Çağdaş emperyalizm tartışmaları üzerine eleştirel değerlendirmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu yazıda E.M. Wood’un Sermaye İmparatorluğu çalışmasında çağdaş emperyalizmi, soyut ve tarihötesi bir kapitalizm modeli ile açıklama girişiminin yarattığı sorunlara işaret ediyoruz.
Katman’da çağdaş emperyalizm tartışmalarına odaklanan yazı dizisinde daha önce David Harvey’in Yeni Emperyalizm çalışmasını değerlendirmiştik. Bu yazıda ise 2003 yılında Harvey’in kitabıyla eş zamanlı olarak yayımlanan Ellen Meiksins Wood’un Sermaye İmparatorluğu (The Empire of Capital) adlı çalışmasını ele alacağız. Bu çalışmanın incelenmesi, emperyalizm tartışmalarına yaptığı teorik katkıdan ziyade yazarının çağdaş Marksizm içindeki konumu nedeniyle özel bir önem taşıyor. Wood, sosyalist bloğun çözülüşünün ardından solda yükselen liberalizme karşı kaleme aldığı Sınıftan Kaçış (The Retreat from Class) adlı çalışmasıyla, 1990’lı yılların küreselleşme ideolojisine karşı eleştirel tutumuyla, Marksizmin teorik bütünlüğünü ve güncelliğini korumaya çalışan en önemli Marksist düşünürlerden biri olarak öne çıkmıştır. Bu nedenle, Sermaye İmparatorluğu özel bir dikkatle tartışılmayı hak etmektedir.
Wood, bu çalışmasını 2000’li yılların başında ABD’nin Irak ve Afganistan işgalleriyle yeniden canlanan emperyalizm tartışmaları bağlamında kaleme almıştır. Çalışmanın eleştiri okları iki karşıt yaklaşıma yöneliktir. Bir yandan “kapitalist emperyalizm”in özgül işleyiş mantığını dikkate almadan, emperyalizmi toprak ilhakı, doğrudan siyasal egemenlik ve sömürgecilikle özdeşleştiren realist uluslararası ilişkiler yaklaşımını eleştirirken, diğer yandan Hardt ve Negri’nin küreselleşme ideolojisinin zirvesini oluşturan İmparatorluk tezine karşı kapitalizmin ulus-devletlerden bağımsız işleyemeyeceğini vurgulamıştır. Ona göre sermaye, mülkiyet haklarının güvence altına alınması, sözleşmelerin uygulanması, emek piyasalarının düzenlenmesi ve gerektiğinde zor kullanılması için ulus-devletlere ihtiyaç duymaktadır. Küreselleşme sürecinde ulus-devletler, ortadan kalkmak bir yana piyasa zorunluluklarının dayatılması için taşıyıcı olarak önem kazanmıştır. Günümüz kapitalist emperyalizminin siyasal biçimi, küresel bir devlet değil, ABD hegemonyası altında işleyen çok devletli uluslararası sistemdir.
Wood’a göre kapitalist emperyalizm, önceki imparatorluk biçimlerinden farklı olarak doğrudan siyasal egemenlikten çok piyasa bağımlılığı yoluyla işlemektedir. Kapitalizmi önceki sınıflı toplumlardan ayıran temel özellik de budur. Feodalizm gibi kapitalizm öncesi toplumlarda ekonomik sömürü siyasal ve askeri zor aracılığıyla gerçekleşirken, kapitalizmde üreticilerin üretim araçlarından koparılmasıyla birlikte sömürü esas olarak piyasa bağımlılığı üzerinden yürür. Böylece ekonomik sömürü ile siyasal zor kurumsal olarak ayrışır. Wood’un “iktisadi ve siyasi alanların ayrılması” (the separation of the economic and the political) kavramıyla açıkladığı bu olgu, kapitalist emperyalizmin ayırt edici niteliğini oluşturur. Bu çerçevede sermaye, doğrudan sömürge yönetimine ya da toprak ilhakına başvurmadan mülkiyet ilişkileri, ticaret rejimleri, borç mekanizmaları, para sistemi ve uluslararası kurumlar aracılığıyla başka toplumları kapitalist dünya ekonomisine bağımlı hale getirebilir. Bu model, Wood’a göre, en gelişmiş biçimine 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin kurduğu uluslararası düzende ulaşmıştır.
Wood, “kapitalist emperyalizm”i tanımlarken, emperyalizmi sömürge ya da ilhakla özdeşleştiren realist yaklaşımı eleştirmesine karşın modern emperyalizmle imparatorluk olgusu arasında metaforik ya da etimolojik bir bağlantıdan öteye geçmeyen ilişkiyi sorgulamadan, “sermaye imparatorluğu” kavramını başlığa çıkarmıştır. Ona göre modern emperyalizm, klasik emperyalizm teorilerinin vurguladığı gibi kapitalizmin belirli bir evresine özgü yeni bir olgu değil, tarih boyunca var olan imparatorluk olgusunun kapitalist biçimidir.
Wood’a göre Roma, İslam İmparatorluğu, İspanya, Hollanda ve Britanya imparatorlukları farklı yayılma ve egemenlik mantıklarına sahiptir. Roma İmparatorluğu toprak, vergi ve doğrudan siyasal-hukuki tahakküm üzerinden işlerken, İspanyol sömürge imparatorluğunda fetih, yağma, madenlerin denetimi, zorla çalıştırma ve kolonyal yönetim belirleyicidir. Hollanda tipi ticari imparatorluk ise üretim ilişkilerini dönüştürmeden ticaret yollarını, limanları, dolaşımı ve tekelci ticaret ayrıcalıklarını denetlemeye dayanır. Buna karşılık kapitalizm öncesi bütün bu imparatorluk biçimlerinin ortak özelliği, artık ürüne ekonomi-dışı zor yoluyla el konulmasıdır.
“Kapitalist emperyalizm” ya da “sermaye imparatorluğu” ise kapitalist toplumsal mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkardığı yeni bir egemenlik biçimidir. Bunun ilk tarihsel örneği, kapitalizmin doğduğu ülke olan Britanya’nın imparatorluk deneyimidir. On altıncı yüzyıldan itibaren İngiliz kırsalında gelişen yeni toplumsal mülkiyet ilişkileri hem üreticileri hem de mülk sahiplerini piyasaya bağımlı hale getirmiştir. Bu koşullarda ekonomi-dışı zor bütünüyle ortadan kalkmasa da giderek piyasa bağımlılığından kaynaklanan iktisadi zorunluluklar belirleyici hale gelmiştir. Lakin Britanya’nın sermaye imparatorluğu henüz olgunlaşmış bir “kapitalist emperyalizm” değildir. İngiliz emperyalizmi fetih, işgal ve yerleşimci sömürgecilik gibi kapitalizm öncesi imparatorluklardan devraldığı yöntemleri kullanmaya devam etmiştir. Ancak onu önceki imparatorluklardan ayıran yeni bir yayılma mantığı üretmiştir. Bu yeni kapitalist mantığa göre, ele geçirilen ya da yerleşime açılan toprak, üretkenliği ve kârlılığı artıracak biçimde yeniden örgütlenmesi gereken bir sermaye öğesidir. Bu nedenle İngiliz emperyalizmi, sömürgeleştirilen bölgelerde yalnızca siyasal egemenlik kurmakla ilgilenmemiş, kapitalist mülkiyet ilişkilerini, rekabetçi tarımı ve piyasa bağımlılığını yerleştirmeye çalışmıştır.[1] 20. yüzyılda olgunlaşacak kapitalist emperyalizmin temel mantığı da bu dönüşümle birlikte ortaya çıkmıştır.
Wood’un “kapitalist emperyalizm”in tarihini 17. yüzyıla kadar taşıması, kendisi açısından çözümü kolay olmayan sorunlar yaratmıştır. Zira, Britanya’nın sermaye imparatorluğu kapitalizmin gelişiminde önemli rol oynayan merkantilizm, kölecilik, Hindistan’daki sömürge idaresi gibi ekonomi-dışı zor yöntemlerine dayanan pratikler üzerinde yükselmiştir. Wood’a göre bu pratikler, “kapitalist emperyalizm”in tipik biçimi değildir. Kapitalizmin oluşum dönemine özgü, kapitalizm öncesi imparatorluk biçimlerinden miras kalan geçici olgulardır. Kapitalizm olgunlaştıkça, sermaye doğrudan siyasal egemenlik değil, piyasaya bağımlı toplumsal ilişkilerin yayılmasını talep edecektir. Bu nedenle ABD’nin temsil ettiği model, İngiltere’nin klasik sömürge imparatorluğundan daha tipik kapitalist emperyalizm örneğidir. Bu tartışmalı argümana aşağıda döneceğiz.
Wood’un kölecilik, sömürgecilik gibi olguların kapitalizmin oluşum sürecinde belirleyici olmadığı yönündeki itirazında belirli bir haklılık payı vardır. Kapitalizm kölecilikten, sömürgecilikten ya da merkantilist politikalardan doğmamıştır. Ancak Wood, İngiliz kırsalında ortaya çıkan toplumsal mülkiyet ilişkilerine tanıdığı nedensel öncelik nedeniyle, bu olguların İngiliz ticaretinin, plantasyon ekonomisinin ve pamuğa dayalı sanayileşmenin gelişmesindeki önemini inkâr etmese de bunları esas olarak, tarih sahnesine çıkmış olan kapitalizmin gelişmesini ve yayılmasını hızlandıran süreçler olarak ele almaktadır. Oysa Marx, sömürge sistemi, kölecilik, devlet destekli tekelci ticaret ve benzeri uygulamaları, sermaye ile ücretli emek ilişkisinin tarihsel önkoşullarının oluşmasını sağlayan “ilkel birikim” sürecinin kaldıraçları olarak çözümlemiştir. Wood, kapitalizmin kökeni ile gelişmesi arasında yaptığı keskin ayrım nedeniyle, bu süreçlerin sermaye ilişkisinin tarihsel kuruluşundaki rolünü geri plana itmekte ve kapitalizm öncesi imparatorluk biçimlerinden devralınan unsurlar olarak değerlendirmektedir.
Wood’a göre (2006: 171-172) sadece 17. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına uzanan emperyalist pratikler değil, klasik emperyalizm dönemi de “kapitalist emperyalizm”in tarihöncesini oluşturmaktadır. “Sermayenin ekonomik hegemonyasının dünyaya henüz hükmetmediği” bu dönem, yoğun jeopolitik ve askeri rekabetlere sahne olmuştur. Bu çerçevede iki büyük dünya savaşı da kapitalist toplumsal ilişkilerin henüz tam olarak yerleşmemiş olmasından kaynaklanmıştır. Sözgelimi 1. Dünya Savaşı, dönemin Marksistlerinin tercih ettiği ifadeyle “emperyalist bir paylaşım savaşı” değil, Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı gibi kapitalizm öncesi güçlerin de katıldığı rakip imparatorlukların kapışmasıdır.[2] Keza Wood’a göre 2. Dünya Savaşı’nda ekonomik çıkarlar için coğrafi yayılma boyutu söz konusu olsa da “saldırgan güçler” bakımından ekonomi-dışı mantığın egemenliği belirleyicidir. Burada Wood, Hitler Almanyası’nın toprak, hammadde ve özellikle petrol kaynaklarını ele geçirmeye yönelik hedeflerinin temel sanayi çıkarlarıyla bağlantısını kabul etmekle birlikte, bu hedeflerin militarist devlet ve geleneksel yayılmacılıkla gerçekleştirilmesini ekonomi-dışı mantığın ürünü olarak yorumlamaktadır. Buradaki temel sorun Wood’un kapitalist rekabet ile jeopolitik ve askeri rekabeti keskin biçimde birbirinden ayırmasıdır. Bu konuyu Harvey üzerine yazımızda ele almıştık. Hobson’dan başlayarak klasik emperyalizm teorilerinin temel sorunsalı militarizm ve yayılmacılığın kapitalizmin yeni evresinin ürettiği sonuçlar olduğunu göstermekti. Wood’un yorumu daha nüanslı olmasına karşın, klasik emperyalizm döneminde eleştirilen eğilimleri yeniden üretmektedir.
Wood (2006: 143-144) eserde 1. Dünya Savaşı konusundaki argümanını desteklemek için klasik emperyalizm teorilerini de yeniden yorumlamaktadır. Ona göre “klasik Marksist emperyalizm teorileri de gelişmiş kapitalist ekonomilerin iç işleyişinden kapitalizmin dış ilişkilerine doğru önemli bir odak kaymasını” temsil etmektedir. “Batı Avrupa’daki belli başlı Marksist teorisyenler dahi, kapitalizmle kapitalizm-olmayan arasındaki etkileşimlerle ve kapitalist devletler arasında, kapitalist olmayan dünya ile ilgili olarak çıkan çatışmalarla ilgilenir hale gelmiştir”. Bu bağlamda Wood, Rosa Luxemburg’un 1913’te yayımlanan Sermaye Birikimi’nde geliştirdiği ve kapitalizmin kapitalist olmayan bir çevreye zorunlu olarak ihtiyaç duyduğunu ileri süren teorisini klasik emperyalizm teorilerinin ortak özelliği olarak sunmaktadır. Oysa bu tartışmalarda sadece Hilferding, Lenin ve Buharin değil, Kautsky bile esas olarak gelişmiş kapitalist devletlerdeki tekelci sermayenin doğuşuna, bunun sermaye birikim dinamikleri ve krizlerle ilişkisine ve keskinleşen rekabete vurgu yapmıştır.[3] Wood, burada bir yandan klasik emperyalizm teorilerine “üçüncü dünyacı” bir yönelim atfederken, diğer yandan bu teorileri, dönemin savaş, devrim ve sosyalist strateji tartışmaları içinde şekillenen siyasal niteliklerini dikkate almadan, yalnızca emperyalizmin işleyişini açıklamaya yönelik teorik modeller olarak değerlendirmektedir.
Sermaye İmparatorluğu mu Amerikan İmparatorluğu mu?
Wood, yukarıda da değindiğimiz gibi Sermaye İmparatorluğu’nda 1945 sonrası Amerikan emperyalizmini kapitalist emperyalizmin klasik örneği olarak ele almıştır. Ona göre ABD’nin özgüllüğü, Britanya tipi bir sömürge imparatorluğundan farklı olarak dünya ölçeğinde piyasa bağımlılıklarını ve kapitalist toplumsal ilişkileri güvence altına alan bir düzen oluşturmasında yatmaktadır. Bu yorumdaki en önemli sorun, Amerikan emperyalizminin tarihsel deneyimini kapitalizmin genel eğilimi olarak sunmasıdır. Katman’daki bir önceki yazımızda kısaca ele aldığımız gibi Amerikan emperyalizminin, klasik emperyalizmden farklı olarak işgal ve ilhak politikalarına başvurmaması “kapitalist emperyalizm”in evrensel özelliği değil, Amerikan kapitalizminin özgül gelişme dinamikleriyle ve ABD’nin emperyalist bir güç olarak sahneye çıktığı 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin özgün konjonktürüyle ilgilidir.
ABD kapitalizmi, Avrupa kapitalizminden oldukça farklı bir zeminde gelişmiştir. İngiltere ve Fransa sanayileşmelerini sömürge imparatorlukları ve denizaşırı ticaret üzerine kurarken, ABD batıya doğru genişleme, yerli halkların topraklarından edilmesi ve soykırımı, toprak fetihleri, zengin doğal kaynaklar ve geniş iç pazar sayesinde kendi kıtası içinde devasa bir ekonomik alan oluşturmuştur. Bu nedenle Amerikan kapitalizmi, Britanya tipi geniş bir sömürge imparatorluğuna çok daha az ihtiyaç duymuştur.
İspanya-Amerika Savaşı’nın ardından Filipinler, Porto Riko ve Guam gibi sömürgeler edinen ABD, kısa sürede farklı bir emperyal strateji benimsemiştir. Özellikle Latin Amerika’da doğrudan sömürge yönetimi yerine mali bağımlılık, diplomatik baskı, askeri müdahaleler ve işbirlikçi yönetimler yoluyla nüfuz kurmuştur.[4] Bu süreçte, Avrupalı güçlerin Amerika kıtasına müdahalesini önlemek için 1823 yılında ilan edilen Monroe Doktrini, ABD’nin Latin Amerika üzerindeki nüfuz iddiasının dayanağına dönüştürülmüştür. Bu model, 2. Dünya Savaşı sonrasında küresel ölçekte kurumsallaşmıştır. Sovyetler Birliği’nin büyük bir güç olarak ortaya çıkması, Çin Devrimi ve sömürge karşıtı ulusal kurtuluş hareketleri klasik sömürgeciliğin çözülmesini hızlandırırken, ABD’nin sanayi üretimindeki üstünlüğü, doların rezerv para konumu ve Bretton Woods kurumları Amerikan hegemonyasının maddi ve kurumsal temellerini oluşturmuştur. Yenik Almanya ve Japonya’nın, siyasal endişelerle ABD liderliğindeki düzene dahil edilmesi, Batı Avrupa’nın Amerikan güvenlik sistemi altında yeniden inşası ve kapitalist dünyanın Soğuk Savaş koşullarında ortak bir blok içinde örgütlenmesi, büyük kapitalist devletler arasındaki rekabetin biçimini önemli ölçüde değiştirmiştir.
Wood’un 2. Dünya Savaşı sonrasında bu devletler arasındaki askeri rekabetin yerini ekonomik rekabetin aldığı yönündeki tespiti bu bakımdan belirli bir tarihsel gerçekliğe işaret etmektedir. Ancak bu dönüşümü yalnızca kapitalist piyasa ilişkilerinin olgunlaşmasının bir sonucu olarak açıklamak, özgül bir tarihsel konjonktürü kapitalizmin genel eğilimi haline getirme gibi bir sorun içermektedir. Büyük kapitalist devletler arasındaki askeri çatışmanın geri çekilmesi, olgun kapitalizmin doğal bir sonucu olmaktan çok, ABD’nin rakipsiz üstünlüğü ve Soğuk Savaş’ın özgül siyasal ve jeopolitik koşulları altında oluşan tarihsel bir düzenin ürünüdür. ABD, bu koşullarda dünya kapitalizmini doğrudan sömürge yönetimleri yerine uluslararası finans sistemi, serbest ticaret, çok uluslu şirketler, askeri ittifaklar ve uluslararası kurumlar aracılığıyla örgütleyebilmiştir. Wood (2006: 176) nüanslı bir şekilde ifade etse de ABD liderliğindeki bu ultra-emperyalizm çağının (deyim bize ait) kapitalizmin içsel eğilimi olduğunu şu sözlerle açıklamaktadır: “Küresel bir kapitalist ekonomideki emperyal egemenlik rekabeti yok etmekle rakip ekonomilerde pazarlar ve kâr yaratan koşulların varlığını koruma arasında hassas ve çelişkili bir dengeyi gerektirir”. Zira “büyük kapitalist rakiplerle savaş, her ne kadar bu asla ihtimal dışı bırakılamazsa da, büyük ihtimalle, sadece rekabeti yok etme değil, aynı zamanda pazarları ve yatırım fırsatlarını da ortadan kaldırmak olacağı için, kendi kendini yok edici bir şeydir”.[5]
ABD’nin özgün koşullarda edindiği asimetrik gücü kullanarak rakip kapitalist güçleri kendi hegemonyasına razı etmesiyle oluşan yeni emperyalizm, Wood’un da kabul ettiği gibi hiçbir zaman salt piyasa mekanizmalarına dayalı olarak gelişmemiştir. Marshall Planı’ndan NATO’ya, Kore ve Vietnam savaşlarından Latin Amerika darbelerine ve Ortadoğu müdahalelerine uzanan uygulamalar, ekonomik gücün sürekli siyasal ve askeri güçle desteklendiğini göstermektedir. ABD yalnızca mevcut kapitalist düzeni korumakla kalmamış, onun kurallarını da kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmiştir. Bugün ise Çin’in yükselişiyle birlikte ABD hegemonyasının sarsılması, emperyalist rekabetin yeniden sertleşmesine ve doğrudan güç politikalarının yeniden öne çıkmasına yol açmaktadır. Bu gelişmelerin, Wood’un ileri sürdüğü gibi, rakip gelişmiş kapitalist ülkeler arasında ABD’nin sürekli savaş doktriniyle tahkim ettiği ultra-emperyalist bir statükonun çelişkili sürekliliğine mi evrileceği, yoksa Lenin’in öngördüğü gibi, eşitsiz gelişme yasasının ekonomik güç dengelerini sürekli değiştirmesi nedeniyle yükselen güçlerin mevcut paylaşımı yeniden düzenlemek, gerileyen güçlerin ise statükoyu korumak için açıktan zora yöneldiği bir çağa mı girdiğimiz henüz açık değildir. Ancak her iki seçenekte de jeopolitik ve militarizme ilişkin Wood’unkinden daha derinlikli bir analize ihtiyaç olduğu kesindir..
Bu noktada Wood’un ABD merkezli emperyalizm çözümlemesinde teorik ve olgusal boyutları olan diğer sorunlara da dikkat çekelim. İlk sorun, Wood’un kapitalizm ve emperyalizm çözümlemesinde benimsediği devlet teorisinin indirgemeci niteliğidir. Bu sorun, ekonomik sömürü ile siyasal zorun kurumsal ayrışmasını kapitalizmin tanımsal bir özelliği olmaktan çıkararak bir toplum ve siyaset teorisine dönüştürmesinden kaynaklanmaktadır. Kapitalizm, kural olarak bu ayrıma dayalı olarak işlese de kapitalist devlet, sadece piyasa düzenini ve mülkiyet ilişkilerini güvence altına alan siyasal bir kurum değildir. Aynı zamanda bir sınıf egemenliği aracıdır.[6] Öte yandan Wood, devletin sermaye birikimi açısından vazgeçilmezliğini kabul etmekle birlikte, bu rolü büyük ölçüde piyasa ilişkilerinin siyasal ve hukuki koşullarını sağlaması üzerinden ele almaktadır. Oysa devlet, yalnızca sermaye birikiminin işleyiş koşullarını güvence altına alan bir kurum değil, birikim sürecinin içsel bir ögesidir. Bu, sadece devlet ve piyasanın bütünleştiği çağdaş tekelci kapitalizme özgü bir olgu değildir. Kapitalizmin oluşum sürecindeki ilkel birikim pratiklerinde bile devlet sermaye ilişkisinin kurucu bir aktörüdür. 19. yüzyılda Kıta Avrupası’ndaki sanayileşme büyük ölçüde “girişimci devlet”in eseridir.
Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline gelmesinin ardından üretici güçlerin devasa gelişmesi, üretimin genel koşullarının karmaşıklaşması ve kapitalist krizlerin yönetilmesi gereği, kapitalist devleti Engels’in (1995: 398) ifadesiyle “kapitalist bir makine”ye dönüştürmüştür. Wood, üretici güçlerin gelişmesi ve kapitalizmin hareket yasaları nedeniyle ortaya çıkan niteliksel dönüşümleri dikkate almadığı için kapitalist devletin evrimini de çözümlemeye çalışmamıştır. Hindistanlı Marksist Pranab Bose’un (2007: 112) da belirttiği gibi, Wood, kapitalist devletin para politikası, finansal istikrar, kriz yönetimi, talep düzenlemesi ve uluslararası sermaye hareketlerinin örgütlenmesi gibi alanlarda sermaye birikiminin ekonomik koşullarını da doğrudan ürettiğini yeterince vurgulamamaktadır.[7]
İkinci sorun ilk sorunla bağlantılı olarak Wood’un sürekli başvurduğu ekonomi-dışı zor kavramıyla ilgilidir. Wood, kapitalizmde iktisadi ve siyasi alanların ayrışmasına dayanarak, kapitalist devletin zor aygıtlarıyla birikimin sürekliliğini sağlama, mülkiyet ilişkilerini koruma ve yeniden üretme, toplumsal düzeni sağlama işlevlerinden söz ederken bu kavrama başvurmaktadır. Benzer bir şekilde ABD’nin bağımlı ülkelere yönelik müdahalelerini de ekonomi-dışı zor kavramıyla açıklamaktadır. Bu kavram, modern kapitalist devletin işlevlerinden ziyade kapitalizm öncesi toplumlarda artığa el koyma süreçleriyle ilgilidir. Kapitalizmde ise devletin üstlendiği işlevler, doğrudan kapitalist devletin varoluş nedenidir. Bu çerçevede kapitalist devletin geniş faaliyetlerini ekonomi-dışı zor başlığı altında ele almak özellikle emperyalizm söz konusu olduğunda açıklayıcılığını kaybetmektedir. İktisadi rekabet, finansal bağımlılık, diplomatik baskı ve jeopolitik süreçler ile askeri güç, birbirinden ayrılmış ekonomik ve ekonomi-dışı mantıkların değil, sermaye birikiminin dünya ölçeğindeki işleyişinin karşılıklı olarak birbirini besleyen momentleridir. Wood’un analitik ayrımı bu noktada fazla mekanikleşmekte, iktisadi ve siyasal olanın sermaye ilişkisindeki diyalektik birliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Üçüncü sorun ise Wood’un ABD’yi, klasik sömürge imparatorluklarından farklı olarak, egemen ulus-devletlerden oluşan kapitalist dünya sisteminin hegemonik gücü olarak tanımlamasıyla ilgilidir. Elbette Wood, ABD’nin yapısal olarak türdeş ülkelerden oluşan bir dünya sistemini yönettiğini ileri sürmemekte, emperyalist ülkeler ile bağımlı ülkeler arasındaki yapısal eşitsizlikleri inkâr etmemektedir. Ancak bu eşitsizlikleri büyük ölçüde her ülkenin kendine özgü sınıf yapısı ve toplumsal mülkiyet ilişkileriyle açıklamaktan yanadır. Bu yaklaşım belirli bir analitik doğruluk taşısa da söz konusu sınıf yapıları ile mülkiyet ilişkilerinin sömürgecilikten modern emperyalizme uzanan tarihsel süreç içinde şekillendiğini ve yeniden üretildiğini dikkate almadığı ölçüde, emperyalist hiyerarşilerin açıklamasını ülkelerin içsel yapılarına kaydırma riski taşımaktadır. Bu durum, Wood’u, çok farklı teorik öncüllerden hareket etmesine rağmen, yukarıdaki dipnotta işaret ettiğimiz devlet teorisinde olduğu gibi, ülkeler arasındaki eşitsizliklerin açıklanmasında da yeni kurumsalcı yaklaşımlara biçimsel olarak benzer bir konuma yaklaştırmaktadır.[8]
Öte yandan Bose’un (2007: 101) altını çizdiği gibi Wood, kapitalist sınıf sömürüsü ile bağımlı ülkelerin emperyalist sömürüsünü aynı kuramsal çerçevede ele alarak modern emperyalizmi soyut piyasa zorunluluklarına indirgemektedir. Oysa emperyalizm, aynı zamanda metropol ülkeler ile bağımlı ekonomiler arasındaki eşitsiz karşılıklı bağımlılık ilişkileri üzerinden işler. Bu ilişki, uluslararası işbölümü, değer ve kaynak transferleri ile her iki taraftaki sınıf mücadelelerini birlikte şekillendiren karmaşık bir yapıya sahiptir. Kapitalist emperyalizmin günümüzde büyük ölçüde piyasa ilişkileri üzerinden işlediği açıktır. Ancak bunun, Wood’un tanımladığı türden, “kapalı bir kapitalist sistemin soyut modeli içinde gerçekleşen sınıf sömürüsüne benzer biçimde, piyasa zorunluluklarının dayatılması yoluyla gerçekleştiğini ileri sürmek teorik bir aşırı basitleştirmedir.” Sözgelimi, Wood emperyalist devletlerin bağımlı ülkelere ihracata dayalı tarımı dayatarak piyasa zorunluluklarını yaygınlaştırdığını vurgulamaktadır. Lakin aynı emperyalist ülkeler, kendi tarım sektörlerini sübvansiyonlar, gümrük duvarları ve ithalat kısıtlamalarıyla korumaktadır. Bu örnek bile piyasa zorunluluklarının Wood’un ileri sürdüğü kadar basit işlemediğini göstermektedir. Wood, çağdaş emperyalizmin işleyişinde metropol sermayesinin çıkarlarını doğrudan destekleyen iktisadi politika ve düzenlemeleri yeterince dikkatli ele almamaktadır.
Buna benzer bir eleştiri Chesnais (2007: 132-134) tarafından da getirilmiştir. Chesnais’ye göre Wood çağdaş emperyalizmin işleyişinde finans sermayesinin rolünü yüzeysel bir şekilde ele almakta, bu konuyu açıklarken “yağmacı finansal spekülasyon” eleştirisi ile yetinmektedir. Bu çerçevede Üçüncü Dünya’nın dış borçları, borç servisleri ve bunların yarattığı yapısal bağımlılık ilişkilerini yeterince dikkate almamaktadır. Oysa günümüz emperyalizminde finansal bağımlılık ve borç mekanizmaları, bağımlı ülkelerden emperyalist metropollere değer transferinin başlıca araçlarından biridir.
Wood’un emperyalizm analizinde işaret ettiğimiz bu sorunlar, kendisinin önde gelen temsilcilerinden biri olduğu “Politik Marksizm” ekolünün teorik öncüllerinin bir uzantısıdır.[9] Bu konuyu başka bir yazıda tartışmak üzere Wood’un kapitalizmi yalnızca İngiltere deneyimi üzerinden tanımlaması, burjuva devrimi ve üretim tarzı kavramına yönelik itirazları, devleti ağırlıklı olarak mülkiyet ilişkilerini koruyan bir siyasal güç olarak ele alması ve emperyalizmi sadece piyasa zorunlulukları üzerinden açıklamasının, bu teorik çerçevenin doğrudan sonuçları olduğunu vurgulamalıyız. Ancak bu yazı çerçevesinde bazı sonuçlara işaret etmek yeterli olacaktır.
Wood’un emperyalizm kuramı, küreselleşme ideolojisine karşı piyasa bağımlılığı üzerinden kurulan tahakkümü vurgulaması[10] bakımından önemli bir katkı sağlasa da emperyalizm gibi çok katmanlı bir olguyu kapitalizmin soyut işleyiş mantığının bir dışavurumu olarak görmesi nedeniyle eleştirdiği realist uluslararası ilişkiler teorisine karşı zayıf bir alternatif sunmaktadır. Emperyalizmin kapitalizmin niteliksel olarak farklı bir evresinin ürünü olduğunu ve bu evrede devletin sermaye birikiminde üstlendiği başat rolü dikkate almaması, teorisinin günümüzde yeniden yükselen emperyalist rekabeti, korumacılığı, yaptırımları ve teknoloji savaşlarını açıklama gücünü de sınırlamaktadır.
Wood’un emperyalizm çözümlemesi, dayandığı teorik çerçevenin sonucu olarak doğrudan demokratik ve anti-emperyalist mücadelelere tercüme edilemeyen teorik bir antikapitalizm düzeyinde kalmaktadır. Bu bağlamda teorisindeki güçlü sınıf vurgusu da, sermaye egemenliğinin ürettiği somut sorunlarla ilişki kurmayan, demokratik ve anti-emperyalist mücadelelerle yan yana gelmeyen soyut bir sınıf siyaseti söyleminin ötesine geçememektedir. Bu nedenle Wood’un emperyalizm teorisinin, Harvey’in Yeni Emperyalizm’iyle aynı gerekçelerle yeni bir “emperyalist ekonomizm” biçimini temsil ettiğini söylemek zorundayız.
Kaynakça
Aston, T. H. ve Philpin, C. H. E. (Ed.) (1985) The Brenner Debate: Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-Industrial Europe, Cambridge: Cambridge University Press.
Bedirhanoğlu, P. (2026) “Sermayenin Sınıfsal Şiddetinin Nesnelleşmesi: Piyasa Zorunluluğu ve Emek”, Katman Portal, https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20421959.
Bois, G. (1978) “Against the Neo-Malthusian Orthodoxy”, Past & Present, 79: 60–69.
Bose, P. (2007) “‘New’ Imperialism? On Globalisation and Nation-States”, Historical Materialism, 15(3): 95–120.
Brenner, R. (1976) “Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-Industrial Europe”, Past & Present, 70(1): 30–75.
Chesnais, F. (2007) “The Economic Foundations of Contemporary Imperialism”, Historical Materialism, 15(3): 121–142.
Engels, F. (1995) Anti-Dühring, Çev. K. Somer, Ankara: Sol Yayınları.
Howard, M. C. ve King, J. E. (2014) A History of Marxian Economics, Volume I: 1883–1929, Princeton: Princeton University Press.
Kaya, A. Y. ve Peker, A. O. (2020) “Yeni Kurumsal İktisat, İktisat Tarihini Nasıl Yazıyor? Eleştirel Bir Bakış”, Praksis, 54, 29–60.
North, D. C. (1990) Institutions, Institutional Change and Economic Performance, Cambridge: Cambridge University Press.
Wood, E. M. (2003) Kapitalizmin Kökeni: Geniş Bir Bakış, Çev. A. Cevdet Aşkın, Ankara: Epos Yayınları.
Wood, E. M. (2006) Sermaye İmparatorluğu, Çev. S. Oğuz, Ankara: Epos Yayınları.
Notlar
- Bu konuda ayrıca bkz. Wood (2003). ↑
- Wood eserde 1. Dünya Savaşı’nın kapitalist mantığın dışında olduğunu ileri sürerken savaştaki en büyük cephenin Batı Cephesi olduğunu dikkate almamaktadır. Burada birbirini boğazlayan milyonlarca asker, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi ve emekçileriydi. Bu emekçilerin ciddi bir bölümü savaş öncesinde korkak ve uzlaşmacı tavırlar sergileyerek bu trajediye engel olamayan sosyalist partilerin üyeleriydi. Bu savaşa giden süreçte, İngiltere ve Almanya arasındaki iktisadi rekabetin belirleyici rolü konusunda dönemin birçok gözlemcisinin hiçbir kuşkusu yoktu. Militarizm, jeopolitik rekabet ve savaş, Wood’un ileri sürdüğü gibi kapitalizmin henüz tam gelişmemiş olmasından kaynaklanan ekonomi-dışı kalıntılar değil, gelişmiş kapitalist ülkeler arasında keskinleşen rekabetin sonucuydu. ↑
- Hatırlamakta yarar var: Luxemburg, Karl Liebknecht’le birlikte başarıya ulaşmayan Spartakist Ayaklanması’nın önderlerinden birisiydi ve bu iki devrimci Friedrich Ebert liderliğindeki SPD’nin sokağa saldığı paramiliter gruplarca 1919’da katledildi. ↑
- Roosevelt’in “Big Stick” politikası ile “Dollar Diplomacy” bu yaklaşımın ilk örnekleridir. ABD temel amaç olarak ülkeleri doğrudan yönetmekten çok, Amerikan sermayesinin güven içinde faaliyet göstereceği siyasal ve ekonomik düzeni güvence altına almayı gözetmiştir. ↑
- Bu pasajın, 1. Dünya Savaşı öncesinde emperyalist yayılmacılığa ve yaklaşan savaşa karşı demokratik ve siyasal görevleri hatırlatan devrimci Marksist eleştiri karşısında Bernstein ve Kautsky’nin geliştirdiği argümanla benzerliğini vurgulamalıyız. Bernstein şöyle diyordu: “…Sanayi bakımından en gelişmiş ülkeler aynı anda hem birbirlerinin rakipleri hem de müşterileridir; aynı şekilde, ticari ilişkileri de karşılıklı rekabetleriyle eşzamanlı olarak genişler… Avrupa’da halkların birbirlerini boyunduruk altına almaya çalıştığı çağ sona ermiştir ve aynı şey giderek Asya için de geçerli olma eğilimindedir. Yeni bir çağa, uluslararası hukukun hüküm süreceği bir çağa girdik.” Alıntılayan, Howard ve King (2014: 92). ↑
- Wood, kitapta “kapitalist devlet” kavramını sadece üç kez kullanmıştır. Buralarda da bir sınıf egemenliği formu olarak değil, gelişmiş kapitalist ülkeleri tanımlamak için ve kapitalist devletin kapitalizm öncesi devletlerden farkına işaret eden bir sıfat olarak kullanmıştır. ↑
- Burada başka bir yazıda ayrıntılandırmak üzere, Wood’un kapitalist devleti mülkiyet ilişkilerini güvence altına alan ve piyasa bağımlılığının siyasal-hukuki koşullarını sağlayan bir kurum olarak kavramasının, farklı teorik öncüllere dayanmakla birlikte, devletin ekonomik rolünü mülkiyet haklarının tanımlanması, korunması ve piyasa mübadelesini düzenleyen kuralların uygulanması üzerinden açıklayan yeni kurumsalcı yaklaşımlarla işlevsel bir benzerlik taşıdığını vurgulamalıyız. Wood’da bu işlevler kapitalist mülkiyet ilişkilerinin yeniden üretiminin koşulları olarak kavranırken, North’ta ekonomik aktörlerin karşılaştığı teşvikleri belirleyen formel kuralların, özellikle mülkiyet haklarının oluşturulması ve uygulanması olarak ele alınmaktadır. Devletin sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamaya yönelik daha kapsamlı makroekonomik, parasal ve düzenleyici işlevlerinin her iki yaklaşımda da teorinin merkezinde yer almaması, aralarındaki bu işlevsel benzerliği belirginleştirmektedir. Krş. North (1990:140). ↑
- Bu konuda geniş bir tartışma için bkz. Kaya ve Peker (2020). ↑
- “Politik Marksizm”, Robert Brenner’ın (1976) kapitalizmin oluşum sürecine dair tarihsel maddecilik yorumu üzerine başlayan ve Brenner Tartışması (Aston ve Philpin, 1985) olarak bilinen tartışmada Fransız tarihçi Guy Bois’nin eleştiri amacıyla kullandığı bir kavramdır. Bois (1978), Marksist üretim tarzı kavramını yadsıyan bu yaklaşımı eleştirmek için “Politik Marksizm” olarak adlandırmıştır. Brenner ve izleyicileri daha sonradan bu kavramı kendilerini tanımlamak için benimsemiştir. Wood, bu tarihsel maddecilik yorumunu, geniş bir araştırma alanına uygulamış, Fransız Devrimi’ne dair liberal-revizyonist tezleri Marksist terminoloji ile yineleyen George Comninel ile birlikte “Politik Marksizm” ekolünün öncüsü haline gelmiştir. ↑
- Wood’un teorik çerçevesi emperyalizm konusunda önemli sorunlar içermesine karşın, kapitalizmde şiddetin piyasa bağımlılığı ile ilişkisini görünür kıldığı için önemlidir. Bu bağlamda Katman’da yayımlanan Pınar Bedirhanoğlu’nun (2026) yazısı önemli bir güncel katkıdır. ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.
