Takip et

Güç (III): Gücün Yapısal Koşulları

YazarCeren Soylu

11 Mayıs, 2026
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20098159 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Serinin ilk iki yazısında tartışılan faillik-yapı ilişkisi, bütünsellik ve ortaya çıkış (emergence) kavramlarına dayanarak güç kavramını düşünmeye devam ediyoruz.

Bu bölümde, serinin ilk iki yazısında[1] tartışılan faillik-yapı ilişkisi, bütünsellik ve ortaya çıkış (emergence) kavramlarına dayanarak güç kavramını düşünmeye devam ediyoruz.

Bir önceki yazıda faillik ve yapının[2] ontolojik olarak indirgenemez bir karşılıklı bağımlılık içinde düşünülmesini önermiş[3], toplumun fail ve yapıdan oluşan bir bütünsellik olarak ele alınmasının bu dinamiği anlamaya yardımcı olacağını ileri sürmüştüm. Şimdi bu argümanı bir adım ileri götürerek, yapının kendisini de bir bütünsellik olarak kavramsallaştıracağım. Bu bütünselliğin bileşenleri “yapısal koşullar” olarak adlandırdığım unsurlar olacak. Dolayısıyla, bütünsellik tanımı[4] gereği, hem yapısal koşulların varlığı hem de aralarındaki ilişkiler toplumsal yapının bir bütün olarak anlaşılması açısından belirleyici olacaklar. Yapısal koşulları genel anlamda politik (örn. seçim sistemi), sosyal (örn. kültür, dil, toplumsal normlar) ve ekonomik (örn. yoksulluk, işsizlik) sistemin belirlediği parametreler olarak düşünebiliriz.

Daha önce, faillik ile yapı arasındaki temas noktasını aktörlerin işgal ettiği konumlar (positions) olarak kabul etmiştik. Konumlara içkin haklar ve yükümlülükler ile konumların diğer konumlarla ilişkisi[5] güç sisteminin de başlıca belirleyicileri olarak öne çıkmıştı. Bu sistem, (i) hak ve yükümlülüklerin konumlara dağılımı ve (ii) bireylerin konumlara dağılımından oluşur. Bu iki boyut, konumları işgal eden bireylerin yapısal koşullar üzerindeki etkileri aracılığıyla ya yeniden üretilir ya da dönüştürülür. Bu sürekli süreç, aynı zamanda güç sisteminin yeniden üretimi ve dönüşümünü ifade eder.[6]

Dolayısıyla bu sistemin dönüşümü iki şekilde gerçekleşebilir:
(i) gücün dağılımı değişebilir;
(ii) gücün tanımı—temeli ve/veya kapsamı—değişebilir.

İlk durum, hak ve yükümlülüklerin konumlara dağılımındaki ve/veya bireylerin konumlara dağılımındaki değişimleri ifade eder. İkinci durum ise yapısal koşullardaki ve/veya etkileşim biçimlerindeki değişimleri ve dolayısıyla toplumsal yapı üzerindeki etkilerindeki dönüşümü ifade eder.

Bu bağlamda şu sorular ortaya çıkar:

  • Hak ve yükümlülükler konumlara nasıl dağıtılmaktadır?
  • Konumlar bireylere nasıl tahsis edilmektedir?
  • Bu dağılımlar nasıl sürdürülmekte veya dönüştürülmektedir?
  • Yeni güç biçimleri nasıl ortaya çıkmaktadır?

Bu soruların yanıtları, bireylerin teşvik yapılarının oluşumunu, yeniden üretimini ve dönüşümünü belirler; zira bu teşvikler, bireyin bulunduğu konuma bağlı hak ve yükümlülükler ile bu konumun diğer konumlarla ilişkisi tarafından şekillenir.

Bu noktaları birleştirdiğimizde, bir sonraki adım: güç sisteminin pratik alanının hem belirleyicileri hem çıktıları olan konumları (özgün hak ve yükümlülükleri ile) yapısal koşullardan ve bunların birbirleriyle etkileşim biçiminden kaynaklanan ortaya çıkış (emergent) özellikleri olarak düşünebiliriz. Konumları işgal eden bireyler, bu yapısal koşullar üzerinde harekete geçerek onları yeniden üretebilir ya da dönüştürebilir.[7]

Buraya kadar sunduğum analiz çerçevesinde gücün kavramsallaştırılmasına dair önermem:

Bir failin gücü, işgal ettiği konumun ve/veya diğer konumların hak ve yükümlülüklerini belirleyen yapısal koşullar üzerinde etkide bulunabilme kapasitesidir.

Bu etki üç şekilde gerçekleşebilir:
(i) mevcut yapısal koşulların değiştirilmesi,
(ii) yeni yapısal koşulların oluşturulması ve mevcut koşulların etkileşim biçiminin değiştirilmesi yoluyla bütünün—yani toplumsal yapının—dönüştürülmesi,
(iii) bireylerin kendi konumlarına veya diğer konumlara ilişkin algılarının değiştirilmesi.

Bu süreç sonucunda diğer konumların hak ve yükümlülükleri etkileniyorsa, aşağıdaki koşullar altında bu durum “başkaları üzerinde güç” olarak nitelendirilir:
(a) ilişkinin en az bir taraf tarafından tanınması,
(b) gücü kullanan tarafın (bu her iki taraf da olabilir) diğer tarafın eylemlerine veya kararlarına bağlı hedefler doğrultusunda hareket etmesi.

Dolayısıyla gücün kullanımı, diğer tarafın eylemlerinin ve kararlarının güç kullanan tarafın hedeflerine yönelik biçimde yönlendirilmesini güvence altına almayı amaçlar. Her iki taraf da bu kapasiteye sahipse, bu sürecin sonucu iki taraf arasındaki güç dengesine bağlı olacaktır.

Bu tanım çerçevesinde üç önemli nokta vurgulanmalıdır.
Birincisi, fail kavramı bireyleri, grupları, devletleri ve diğer kolektif aktörleri kapsar.
İkincisi, algıların değiştirilmesi bilgi kanallarının (örn. medya, eğitim sistemi) kontrolü veya tercihlerin manipülasyonu yoluyla gerçekleşebilir.[8]
Üçüncüsü, yapısal koşullar üzerinde etkide bulunabilme kapasitesi, yine konuma bağlı hak ve yükümlülüklere bağlıdır; dolayısıyla yapı tarafından belirlenir.

Bu ilk bakışta döngüsel bir argüman gibi görünebilir; ancak yapısal koşulların ortadan kalkması veya yeni koşulların ortaya çıkması gibi dinamik süreçler bu döngüyü kırar. Hem yapı üzerindeki farklı (değişik alanları hedef alan ya da aynı alanda farklı hedeflere odaklanan) etkiler bütünsellik olarak muhtemel ortaya çıkış etkileri yaratabileceğinden, hem de yapı görece daha yavaş değiştiği için bu süreçler belirli bir fail tarafından tam olarak kontrol edilemez ve beklenmedik sonuçlara açıktır. Bunun güzel bir özetini bir önceki yazıdan hatırlayacağınız Archer (1995) alıntısı sunmaktadır: “Genel anlamda ‘toplum’, kimsenin tam olarak karşılaştığı biçimiyle istemediği, fakat hem bireysel hem de kolektif dönüşüm çabalarına direnç gösteren bir şeydir—bu direnç, illa ki değişmeden kalması biçiminde değil, kimsenin idealine uymayan bir şeye dönüşmesi biçiminde ortaya çıkar” (Archer, 1995, s. 2). Yüzeysel bir analizle de olsa, Amerika-İsrail-İran savaşındaki aktörlerin karşılıklı hamlelerini bu gözle incelemek durumu somut bir çerçeveye oturtmak için yardımcı olacaktır.

Özetleyecek olursak, güç konumlara bağlı ve bu konumları işgal eden bireyler tarafından icra edilen yapısal temelli bir kapasitedir. Temel iki dağılım süreci (hak ve yükümlülüklerin konumlara dağılımı ve bireylerin bu konumlara dağılımı) yapısal koşullar tarafından belirlenir. Açıktır ki yapısal koşulların sürekliliği ve etkileri ne diğer yapısal koşullardan ne de mevcut güç sisteminden bağımsızdır. İlki, yapısal koşulların içsel ilişkili olmasından—yani toplumsal yapının yapısal koşulların bir bütünselliği olarak tanımlanmasından—kaynaklanmaktadır. İkincisi ise faillerin, işgal ettikleri konumlar aracılığıyla yapısal koşullar üzerinde potansiyel etkilerinden kaynaklanmaktadır. Elbette herkes işgal ettiği konumun gücü için zorunlu olan yapısal koşulları yeniden üretmeye çalışacaktır. Örneğin, işsizlik, işçi haklarını koruyan bir idari yapının olmaması, sendikaların güçsüzleşmesi ve yüksek enflasyon gibi yapısal koşulların etkileşimi, kapitalistler ile işçiler arasındaki göreli pazarlık gücünü belirlemektedir. Bu nedenle kapitalist sınıf, çeşitli araçlarla bu koşulları kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Bununla birlikte bu, determinist bir etki değildir; zira, Polanyi’nin (1957) “çifte hareket” (double-movement) olarak ifade ettiği durumdaki gibi başka faillerden ya da başka yapısal koşullardan kaynaklanan dengeleyici karşı güçler mevcuttur. Burada belirleyici önem taşıyan iki unsur bulunmaktadır: i) karşıt güçlerin yapısal koşullar üzerindeki etkilerinin nihai sonucunu—yani farklı konumların göreli gücünü—belirleyen koşullar; ii) hangi konumların yapısal koşullara etki edebileceğini tanımlayan koşullar. Örneğin, kaynaklara erişim, geniş ölçüde tartışılmış koşullardan biridir. Bununla birlikte, kaynaklar tek başına yeterli değildir; zira ancak belirli koşullar altında sonuç doğurabilmektedir. Olası belirleyiciler arasında kolektif eylem, siyasal katılım, siyasal hegemonya ve benzerleri sayılabilir.

Bir sonraki bölümde, şimdiye kadar geliştirilen çerçeveyi ampirik hikâyeler üzerinden tartışacağım.

Yapay zekâ kullanım beyanı: Bu yazının hazırlanma sürecinde tercüme amacıyla yapay zekâ araçlarından sınırlı ölçüde yararlanılmıştır. Yazının içeriği ve argümanların sorumluluğu yazara aittir.

Kaynakça

Archer, M. S. (1995). Realist Social Theory: The Morphogenetic Approach. Cambridge: Cambridge University Press.

Bachrach, P., & Baratz, M. S. (1962). Two Faces of Power. The American Political Science Review , 56 (4), 947-52.

Bowles, Samuel. (1985). “The Production Process in a Competitive Economy: Walrasian, Neo-Hobbesian, and Marxian Models.” American Economic Review, 75(1), 16–36.

Bowles, S., & Gintis, H. (1999). Power in Competitive Exchange. In S. Bowles, M. Franzini, & U. Pagano (Eds.), The Politics and Economics of Power. London: Routledge.

Galbraith, J. K. (1983). The Anatomy of Power. Boston: Houghton Mifflin.

Gramsci, Antonio. (1971). Selections from the Prison Notebooks. Edited and translated by Quintin Hoare and Geoffrey Nowell Smith. International Publishers, New York.

Jackson, M. O. (2008). Social and economic networks. Princeton University Press.

Polanyi, Karl. (1957). The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time. Beacon Press, Boston.

Soylu, C. (2010). Contested Commons: Power Relations and Collective Action at The Uluabat Lake, Turkey. Ph.D. Dissertation, Universita degli Studi di Siena, Department of Economics.

Notlar

  1. Bakınız Güç: Ontolojik Yaklaşımlar (ı) ve Güç (II): Faillik-Yapı İlişkisi

  2. Önceki yazılardan tanımları hatırlatacak olursak, faillik (agency), genel olarak bireylerin veya kolektif aktörlerin—gruplar, sınıflar, kurumlar ya da devletler—amaçlı eylemde bulunma, tercihler oluşturma ve bu tercihler doğrultusunda müdahalede bulunma kapasitesine işaret eder. Yapı (structure) kavramı için tekil ve sabit bir tanım vermek zor olsa da, genel anlamda, yapı, aktörler arasındaki ilişkilerin düzenleniş biçimini (örneğin piyasa yapıları), bu ilişkileri şekillendiren kurumsal ve teknolojik koşulları ve bu unsurların birlikte oluşturduğu görece kalıcı düzenlilikleri ifade eder diyebiliriz.

  3. Güç analizine dair geliştirdiğimiz çerçevenin ontolojik temeli, fail–yapı ilişkisini “toplumsal etkinliğin dönüşümsel modeli” olarak ele alan Eleştirel Gerçekçilik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, altta yatan nedenler, mekanizmalar ve eğilimlerin analizine imkân tanıyan katmanlı bir ontoloji ile birlikte ortaya çıkış kavramını temel alır. Eleştirel Gerçekçilik’e göre gerçeklik üç düzeyden oluşur: (i) ampirik (deneyim), (ii) olgusal (gerçekleşen olaylar), (iii) reel (altta yatan mekanizmalar ve yapılar). Bu düzeyler birbirine indirgenemez ve her düzey, kendine özgü ortaya çıkış özellikleri içerir.

  4. Bir bütünsellik (totality), içsel olarak ilişkili unsurların organik bir bileşiminden oluşmakta ve bu unsurların etkileşimi sonucunda birleşenlerine indirgenemeyen, hatta onların taşımadığı, ortaya çıkan (emergent) özelliklere sahip olabilmektedir. Bir bütünsellikte ortaya çıkacak özelliklerde hem bileşenler hem de ne şekilde bir araya geldikleri belirleyicidir ancak bütünselliğin özellikleri bileşenlerin özellikleri ile sınırlı değildir. Bir önceki yazıda da belirttiğimiz temel örnek su molekülünün hidrojen ve oksijen atomlarının bir bütünselliği olarak düşünülmesidir.

  5. Konumlar arasındaki ilişkiyi sosyal ağlar (social networks) teorisi bağlamında düşünebiliriz. Jackson (2008) ağ teorisinin sosyal bilimlerde uygulamasının temel kaynaklarından biri olarak belirtilebilir.

  6. Bu noktada, bireylerin işgal ettikleri konumların ve bu konumlara bağlı kuralların zaman ve mekân boyunca görece yavaş değişmesi gerektiğini varsayıyorum.

  7. Yapısal koşulların bireylere bağımlı olması, onların toplumsal (sosyal) niteliğini belirler. Yapı, yapısal koşulların bir bütünlüğü olarak ele alındığında bu toplumsal (sosyal) özellik korunur.

  8. Bu, Gramsci’nin hegemonya kavramına karşılık gelir. Gramsci, egemen sınıfın toplumsal denetimini yalnızca zorlama yoluyla değil; kültürel ve ideolojik mekanizmalar aracılığıyla inşa ettiği rızaya dayandırdığını öne sürmektedir. Hapishane Defterleri’nde (1929–1935) sistemleştirilen bu kavram, egemen sınıfın değer ve normlarının “sağduyu” (common sense) olarak içselleştirilmesi yoluyla mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretildiğini göstermektedir.

    Benzer şekilde Galbraith’in (1983) tanımladığı “koşullandırılmış güç” (conditioned power) de ikna, eğitim ve toplumsal bağlılık yoluyla inançların ve tercihlerin değiştirilmesi yoluyla işler. Öznel bir güç türüdür: onu kullananların da bu güce maruz kalanların da bunun farkında olması gerekmez: “Otoriteyi kabul etmek, başkalarının iradesine boyun eğmek, boyun eğenlerin daha yüce tercihi hâline gelir. Bu tercih bilinçli olarak yetiştirilebilir—ikna ya da eğitim yoluyla. Bu, açık koşullanmadır. Ya da kültürün bizzat kendisi tarafından dikte edilebilir; bu durumda boyun eğme olağan, uygun ya da geleneksel açıdan doğru kabul edilir. Bu ise örtük koşullanmadır. İkisi arasında keskin bir sınır çizmek güçtür” (s. 24).

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ceren Soylu (2026). Güç (III): Gücün Yapısal Koşulları. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20098159
  • Lisans derecesini (2004) Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde, doktorasını (2010) Universita Degli Studi di Siena’da Politik İktisat alanında tamamlamıştır. University of Cambridge, University of Indiana ve Santa Fe Institute’te akademik araştırmalarda bulunmuştur. 2011-2025 yılları arasında University of Massachusetts Amherst  Ekonomi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Halen Fenerbahçe Üniversitesi Ekonomi ve Finans bölümünde öğretim üyesidir.  Araştırma alanları mikroekonomi, oyun teorisi, politik ekoloji, güç ilişkilerinin politik iktisadı ve kolektif hareketleri kapsamaktadır.

    Diğer Yazıları