Takip et

Simyacı, Büyücü ve İktisadın İki Yüzü: Rasyonalitenin Epistemolojik Krizi

YazarCem Dişbudak

6 Ağustos, 2026
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21787746 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

“Simyacı aklını yitirmiş rasyonel olmayan bilim insanı iken neoklasik iktisatçı rasyonel bir büyücüdür.”

Bu çarpıcı önerme, iktisat biliminin temelinde yatan derin bir gerilimi ifade eder. Bir yanda doğanın sırlarını çözmeye çalışırken kendi yönteminin tuzağına düşmüş simyacı, diğer yanda matematiksel kesinlik zırhına bürünmüş neoklasik iktisatçı[1]. Her ikisi de gerçekliği dönüştürme iddiasındadır, ancak biri bu iddiasında başarısız olmuş, diğeri ise başarısını rasyonel bir kurgu üzerinden meşrulaştırmıştır. Bu yazı, neoklasik iktisadın rasyonalite varsayımını[2], simya ile kurulan bu metaforik ilişki üzerinden ele almayı amaçlamaktadır. Simyacının “aklını yitirmiş” olması, onun yanlış öncüllerle hareket edip gerçekliği ıskalamasını ifade ederken; neoklasik iktisatçının “rasyonel büyücülüğü”, onun kendi yarattığı soyut dünyada tutarlı, ancak gerçek insan davranışı karşısında kör olan bir sistemi işaret eder.

Simyacı ve Neoklasik İktisatçı: Epistemolojik Bir Benzerlik

Simya, modern kimyanın atası olarak kabul edilse de temelinde metafizik ve deneysel olmayan varsayımlara dayanıyordu. Simyacı, kurşun, bakır ve demir gibi metalleri altına dönüştürme hayaliyle hareket ederken, doğanın gerçek işleyişini anlamak yerine kendi ön kabullerini evrenin yasaları olarak kabul ediyordu. Neoklasik iktisat da benzer bir epistemolojik hataya düşmüş müdür? Neoklasik teori, bireyin “homo economicus” olduğu varsayımından yola çıkarak, insan davranışını matematiksel modellerle açıklamaya çalışır. Bu yaklaşım, fizikten ödünç alınan denge ve optimizasyon metaforlarıyla, iktisadi gerçekliği mekanik bir sisteme indirger. İktisat literatüründe “fiziğe öykünme” olarak bilinen bu durum, simyacının maddi evreni kendi kurgusal elementleriyle kontrol etme hırsının modern versiyonudur. Neoklasik büyücü, sosyal ilişkilerin ve insan doğasının akışkanlığını, Newton mekaniğinin statik yasalarına ve termodinamiğin denge denklemlerine hapsetmeye çalışır.

Tıpkı simyacının maddeler arası dönüşümü açıklamak için kendi kurguladığı elementler sistemine inanması gibi, neoklasik iktisatçı da rasyonel birey, tam bilgi ve etkin piyasalar gibi varsayımlarla kendi “iktisadi elementler” sistemini kurmuştur. Bu sistem kendi içinde tutarlı olabilir, ancak gerçek dünya ile ilişkisi simyacının gerçeklikle ilişkisinden pek farklı değildir. Gerçek hayatta bireyler, neoklasik teorinin öngördüğü gibi her zaman faydalarını maksimize etmezler; alışkanlıklar, sosyal normlar, duygular ve bilişsel sınırlılıklar karar süreçlerinde belirleyici rol oynar. Neoklasik iktisadın metodolojik bireyciliği, toplumsal yapıyı, kurumları ve kültürel bağlamı bireysel tercihlerin basit bir toplamına indirgeyerek, gerçek hayattaki karmaşık etkileşimleri göz ardı eder. Bu yönüyle neoklasik iktisat, simyanın maddi dünyayı kendi kategorilerine uydurarak açıklama çabasına epistemolojik bir benzerlik gösterir.

Rasyonel Büyücü ve El Çabukluğunun Politik Ekonomisi

Neoklasik iktisadın “rasyonel büyücülüğü”, onun kullandığı matematiksel ve metodolojik araçların doğasından kaynaklanır. Bu büyücülük, dünyayı anlamaktan ziyade, kendi yarattığı modellerin gerçekliğine duyulan inançtır. Rasyonellik varsayımı, iktisat teorisinin merkezine oturmuş ve adeta sorgulanamaz bir dogma haline gelmiştir. Bu yaklaşımda bireyler, tercihlerini tutarlı bir şekilde sıralayan, tüm bilgiye sahip olan ve her durumda kendi çıkarlarını maksimize eden aktörler olarak kurgulanır. Oysa Herbert Simon’un “sınırlı rasyonalite” kavramı, insanların bilişsel kapasitelerinin ve erişebilecekleri bilginin sınırlı olduğunu, bu nedenle optimum karardan ziyade “yeterince iyi” olanı tercih ettiklerini ortaya koymuştur (Simon, 1957).

Neoklasik iktisadın büyücülüğü, aynı zamanda toplulaştırma (aggregation) sorununda da kendini gösterir. Teorik olarak, tüm bireyleri özdeş ve birbirinden bağımsız varsayarak, mikro düzeydeki davranışları makro düzeye taşır. Bu, tıpkı fizikteki İdeal Gaz Yasası’nın mikro parçacık hareketlerini makro düzeyde açıklamaya çalışması gibidir; ancak fizikte bu benzetme belirli koşullar altında geçerlidir, oysa neoklasik iktisat bu varsayımı evrenselleştirir. Gerçekte bireyler birbirleriyle etkileşim hâlindedir, kurumların ve sosyal yapıların etkisi altındadır ve bu etkileşimler basit toplamdan farklı “beliren fenomenler[3]” ortaya çıkarır (Sawyer, 2005). Neoklasik iktisatçılar, bu etkileşimleri göz ardı ederek, modellerinin gerçekliği yansıtma gücünü büyülü bir inançla savunurlar.

Bu rasyonel büyücülük, enflasyon, ücret ve para yaratımı gibi temel politika alanlarında daha da belirginleşir. Enflasyon çoğu zaman toplam talep fazlasına, ücret artışlarına ya da para arzındaki genişlemeye indirgenirken; fiyat oluşumunun sınıfsal, kurumsal ve sektörel boyutları arka plana itilir. Enerji, gıda, kira, ithal girdi bağımlılığı, kur geçişkenliği, tekelci fiyatlama ve kâr marjı artışları gibi somut mekanizmalar, soyut bir “piyasa dengesi” anlatısı içinde görünmezleşir. Benzer biçimde ücretler, çalışanların yaşam koşullarını, yeniden üretim maliyetlerini ve bölüşüm ilişkilerini yansıtan toplumsal bir kategori olmaktan çıkarılıp, enflasyonu besleyen bir maliyet kalemi olarak ele alınır. Bu yaklaşımda ücretlerin düşük tutulması, fiyat istikrarının ve rekabet gücünün gereği gibi sunulur; ancak düşük ücretlerin talebi, refahı, verimliliği ve toplumsal eşitsizlikleri nasıl etkilediği çoğu zaman ikincil plana düşer. Para yaratımı konusunda da benzer bir soyutlama işler: Para, kredi ve borç ilişkileri nötr teknik değişkenler gibi ele alınırken, modern kapitalist ekonomilerde paranın büyük ölçüde bankacılık sistemi, kredi genişlemesi ve finansal varlık piyasaları üzerinden yaratıldığı gerçeği yeterince dikkate alınmaz. Böylece neoklasik iktisat, enflasyonu “fazla talep”, ücretleri “maliyet baskısı”, parayı ise “nötr araç” olarak değerlendirerek, iktisadi gerçekliğin sınıfsal, kurumsal ve finansal içeriğini büyülü bir soyutlama perdesinin arkasına gizler.

Kapitalizmin tarihsel ve günümüzdeki ekonomik krizleri, bu rasyonel büyücü modellerinin gerçek dünyadaki belirsizlik, finansal kırılganlık, kurumsal yapı ve insan davranışının öngörülemezliği karşısında ne kadar yetersiz kaldığını göstermiştir.

Neoklasik iktisatçının rasyonel büyüsü, matematiksel modellerin steril dünyasında kalmaz; neoliberal politika reçeteleri aracılığıyla milyarlarca insanın yaşamına doğrudan müdahale eder. Finansal serbestleşme, işgücü esnekliği, asgari devlet, özelleştirme ve sıkı para politikalarından oluşan bu reçeteler, teorik olarak “herkesin faydasına” sunulur; ancak uygulandıkları her coğrafyada gelir uçurumunu derinleştirmiş, kamusal hizmetleri geriletmiş, emek güvencesini ortadan kaldırmış ve finansal balonları beslemiştir (Dişbudak ve Pabuşçu, 2026). 2008 küresel krizi, bu politikaların sistematik bir başarısızlık ürettiğini gözler önüne sermesine rağmen, neoklasik büyücü sadece asasını sallayıp “yeterince uygulanmadı” ya da “küresel konjonktür” diyerek kendi yarattığı yıkımın sorumluluğundan kaçmıştır.

Bu noktada devreye giren asıl marifet, yani el çabukluğu, başarısızlığın sistemsel nedenlerini gizleyip faturasını mağdura kesmektir. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, “çalışmak istemeyen tembel bireylere”; sağlık ve eğitimdeki gerileme, “kamuda verimsizliğe”; artan borçluluk ve evsizlik, “bireysel finansal okuryazarlık eksikliğine” bağlanır. Oysa bu sorunların gerçek kaynağı, sermaye lehine bozulmuş bölüşüm ilişkileri, kurumsallaşmış kayırmacılık, regülasyonların sermaye çıkarlarına göre şekillendirilmesi ve emeğin küresel ölçekte ucuzlatılmasıdır. Neoklasik büyücü, izleyicinin dikkatini kendi hatalı varsayımlarından ve politikalarının yıkıcı sonuçlarından başka yöne çekerek, suçu sistemden bireye kaydırır; tıpkı simyacının başarısız deneylerini “maddenin saf olmamasına” yorması gibi.

Neoklasik iktisadın neoliberal politikalarla olan bu organik bağı, onu basit bir akademik paradigmanın çok ötesine taşıyarak mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştıran bir ideoloji haline getirir. Kriz anlarında (2008, Covid-19 sonrası enflasyon, borç krizleri) neoklasik reçeteler iflas ettiğinde, devlet müdahalesi, kamu bankaları ve genişletici politikalar devreye sokulur – ancak krizin yaraları sarılır sarılmaz, “piyasa dengesi” ve “mali disiplin” söylemiyle eski anlatıya geri dönülür. Bu, büyücünün en ustaca el çabukluğudur: Krizin faturasını kamu bütçesine ve emekçilere ödetip, iyileşmenin kârını özel sermayeye aktarmak. Neoklasik rasyonel büyücü, bu döngü sayesinde kendi başarısızlığından beslenir; çünkü her kriz, ona yeni bir “reform” ve yeni bir “fedakarlık” anlatısı sunar. Ancak simyacının felsefe taşını asla bulamayacağı gibi, neoklasik büyücü de vaat ettiği dengeyi ve refahı asla gerçekleştiremez – çünkü bu vaat, sistemin kendi işleyişiyle çelişir. Artık mesele, bu büyünün farkına varılıp varılmadığı değil; bu farkındalığın nasıl kolektif bir siyasal iradeye dönüşeceğidir.

Büyü Bozumu: Davranışsal, Kurumsal, Marksist ve Post-Keynesyen Meydan Okuma

Neoklasik iktisadın rasyonel büyüsü, yalnızca psikolojik veya kurumsal düzeyde kalmayan eleştirilerle değil, aynı zamanda kapitalist sistemin doğasına ve ekonominin temel işleyişine dair çok daha radikal itirazlarla da karşı karşıya kalmıştır. Davranışsal ve kurumsal iktisat, bu büyünün birey tasavvurunu sorgularken; Marksist ve Post-Keynesyen gelenekler, büyünün kendisini, yani piyasanın “doğal” ve “kendiliğinden dengeye gelen” bir mekanizma olduğu mitini hedef alır.

Marksist Meydan Okuma: Yapısal Çelişki ve Tarihsel Materyalizm

Marksist iktisat için neoklasik rasyonalite, bir piyasa fetişizmi biçiminden başka bir şey değildir. Marx’a göre neoklasik teorinin “rasyonel büyücüsü”, meta formunun ardına saklanan toplumsal ilişkileri göremez; kapitalist üretim biçimini evrensel ve ebedi bir doğa yasasıymış gibi sunar (Marx, 1867/1976). Neoklasik teorinin “homo economicus”u, Marx için tarihsel olarak şekillenmiş bir kurgudur, evrensel insan doğasının değil, kapitalizmin ürettiği bir yanılsamadır.

Marksist eleştirinin en güçlü hamlesi, neoklasik denge analizinin statik doğasını paramparça eder. Neoklasik iktisatçı, tıpkı simyacının maddeleri dönüştürmeye çalışması gibi, emeği ve sermayeyi homojen üretim faktörleri olarak görür ve bunların marjinal verimliliklerine göre fiyatlanacağını varsayar. Oysa Marx, bu “üretim faktörleri” masalının ardında devasa bir sömürü ilişkisi olduğunu, artı-değerin emekten çalındığını ve kapitalist birikimin içsel çelişkilerinin kaçınılmaz olarak krizlere yol açtığını gösterir. Neoklasik teorinin sunduğu denge, bu anlamda bir büyücülüktür: Gerçek dünyadaki eşitsiz güç ilişkilerini, sınıf çatışmasını ve kapitalizmin yıkıcı yaratıcılığını, matematiksel bir uyum içinde gizler. Marx’ın ünlü deyişiyle neoklasik iktisatçı, “burjuvazinin bilimsel aklı” olarak, var olanı meşrulaştıran bir ideoloji üretir (Marx, 1867/1976). Bu perspektiften bakıldığında, neoklasik rasyonalite, simyacının kaybettiği aklın ta kendisidir; çünkü kendi yarattığı soyutlamaların, kanlı canlı tarihsel süreçlerin yerine geçmesine izin vermiştir.

Post-Keynesyen Meydan Okuma: Belirsizlik, Para ve Tarihsel Zaman

Post-Keynesyen ekol ise neoklasik büyücülüğü, onun en kutsal kalesinden, yani “belirsizlik” anlayışından vurur. Neoklasik teori, tüm gelecekteki olasılıkların bilindiği ve istatistiksel olarak hesaplanabildiği “riski” ele alır; bu, büyücünün kahve telvesine bakarak geleceği okumasına benzer. Oysa Post-Keynesyenler, özellikle Keynes’in kendisinden ve onun Genel Teori’sindeki temel vurgudan hareketle, gerçek hayatta karşılaşılan şeyin hesaplanamaz belirsizlik olduğunu savunur (Keynes, 1936). Gelecek, bugünden bilinemez; yatırım kararları, içgüdülere, güvene ve hayvansal güdülere (animal spirits) dayanır. Neoklasik optimizasyon araçları, bu temel gerçeği ıskaladığı için sadece yanıltıcı değil, aynı zamanda tehlikelidir.

Post-Keynesyenler, neoklasik iktisadın “rasyonel büyücüsüne” karşı tarihsel zaman kavramını öne sürer. Neoklasik analizde zaman mantıksal ve tersinirdir (geri dönüşlü); tıpkı simyacının dönüşüm denklemleri gibi, başlangıç koşullarına bakılmaksızın sistem her zaman dengeye döner. Oysa Post-Keynesyenler için zaman tarihsel ve geri dönüşümsüzdür; bugün alınan kararlar, yarını geri dönülmez şekilde etkiler ve piyasalar kendi kendine dengeye gelmez (Robinson, 1962). Bu yaklaşım, özellikle paranın tarafsızlığı mitini yıkar. Neoklasik teori parayı sadece bir değişim aracı olarak görürken, Post-Keynesyenler (özellikle Minsky) paranın ve kredinin kapitalist ekonominin can damarı olduğunu, finansal istikrarsızlığın sistemin içsel bir özelliği olduğunu gösterir (Minsky, 1986). Minsky’ye göre kapitalizm “esasen bir finansal sistemdir” ve finansal yapının evrimi, sistemin kırılganlığını artırır (Minsky, 1992). Bu yaklaşım, paranın tarafsızlığı mitini yıkarak, paranın finansal sistem tarafından kredi mekanizmasıyla yoktan var edildiğini, yani ‘içsel para’ (endogenous money) niteliği taşıdığını savunur. Simyacının elementleri altına dönüştürme hayali, modern kapitalizmde ticari bankaların bilançolarında, bir tuşla yaratılan kredi borçlarında ete kemiğe bürünür.

2008 küresel krizi, Post-Keynesyenlerin haklılığının acı bir teyidi olmuştur; bu krizde neoklasik modeller, tıpkı simyacının dönüştüremediği kurşun gibi, iflas etmiş ve gerçek ekonominin çöküşünü öngörememiştir. Krizin ardından Minsky’nin fikirleri “Minsky Anı” kavramıyla geniş çapta tartışılır ve ampirik olarak doğrulanır hale gelmiştir (Plakalović, 2010).

Dört Cephenin Birleştiği Nokta: Büyünün Çöküşü

Davranışsal iktisat neoklasik bireyi (psikolojik yanılgılarıyla), Kurumsal iktisat neoklasik bağlamı (kurumları görmezden gelmesiyle), Marksist iktisat neoklasik sistemi (sınıf çelişkileri ve sömürüyü örtbas etmesiyle) ve Post-Keynesyen iktisat ise neoklasik zaman ve belirsizlik anlayışını (tarihsel kopuşlar ve finansal kırılganlıklarıyla) hedef alır. Bu dört büyük eleştiri cephesi, bir araya geldiğinde neoklasik iktisadın sadece basitleştirilmiş bir model olmadığını, aynı zamanda simyacının lapis philosophorum (felsefe taşı) arayışı gibi metafizik bir inanç sistemi olduğunu gözler önüne serer.

Tıpkı simyacının maddeler arası dönüşümü açıklamak için kendi elementler sistemine inanması gibi, neoklasik iktisatçı da genel denge, etkin piyasalar ve rasyonel beklentiler gibi dogmalarla kendi “iktisadi felsefe taşı”nı aramaktadır. Oysa Marx’ın tarihsel maddeciliği, Post-Keynesyenlerin vurguladığı geri dönüşümsüz zaman, davranışsalcıların bilişsel sınırlar ve kurumcuların güç ilişkileri, bu felsefe taşının asla bulunamayacağını göstermektedir. Çünkü iktisat, fizik gibi değişmez yasalara tabi bir doğa bilimi değil; insanın, toplumun ve tarihin sürekli dönüşümüne tanıklık eden bir sosyal bilimdir. Neoklasik büyücü, bu dönüşümü kendi sabit denklemlerine hapsetmeye çalıştıkça, simyacının kaderine daha da yaklaşır: Gerçekliği anlama iddiasıyla başladığı yolda, sonunda kendi kurgularının kurbanı olur.

Sonuç: İktisadın İmkânı ve Sorumluluğu

“Simyacı aklını yitirmiş rasyonel olmayan bilim insanı iken neoklasik iktisatçı rasyonel bir büyücüdür” önermesi, neoklasik iktisadın hem gücünü hem de zaaflarını özetler. Gücü, matematiksel tutarlılığı ve analitik keskinliğindedir; zaafları ise bu araçların gerçekliği temsil etme iddiasındaki aşırılığında saklıdır. Neoklasik iktisat, tıpkı simya gibi, kendi kurduğu kurgusal evrende anlamlıdır ancak gerçek insan davranışının ve toplumsal dinamiklerin karmaşıklığını ıskalama riskini her zaman taşır. Rasyonel büyücü, modellerinin sınırlarını unuttuğunda, simyacının düştüğü hataya düşer: kendi yarattığı sistemi, açıklamaya çalıştığı gerçekliğin yerine koyar.

İktisadın geleceği, neoklasik büyücülüğün araçlarını daha dikkatli kullanmakta değil, bu büyünün hangi varsayımlar, soyutlamalar ve iktidar ilişkileri üzerinden kurulduğunu teşhir etmekte saklıdır. Ancak teşhir tek başına yeterli değildir; heterodoks yaklaşımların akademide ve kamusal tartışmada hak ettiği yeri alması, iktisat eğitiminin eleştirel, tarihsel ve çoğulcu bir zeminde yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılar. Gerçekçi bir iktisat, insanı yalnızca fayda maksimizasyonu yapan soyut bir birey olarak değil; belirsizlik, kurumlar, sınıfsal ilişkiler, tarihsel zaman ve toplumsal güç mücadeleleri içinde hareket eden bir varlık olarak kavramak zorundadır. Aksi takdirde iktisat bilimi, simyacının kaderini paylaşmaya mahkûmdur: gerçeği dönüştürme iddiasıyla yola çıkan, ancak kendi kurgusunun kurbanı olan bir disiplin olarak kalmaya devam edecektir.

Kaynakça

Dişbudak, C., & Pabuşçu, G. (2026). Neoliberalizmin sert laboratuvarı: Türkiye neden hep daha fazla bedel ödüyor? Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21281439

Keynes, J. M. (1936). The General Theory of Employment, Interest and Money. Macmillan.

Marx, K. (1976). Capital: A Critique of Political Economy (B. Fowkes, Trans., Vol. 1). Penguin Classics. (Orijinal çalışma 1867 yılında yayımlanmıştır)

Minsky, H. P. (1986). Stabilizing an Unstable Economy. Yale University Press.

Minsky, H. P. (1992). The Financial Instability Hypothesis. The Jerome Levy Economics Institute Working Paper, No. 74.

Plakalović, N. (2010). What Hyman P. Minsky Said About Financial Crisis. Proceedings of the Faculty of Economics in East Sarajevo / Zbornik Radova Ekonomskog Fakulteta u Istočnom Sarajevu, (4), 11-43.

Robinson, J. (1962). Essays in the Theory of Economic Growth. Macmillan.

Simon, H. A. (1957). Models of man: Social and rational; mathematical essays on rational human behavior in a social setting. New York: Wiley.

Sawyer, R. K. (2005). Social emergence: Societies as complex systems. Cambridge University Press.

Notlar

  1. Burada kastedilen, metodolojik bireyciliği, rasyonel beklenti varsayımını ve genel denge teorisini kutsayan neoklasik iktisat ekolü ve onun türevleridir (yeni klasik, yeni Keynesyen sentez vb.). Bu ekol, tarihsel olarak serbest piyasa işleyişine asgari müdahaleyi savunan neoliberal politika önerilerinin başlıca akademik dayanağını oluşturmuştur.

  2. Neoklasik iktisatta rasyonalite varsayımı, bireylerin tercihlerini tutarlı biçimde sıraladığını, mevcut bilgiyi tam ve etkin biçimde kullandığını ve kararlarını fayda ya da kâr maksimizasyonu doğrultusunda verdiğini kabul eder. Bu varsayım, homo economicus (iktisadi insan) modelinin temelini oluşturur.

  3. Beliren fenomenler, sistemi oluşturan tekil parçaların özelliklerine indirgenemeyen, ancak bu parçalar arasındaki etkileşimlerden doğan üst-düzey özellikleri ifade eder. Sosyal bilimlerde bu kavram, bireysel davranışların basit toplamından farklı kolektif sonuçların ortaya çıkmasını açıklamak için kullanılmaktadır.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Cem Dişbudak (2026). Simyacı, Büyücü ve İktisadın İki Yüzü: Rasyonalitenin Epistemolojik Krizi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21787746
  • Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Dişbudak, çalışmalarını temel olarak gelir dağılımı, işsizlik dinamikleri, göç ekonomisi ve finansallaşma süreçleri üzerine yoğunlaştırmaktadır. Aynı zamanda iktisat ile hukuk ilişkisi, kriz yönetimi ve sürdürülebilir kalkınma stratejileri üzerine yazdığı yayınlarla literatüre katkı sunmaktadır. Son dönemlerde "Yoksulluğun finansallaşması" ve "verimlilik-ücret ayrışması" gibi güncel sorunlara karşı somut ve kurumsal çözüm önerileri geliştirmeye odaklanmaktadır. Neoliberal politikaların makroekonomik ve toplumsal etkilerini disiplinlerarası bir perspektifle inceleyen Dr. Dişbudak geniş bir araştırma alanına sahiptir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Görsel oluşturma

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.