Bilim ve teknolojinin şirketlerin denetimine girmesi, insanlığın ve gezegenin geleceğini tehdit ediyor. Liberal düşünürlerin bile kaygıyla karşıladığı bu gelişme karşısında, öncelikle bilimsel üretimin başlıca merkezi olan üniversitedeki dönüşümün bilançosunu çıkarmak gerekiyor.
1998 yılında İsviçre menşeli ilaç tekeli Novartis, Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’ye bağlı yenilikçi ilaç araştırmaları yapan Bitki ve Mikrobiyal Mikrobiyoloji Bölümü’ne sağladığı 25 milyon dolarlık araştırma fonu karşılığında bölümde yürütülen araştırmalardan elde edilen bulgulardan ilk yararlanma hakkını elde etti. Üniversite yönetiminin gerçekleştirdiği açık artırma ihalesiyle gerçekleştirilen bu iş birliği kapsamında Novartis, 1998-2003 yılları arasında bölümün araştırma konseyinin beş sandalyesinden ikisine kendi temsilcilerini atama ve kamusal fonlarla finanse edilen araştırma projelerine dahil olma ve elde edilen patentleri kullanma hakkı kazandı. Anlaşma, öğrencilerin ve öğretim üyelerinin muhalefetine rağmen 1998 yazında Senato’da onaylandı. Anlaşmanın akademik özgürlük bakımından yaratabileceği sorunlar da kısa sürede ortaya çıktı. Bölümde çalışan genç araştırmacı Ignacio Chapela’nın bu anlaşmaya açıktan karşı çıkması ve kendi araştırma bulgularını Novartis’e haber vermeden yayımlaması nedeniyle, kalıcı kadro başvurusu üniversitenin bütçe komitesinin karşı oylarıyla reddedildi. Chapela’nın kadro süreci üniversitede ciddi bir politik meseleye dönüştü ve uzun mücadelelerin ardından gecikmeli olarak kalıcı kadroya atanabildi.[1]
Benzer bir örnek yine Berkeley’de gündeme geldi. Üniversite, 2007’de bu kez BP (British Petroleum) ve ortaklarıyla 500 milyon dolarlık anlaşma yaparak Enerji Biyobilim Enstitüsü’nü kurdu. Böylece gezegendeki karbon emisyonunun en önde gelen sorumlularından birisi olan bir petrol şirketi, karbon emisyonlarını azaltmak için yenilenebilir enerji araştırmaları yürütmek üzere kurulan enstitünün kurucu ortağı oldu.
Bu örnekler, son kırk yılda ABD’den başlayarak dünyanın büyük bölümüne yayılan şirket üniversitesi modelinin temel özelliklerini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. 1980’lerden bu yana üniversitelerin finansmanından yönetimine, eğitimden araştırmaya, yayıncılıktan akademik emeğin örgütlenmesine kadar geniş bir alanda benzer bir dönüşüm yaşandı. Üniversitelerden artık yalnızca eğitim ve araştırma yapmaları değil, gelir ve dış kaynak yaratmaları, patent üretmeleri, şirketlerle ortaklık geliştirmeleri, öğrenci çekmeleri ve uluslararası sıralamalarda yükselmeleri bekleniyor. Bu faaliyetler giderek ölçülebilir performans göstergelerine bağlanıyor. Üniversite, Ünal Nalbantoğlu’nun (2003) deyimiyle “Üniversite A.Ş.”ye dönüşüyor. Ancak bu özel üniversitelerle sınırlı bir gelişme değil, Berkeley örneğinin gösterdiği gibi kamu üniversiteleri de aynı mantığın içine çekiliyor.
1990’lardan itibaren bu dönüşümü inceleyen geniş bir literatür ortaya çıktı. Slaughter ve Leslie (1997), üniversitelerin ve akademisyenlerin dış kaynak sağlamak amacıyla piyasa ve piyasa benzeri faaliyetlere yönelmesini tanımlamak üzere “akademik kapitalizm” kavramını önerdiler. Araştırma fonları için rekabet, şirket sözleşmeleri, patent ve lisans gelirleri, teknoloji transferi ve ücretli eğitim programları bunun başlıca biçimleriydi. Slaughter ve Rhoades (2004) daha sonra kavramı genişleterek piyasa mantığının üniversitenin iç işleyişine yerleşmesine dikkat çektiler. Akademik kapitalizm kavramı, üniversitenin finansman, araştırma, eğitim ve yönetim işlevlerinin yanı sıra “başarı” ölçütlerinin de rekabet gücü ve gelir yaratma kapasitesi temelinde yeniden düzenlenmesini ifade etmeye başladı. Bu dönüşüm üniversitelerin mülkiyet yapısının değişmesini zorunlu kılmıyordu. Devlet, finansman ve teşvik mekanizmaları aracılığıyla kamu üniversitelerini de girişimci davranmaya yöneltiyor; böylece piyasa, üniversitenin ilişki kurduğu dışsal bir alan olmaktan çıkarak kurumun işleyişine yerleşiyordu. Akademik kapitalizm literatürü izleyen yıllarda giderek genişledi. Sigahi ve Saltorato (2020), bu literatürün ayrıntılı dökümünü sundukları çalışmalarında akademik kapitalizmi “piyasa mantığının yükseköğretimin makro yapısal, örgütsel ve bireysel düzeylerinin tamamında giderek daha belirleyici hale gelmesine yol açan davranışlar, süreçler ve kurumsal değişiklikler bütünü” olarak tanımladılar.
Akademik kapitalizm literatürü üniversitedeki dönüşümün ulaştığı boyutları ortaya koymakta başarılı olmasına karşın bazı önemli teorik sorunlar da taşıyor. Bunların başında, piyasa ilişkilerinin yaygınlaşması ile eğitim ve araştırmanın kapitalistleşmesi arasındaki ayrımın yeterince gözetilmemesi geliyor. Bu literatürde kapitalizm adeta ticari ilişkilerin üniversiteye sızmasından ibaret görülürken, üniversite de sınıflar üstü ve tarih ötesi bir kurum olarak tahayyül ediliyor. Ticarileşme, metalaşma, kapitalistleşme ve finansallaşma gibi farklı süreçler analitik olarak yeterince ayrıştırılmadığı için kapitalizmin bu süreçte neyi ifade ettiği de belirsizliğini koruyor. Oysa üniversitenin şirketlerle ilişki kurması ya da gelir getirici faaliyetlere yönelmesi, tek başına sermaye ilişkisinin akademik alana ne ölçüde nüfuz ettiğini göstermez.[2] Esas mesele, piyasanın üniversiteye ne kadar girdiğinden çok, sermaye ilişkisinin eğitim, araştırma ve özellikle akademik emek sürecini hangi mekanizmalarla dönüştürdüğüdür. Bu iki süreç elbette birbirinden bağımsız değildir. Ama aynı şey de değildir. Burada üretim ilişkisi olarak kapitalizm ile toplumsal yapı olarak kapitalizmi analitik olarak ayrıştıran, üniversitenin kapitalist toplumdaki temel işlevlerini ve bu işlevlerin kapitalist gelişmenin zaman ve mekân içindeki hareketiyle nasıl değiştiğini dikkate alan bir teorik çerçeveye ihtiyaç vardır.[3] Bu meselelere dizinin ilerleyen yazılarında yeniden döneceğiz. Bu yazıda ise son kırk yılda üniversitede yaşanan dönüşümün bilançosunu ortaya koymaya çalışacağız.[4]
Bu bilanço yalnızca üniversitenin kendi içindeki değişim açısından önemli değildir. Bilimsel üretimin büyük ölçüde üniversitelerde gerçekleştiği günümüzde, üniversitenin dönüşümü halk sağlığından çevre sorunlarına, bilim ve teknoloji politikalarından istihdama uzanan geniş bir alanı etkilemektedir. Üniversitelerde üretilen bilgi ve teknolojiler üzerinde yükselen şirketlerin ekonomik ve toplumsal gücü artarken, bu şirketlerin insan yaşamı ve gezegenin geleceği üzerindeki etkileri de giderek daha fazla tartışılmaktadır. Bu koşullarda bilimsel üretim ile sermaye arasındaki değişen ilişkiyi açıklamak daha da önemli hale gelmektedir.
Öncelikle “akademik kapitalizm” olarak tanımlanan gelişmenin bütün üniversiteleri aynı biçimde ve ölçüde dönüştüren doğrusal bir süreç olmadığını vurgulamalıyız. Süreç, ülkeler, üniversiteler, disiplinler ve akademisyenler arasındaki eşitsizlikler üzerinden ilerliyor. Bu eşitsizliklerin başında ABD ve diğer Batılı ülkelerdeki seçkin üniversitelerin dünya akademik sistemi içindeki ağırlığı geliyor. Çin’in son yıllarda izlediği aktif bilim politikası bu üstünlüğe ciddi bir meydan okuma oluştursa da tablo henüz köklü biçimde değişmiş değil. ABD’deki yaklaşık yirmi üniversite ile İngiltere, Fransa ve Almanya’daki bir grup seçkin üniversite araştırma, yayın ve lisansüstü eğitim alanlarında büyük bir üstünlüğe sahip. Bu üniversiteler bir yandan şirket üniversitesi mantığının öncülüğünü yaparken, diğer yandan kaynakları ve bilimsel saygınlıkları sayesinde araştırma gündemlerinin ve eğitim programlarının şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Böylece piyasa odaklı bilim anlayışının yayılması ile Batı akademisinin üstünlüğünün yeniden üretilmesi iç içe geçiyor. [5]
“Akademik kapitalizm”, disiplinler arasında da farklı biçimlerde etkili oluyor. Biyoteknoloji, tıp, mühendislik ve bilgisayar bilimleri gibi patent ve ticari ürün üretme kapasitesi yüksek alanlar şirket yatırımlarının merkezinde yer alırken sosyal ve beşeri bilimler bu sürece daha eşitsiz biçimde eklemleniyor. Hukuk ve işletme gibi piyasa ile doğrudan ilişkili alanlar güç kazanırken, edebiyat, felsefe ve tarih gibi gelir yaratma kapasitesi sınırlı görülen alanlardaki bölüm ve programların küçültülmesi, birleştirilmesi, hatta kapatılması giderek daha sık gündeme geliyor.[6] Bu yazı kaleme alınırken ABD’de sosyolojinin durumu ana akım basında dikkat çekici bir tartışmaya konu oldu. Tartışmayı başlatan Wall Street Journal yazısı, sosyoloji bölümlerindeki öğrenci sayısının hızla azalmasını disiplinin siyasallaşması ve bilimsel araştırmadan aktivizme yönelmesiyle ilişkilendirirken, The Economist’te sosyolog Brooke Harrington buna karşı sosyolojinin özellikle iktidar ve servet ilişkilerini sorguladığı için hedef haline geldiğini savundu. Tartışmanın kendisi, sosyal bilimlerin üniversitedeki yeri üzerindeki baskının ne ölçüde arttığını göstermesi bakımından dikkat çekici bir örnek oluşturuyor.
Üniversiteler arasında benzer bir farklılaşma ulusal düzeyde de görülüyor. Büyük araştırma üniversiteleri fonlar, patentler ve şirket ortaklıkları üzerinden rekabet ederken, kitlesel lisans eğitimi veren kurumlarda gelirleri artırma ve maliyetleri düşürme baskısı öne çıkıyor. “Akademik kapitalizm” böylece tek bir “Üniversite A.Ş.” modeli yaratmaktan çok, üniversiteleri ve disiplinleri aynı rekabet düzeni içinde farklı konumlara yerleştiriyor.
Amerikan Modelinin Küreselleşmesi
“Akademik kapitalizm” büyük ölçüde ABD merkezli bir süreç olarak ortaya çıktı. ABD üniversiteleri, ortaya çıktıkları özgün tarihsel koşullar nedeniyle başından itibaren piyasa ilişkilerine diğer ülkelerin üniversitelerinden daha açık kurumlar olarak gelişmişti.[7] Büyük özel üniversitelerin bağış fonları ve yatırımları, güçlü üniversite-sanayi ilişkileri ve araştırma ile ticari faaliyetlerin erken tarihlerden itibaren iç içe geçmesi, bu üniversitelerin 1980’lerde hızlanan dönüşüme hızlı bir şekilde intibak etmesini sağladı. 1980 tarihli Bayh-Dole Yasası bu dönüşümün önemli dönüm noktalarından biriydi. Yasa, federal fonlarla yapılan araştırmalardan doğan buluşların patent haklarını üniversitelere ve küçük işletmelere devrederek, bu buluşların özel sektöre lisanslanmasını ve ticari ürünlere dönüşmesini sağladı. Yasanın ardından teknoloji transfer ofisleri, bilim parkları, üniversite şirketleri ve sanayi ortaklıkları hızla yaygınlaşırken, üniversitelerin araştırma faaliyetleri ile özel sermayenin teknoloji geliştirme faaliyetleri arasındaki sınırlar belirsiz hale geldi. Bugün gelinen noktada ABD’nin seçkin üniversiteleri, emlak, finans, hizmetler sektörü ve askeri-sınai kompleks içinde devasa yatırımları olan, CEO’lar tarafından yönetilen büyük tekellere dönüştü.[8]
ABD’de gelişen model, farklı ülkelerin tarihsel ve kurumsal özelliklerine bağlı olarak farklı biçimler aldı. İngiltere’de Thatcher döneminden başlayarak hükümetler kamu finansmanını sınırlandırdı, performansa dayalı fonlamayı yaygınlaştırdı ve üniversiteleri yeni gelir kaynakları bulmaya yöneltti. Üniversiteleri küresel yükseköğretim ve araştırma piyasasında güçlü bir konuma getirmeyi amaçlayan bu politika, öğrenim ücretlerinin ve öğrenci borçlanmasının artmasıyla yükseköğretimdeki sınıfsal eşitsizlikleri de derinleştirdi.[9]
Kıta Avrupası’nda ise Avrupa Birliği, yükseköğretimin yeniden yapılandırılmasını ekonomik bütünleşmeyi derinleştirmenin ve küresel rekabet gücünü artırmanın araçlarından biri olarak gördü. Bologna Süreci, araştırma programları, akreditasyon ve performans sistemleri bu doğrultuda ortak bir Avrupa Yükseköğretim Alanı oluşturmayı amaçladı. ABD’de piyasa ve iş dünyasının daha doğrudan etkisiyle gelişen dönüşüm, Avrupa’da büyük ölçüde devletler ve AB kurumlarının düzenlemeleri aracılığıyla ilerledi (Slaughter ve Cantwell, 2012).
Türkiye’de dönüşüm, 1980 darbesinin ardından YÖK’ün oluşturduğu merkezi ve otoriter üniversite sistemi üzerinde yükseldi. 1990’lardan itibaren “vakıf üniversitesi” adı altında fiilen özel yükseköğretim kurumları hızla çoğalırken, kamu üniversiteleri de şirketler, vakıflar, teknoparklar ve döner sermaye uygulamaları aracılığıyla piyasa ilişkilerine daha fazla bağlandı.
Bu farklı güzergâhlar, dönüşümü devletin yükseköğretimden çekilmesi ve üniversitelerin piyasaya bırakılması şeklinde açıklamanın yetersizliğini gösteriyor. Bu süreçte piyasa ilişkileri üniversiteye kendiliğinden nüfuz etmedi. Devlet, çoğu yerde üniversiteden elini çekmek yerine finansmanın biçimini ve koşullarını değiştirdi. Genel bütçe kaynaklarının yanında rekabetçi araştırma fonları, proje finansmanı, performans ölçütleri ve teknolojik öncelikler ağırlık kazandı. Bu süreçte devletler, Dünya Bankası, OECD gibi uluslararası kuruluşlar ve iş dünyası örgütlerinin önerdiği kurumsal düzenlemeleri hayata geçirirken, sürece hızla angaje olan üniversite yönetimlerinin desteğini arkasına aldı.
Üniversitenin Yeni Yöneticileri
Üniversitelerdeki piyasalaşma süreci, neoliberal ajandanın temel argümanı olan bürokrasiyi küçültmek şöyle dursun, yeni biçimler altında genişletti. Kalite güvencesi, stratejik planlama, proje desteği, uluslararasılaşma ve teknoloji transferi gibi alanlarda oluşturulan yeni birimler, piyasalaşmanın üniversitenin gündelik işleyişine taşınmasında önemli roller oynadılar. Üniversiteler, sadece kendi iç bürokrasileri aracılığıyla değil, küresel denetim şirketleri ve özel akreditasyon şirketleri eliyle yönetilen kurumlara dönüştü.[10] Akreditasyon, sıralamalar, bütçe hedefleri ve performans ölçütleri aracılığıyla akademik faaliyetler ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getirilirken, kaynak tahsisi giderek bu göstergelere bağlandı.
Bu süreçte üniversite yönetimlerinin konumu da değişti. Akademik topluluğun ortak işlerini yürüten, akademik özgürlüğü ve entelektüel standartları koruyarak üniversitenin toplumsal sorumluluklarını yerine getirmesini gözeten yönetici anlayışının yerini, kaynak yaratması, maliyetleri denetlemesi, dış fon ve öğrenci bulması, sıralamalarda yükselmesi ve üniversitenin “marka değerini” güçlendirmesi beklenen profesyonel yönetici modeli almaya başladı. Akademik karar alma süreçlerinde meslektaş yönetiminin ağırlığı azalırken yönetim ile akademik topluluk arasındaki mesafe büyüdü. Uzun yıllar Harvard Üniversitesi Rektörlüğünü yürüten Derek Bok’un (2007) vurguladığı gibi üniversite yönetiminde başarı, giderek yeni hedefleri gerçekleştirecek kaynakları bulmada rakiplerden daha becerikli olmak anlamına gelmeye başladı.
Bu süreçte üniversiteler doğrudan şirketlere dönüşmese de şirket dünyasından alınan yönetim teknikleri, “Yeni Kamu Yönetimi” (New Public Management) anlayışıyla kamu kurumlarına taşınan performans ve denetim mekanizmalarıyla birleşti. Finansman ve rekabet baskıları üniversite yönetimleri tarafından kurumsal hedeflere, bunlar da fakülte, bölüm ve akademisyenlerin tabi olduğu performans ölçütlerine dönüştürüldü. Şirketlerin akademisyenlere doğrudan ne yapacaklarını söylemesine gerek kalmadan akademik faaliyet bütçeler, göstergeler, teşvikler ve sıralamalar aracılığıyla yönlendirilmeye başlandı.
Bu dönüşüm, üniversitenin ekonomik büyümenin ve teknolojik yeniliğin temel kaynaklarından biri olduğu düşüncesiyle meşrulaştırıldı. “Bilgi ekonomisi”, “inovasyon”, “girişimcilik”, “rekabet gücü”, “mükemmeliyet” ve “istihdam edilebilirlik” gibi kavramlar yükseköğretim politikalarının ortak diline yerleşti. Üniversitenin başarısı, topluma sunduğu bilimsel ve eleştirel katkıdan çok ekonomik değere dönüştürebildiği bilgi, yetiştirdiği “beşeri sermaye”, aldığı patentler ve uluslararası rekabetteki konumuyla ölçülmeye başlandı. Bu noktada akademik kapitalizmin neoliberalizmle ilişkisini sorunsallaştıran bir tartışmaya dikkat çekmek yerinde olacaktır. Berman (2014), “akademik kapitalizmi” neoliberal politikaların ürünü olarak ele alan yaklaşımlara karşı bilimin iktisadi büyümeye ve özellikle inovasyona hizmet etmesi gerektiği düşüncesinin neoliberalizmden çok daha eski olduğunu ileri sürmüştür. Amerikan devletinin ulusal inovasyon öncelikleri doğrultusunda, tek tek şirketlerin taleplerini aşan araştırma programlarına öncülük etmesini örnek göstererek, akademik kapitalizmin esas olarak neoliberal bir projeden değil, bilimin ekonomik büyümenin lokomotifi olarak görülmesinden kaynaklandığını savunmuştur.
Berman’ın argümanı önemli bir noktaya işaret etmektedir. Gerçekten de neoliberalizm eleştirilerinin bir bölümü, neoliberal politikaları ve bu bağlamda üniversitenin piyasalaşmasını kapitalizmin tarihindeki bir sapma olarak ele almaktadır. Böyle bir yaklaşım, kapitalist devlet, bilimsel üretim ve sermaye birikimi arasında 19. yüzyıldan günümüze uzanan organik ilişkileri gözden kaçırmaktadır. Üniversitenin sermaye birikiminin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirilmesi ne 1980’lerde başlamıştır ne de yalnızca devletin üniversiteden çekilmesinin sonucudur. Öte yandan Berman, bu haklı eleştiriden hareketle neoliberalizmi neredeyse tali ya da dışsal bir olguya indirgemektedir. Oysa kapitalist devletin ulusal sermayelerin uluslararası rekabet gücünü artırmak amacıyla bilim ve teknoloji politikalarına etkin biçimde müdahale etmesi neoliberal projeyle çelişmez. Neoliberalizm, devletin ekonomiden basitçe çekilmesinden çok, devlet müdahalesinin sermaye birikimi ve rekabetin gerekleri doğrultusunda yeniden örgütlenmesini ifade eder. Bu nedenle “akademik kapitalizm”i neoliberalizme indirgemek ne kadar sorunluysa, neoliberal dönüşümün bu sürecin aldığı özgül biçim üzerindeki etkisini önemsizleştirmek de aynı ölçüde yanıltıcıdır. Bu tartışmayı dizinin ilerleyen bölümlerinde yeniden ele alacağız.
Bu yazıda, üniversitelerin son kırk yılda geçirdiği dönüşümün genel bir bilançosunu çıkarmaya çalıştık. Ancak elbette bu bilanço, dönüşümün sonuçları ele alınmadan tamamlanmış sayılmaz. Eğitim, araştırma ve yayın alanlarında ortaya çıkan sorunlar kadar, bilimsel üretimin temel öznesi olan akademik emeğin nasıl yeniden biçimlendiği de bu tablonun parçasıdır. Bir sonraki yazıda bu sorunlara ve akademik emeğin değişen koşullarına odaklanacağız.
Kaynakça
Altbach, P. G. (2004) “Globalisation and the University: Myths and Realities in an Unequal World”, Tertiary Education and Management, 10(1), 3–25.
Bergman, B. (2005) For Controversial Biology Researcher Ignacio Chapela, the Long and Winding Road Ends With Tenure at Berkeley. UC Berkeley News. https://newsarchive.berkeley.edu/news/media/releases/2005/05/21_chapela.shtml
Berman, E. P. (2014) “Not Just Neoliberalism: Economization in US Science and Technology Policy”, Science, Technology, & Human Values, 39 (3), 397-431.
Bok, D. (2007) Piyasa Ortamında Üniversiteler: Yüksek Öğretimin Ticarileşmesi, Çev. B. Yıldırım, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Dickson, D. (1999) “Britain Excels in Academic Capitalism”, Nature Medicine, 5, 131–132.
Jessop, B. (2017a) “Varieties of Academic Capitalism and Entrepreneurial Universities: On Past Research and Three Thought Experiments”, Higher Education, 73, 853-870.
Jessop, B. (2017b) “On Academic Capitalism”, Critical Policy Studies, 12, 1-6.
Kaymak, M. (2025) “Akademik Kapitalizm: Üniversitede Sermayenin Gerçek Boyunduruğu”, Praksis, 67, 9-40.
Moran, J. (2022) “The Humanities and the University: a Brief History of the Present Crisis”, Critical Quarterly, 64, 5–28.
Münch, R. (2014) Academic Capitalism: Universities in the Global Struggle for Excellence, Routledge.
Nalbantoğlu, H. Ü. (2003) “Üniversite A.Ş.’de bir ‘homo academicus’: ‘Ersatz’ yuppie akademisyen”, Toplum ve Bilim, 97, 7-42.
Sigahi, T. F. A. C., ve Saltorato, P. (2020) “Academic Capitalism: Distinguishing Without Disjoining Through Classification Schemes”, Higher Education, 80(1), 95-117.
Slaughter, S. ve L. L. Leslie (1997) Academic Capitalism: Politics, Policies, and the Entrepreneurial University. Baltimore, MD: The Johns Hopkins University Press.
Slaughter, S. ve G. Rhoades, (2004) Academic Capitalism and the New Economy: Markets, State, and Higher Education, Baltimore, MD: The Johns Hopkins University Press.
Slaughter, S. ve B. Cantwell (2012) “Transatlantic Moves to the Market: The United States and the European Union”, Higher Education, 63 (4), 583-606.
Shore, C. (2024) “Management Consultants and University Futures: Academic Capitalism and the Capture of UK Public Higher Education”, Public Money & Management, 1-10.
Şenalp, M. G. (2024) “Küresel İntifada ve Neoliberalizmin Üniversiteleri ya da Amerika’ya Acil Bir Metin Cihan Lazım”, https://praksisguncel.org/kuresel-intifada-ve-neoliberalizmin-universiteleri-ya-da-amerikaya-acil-bir-metin-cihan-lazim, erişim tarihi: 19.05.2024.
Veblen, T. (1957) The Higher Learning in America; a Memorandum on the Conduct of Universities by Business Men, New York: Sagamore Press.
Notlar
- Münch (2014: 131). Chapela konusunda detaylı bir inceleme Berkeley’nin kendi gazetesinde yayınlandı. Bkz. Bergman (2005). ↑
- Jessop (2017b) literatürde bu noktaya işaret eden az sayıdaki çalışmadan biridir. ↑
- Bu yönde bir teorik ayrıştırma için Jessop (2017a) yararlı bir başlangıç noktası sunmaktadır. ↑
- Bu yazı dizisindeki materyal ve tartışmaların önemli bir bölümü, 2025 yılında Praksis Dergisi’nde yayınlanan yazıma dayanıyor (Kaymak, 2025). Aradan geçen iki yılda ortaya çıkan yeni gelişmeler ve tartışmalar, bazı konuları yeniden ele almayı ve bazı değerlendirmeleri gözden geçirmeyi gerekli kıldı. ↑
- Bu konuda ayrıca bkz. Altbach (2004). ↑
- Ayrıntılı bir tartışma için bkz. Moran (2022). ↑
- Bu konuda Veblen’in (1957) saptamaları çok önemlidir. Veblen 1918’de yayınlanan bu çalışmasında ABD’deki oluşum halindeki şirket üniversitesi deneyimine dayanarak bugünkü dönüşümün yarattığı sorunları çarpıcı bir şekilde öngörmüştür. ↑
- M. Gürsan Şenalp, Praksis Güncel için 2024 yılında kaleme aldığı yazıda, Gazze’de Filistin halkına yönelik soykırımın ABD üniversitelerinde yarattığı hareketlenmeden yola çıkarak, ülkenin şirketleşmiş seçkin üniversitelerinin finans ve emlak sektörünün yanı sıra askeri-sınai kompleksle kurduğu ilişkilerin geniş bir panoramasını sunmaktadır. Şenalp’in ortaya koyduğu tablo, bu üniversitelerin ABD emperyalizminin ileri karakolu olan İsrail’le kurdukları askeri ve iktisadi ortaklıkların ne denli derinleştiğini gösterirken, sermayeyle bu ölçüde bütünleşmiş bir üniversite yapısında akademik özgürlüğün ve eleştirel sözün sınırlarının da nerede çizildiğini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. ↑
- İngiltere’deki dönüşüm Thatcherism’in etkisiyle oldukça radikal boyutlar kazanmıştır. Bu konuda bkz. Dickson (1999). ↑
- Bkz. Shore (2024). ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
