokunup geçiyorum.
Devamında büyük resmin en azından verisi bol olan bir parçasına, konut sektörüne ve altınla ilişkilendirilmesinin elle tutulur bir yanı olup olmadığına odaklanacağız. Şimdilik duralım, ikinci kısımda devam edeceğiz.
Kaynakça
Serkan Arslanalp, Barry J. Eichengreen, and Chima Simpson-Bell. “Gold as International Reserves: A Barbarous Relic No More?”, IMF Working Papers 2023, 014 (2023), accessed 5/1/2026, https://doi.org/10.5089/9798400229947.001
Fernand Braudel (1981 [1979]). Civilization and Capitalism 15th – 18th Century, Vol 1. William Collins Sons & Co Ltd. London.
_____ (1982 [1979]) Civilization and Capitalism 15th – 18th Century, Vol 2. William Collins Sons & Co Ltd. London)
Charles Kindleberger (1985). A Financial History of Western Europe. George Allen & Unwin Ltd, London.
K. Marks (1859). A Contribution to the Critique of Political Economy (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı). (çevrimiçi versiyon: Marxists.org)
P. Vilar (1984 [1969]), A history of Gold and Money (Oro y Moneda en la Historia), Verso, NY.
Notlar
-
K. Marks (1859). A Contribution to the Critique of Political Economy (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı). (online version: Marxists.org) ↑
-
Vilar, 1400’lerden sonra Batı Avrupa’nın altın ve gümüş peşine düşüşünü, bunların üretim teknolojisindeki gelişmeleri, getirilip dağıldıkları yerlerin ekonomileriyle etkileşimlerini de inceleyerek, meşhur 16. yy Fiyat Devrimi üzerindeki tartışmalı etkilerini masaya yatırıyor ve parasalcı yaklaşımlara karşı bir argüman sunuyor. Sonrasında altın ve paranın tarihini 20.yy’a kadar getiriyor. Fiyat Devrimi bağlamında karşı durduğu tezlerin en modern ve revize edilmiş haliyle bir savunusu için John Munro tarafından yazılmış Earl J. Hamilton değerlendirmesi incelenebilir (https://eh.net/book_reviews/american-treasure-and-the-price-revolution-in-spain-1501-1650/). Naçizane, parasalcı yaklaşımların en savunulabilir, olgularla en uyumlu versiyonları pek de parasalcılığa benzememektedir. Fark edilebileceği gibi Marksizme yakın bir araştırmacı olduğundan mıdır, yoksa Fransız olduğundan mıdır bilmiyorum, beni kendisine yönlendiren Kindleberger (ve kısmen Braudel) gibi devlerin aksine, Munro’nun, temel çıkarımlar noktasında yaklaştığı Vilar’a referans vermemesi de enteresandır. ↑
-
İktisadi anlayışlar arasındaki farklar baki kalmak kaydıyla ve kendi tarihsel bağlamında değerlendirildiğinde, bugün parasal sistemlerin işleyişiyle meşgul her türden araştırmacının ve Adam Smith’ten başlayarak pek çok ekolün de altına imza atacağı bir olgusal ve kavramsal altyapı bu. Karşı tarafında ise Hume’dan başlayarak Ricardo’ya, monetaristlere ve günümüzde de devamcıları eksik olmayan miktar teorisi uzantısı kavrayışlar var. Örneğin, John H. Cochrane (2026), “Inflation”, (https://www.johnhcochrane.com/research-all/inflation) kitabında yeni bir versiyon önermekte, fiyatlar genel düzeyini, mevcut kamu borçları ve gelecekteki bütçe açıklarının bugünkü değeriyle ilişkilendirmekte; vergileri paranın karşılığı/dayanağı olarak tanımlamakta ve enflasyonu da çok paranın az malı kovalamasına yormaktadır. Marx (1859), uzunca bir Ricardo (Currency School) eleştirisi yaptığı pasajın devamında kredi paranın, hazine tahvili veya kamunun yasal ödeme aracı yaptığı kâğıt paranın ve değerli metallerin tümüyle farklı yasalara tabi olduğunu söylerken, çağdaş yazarların çoğunun bunları birbirine karıştırmasından dertlenir ve çok haklıdır. ↑
-
Üretken olmayan sermaye olarak görülen altın veya gayrimenkul gibi yatırımların kapitalizmdeki fonksiyonlarına da ayrı bir bölüm açmak gerekirdi. Yeni bir başlık açmamak için duruyoruz. ↑
-
Dünyanın altına yeniden yöneliminin, Çin’in 2000’lerle birlikte geldiği ekonomik gelişim düzeyine ve 2008 küresel finansal krizi tecrübesine değinmeden de anlaşılamayacağını not edelim. Dünya Altın Konseyinin “30 Years of Gold Demand Trends” başlıklı kısa ve öz çalışmasına bakılabilir: https://www.gold.org/goldhub/research/30-years-gold-demand-trends
Yakın zamanda Arslanalp vd. (2023) tarafından yapılan araştırma ise merkez bankaları talebinin arka planını araştırıyor. ↑
-
Bu yazı serisinin ikinci ve üçüncü bölümünde değindik. https://katmanportal.com/?p=3402 ; https://katmanportal.com/?p=4138 ↑
-
Belirtmeye gerek yok ki, enflasyondan kaçış veya kötü paradan kaçış, yalnızca altına yönelmek zorunda değildir. Konut, arsa, bağ ve bahçe gibi varlıklar veya sert yabancı paralar, her daim alternatif olmuşlardır. Bir diğer ilginç nokta, aynı enstrümanların, yatırım fırsatları için bekleme enstrümanları olması veya bazen de zenginliğin son durağı olmalarıdır (Fernand Braudel (1982 [1979]) cilt 2, bölüm 4 okunabilir). Hangi fonksiyonu yerine getirecekleri başka koşullara bağlıdır. ↑
