Türkiye’nin son yetmiş beş yılına baktığımızda, kronik makroekonomik istikrarsızlık süreçlerinin Türkiye ekonomisinin bitmeyen çilesi haline geldiğini görürüz. Türkiye, kronik istikrarsızlık nedeniyle bu uzun dönem boyunca büyüme potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirememiştir.
Türkiye’nin son yetmiş beş yılına baktığımızda, kronik makroekonomik istikrarsızlık süreçlerinin Türkiye ekonomisinin bitmeyen çilesi haline geldiğini görürüz. Bu dönemde, uzun yıllar boyunca uygulanan popülist ve/veya kısa görüşlü politikalar sonucunda ortaya çıkan ve genellikle zamanında düzeltilmeyen makroekonomik sorunlar —yüksek enflasyon, bütçe açıkları ve finansal dengesizlikler— bir süre sonra ciddi ekonomik ve/veya siyasi krizlere zemin hazırlamıştır. Genellikle krizlerin ardından, ekonomide istikrarı yeniden sağlamak için, farklı istikrar programları uygulandı ancak siyasi nedenlerle, seçilmiş hükümetler ekonomide geçici bir rahatlama görülür görülmez bu programları ya erteledi ya da tamamen terk etti. Sağlıksız ve sürdürülemez politikaların uzun süreler boyunca ısrarla devam ettirilmesi, sermaye birikimi ve özellikle toplam faktör verimliliğinde ciddi sistematik kayıplara ve büyüme oranlarının beklenenden düşük ve oynak seyre sahip olmasına sebep olmuştur.
Yazı dizisi olarak kaleme aldığım çalışmada, ilk olarak bu yazıda, sağlıksız politikalardan kaynaklanan ekonomik istikrarsızlığın büyüme üzerinde yarattığı tahribatı Türkiye ekonomisinin Çok Partili (1950-2025) dönemi çerçevesinde ve detaylara fazla girmeden —genel hatlarıyla— ele alacağım.[1] Takip eden yazılarda ise, bu konuyu, daha detaylı —örneğin yapısal ve siyasi dönemleri dikkate alarak— inceleyeceğim.
Öncelikle belirtmek isterim ki politika kaynaklı makroekonomik istikrarsızlık, açık veya örtük bir şekilde popülist strateji ile tasarlanmış —genellikle iktisadi mantık açısından çarpık olan ve/veya tutarsız biçimde uygulanan ya da yeterince koordine edilmemiş olan— maliye politikalarını, para politikalarını ve diğer sağlıksız ekonomik politikalardan kaynaklanan ekonomik bozulma ve oynaklık durumlarını ifade etmektedir. Bu tür politikalar; enflasyon oranı, döviz kurları, kamu bütçesi ve cari hesap dengeleri gibi temel makroekonomik değişkenlerde olumsuz dalgalanmalarla kendini göstermektedir. Dolayısıyla, aşağıda, ilk önce bu konuyu ele alacağız.
Ekonomiyi yönetme kapasitesinin en temel göstergesi
Fischer’in (1993) önemli tespitine göre enflasyon oranı, makroekonomik istikrarsızlığı ölçmek için kullanılabilecek anlamlı ve en önemli göstergedir, çünkü bu değişken “hükümetin ekonomiyi yönetme konusundaki genel yeteneğini” doğrudan temsil eder. Bu bağlamda, aşağıda gösterilen şekil (Şekil 1), Türkiye’yi yönetmiş olan birçok hükümetin bu açıdan başarısız olduğunu çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir.
İzlenen sağlıksız politikalar nedeniyle 1950’lerin ikinci yarısında yükselen ancak 1960’lı yıllarda tek haneli seyreden enflasyon oranı, bu dönemin ardından, 1970’li yılların ortasında başlayan kronik istikrarsızlık sürecinde kademeli olarak yükseldi. 1994 krizinde üç haneli rakama ulaşıp zirve yaptı. 2001 krizinin arifesinde ise yüzde 50 bandının üzerinde kalmıştı. Şubat 2001’de gerçekleşen derin kriz ise, bir anlamda Türkiye için kurumsal yeniden yapılanmanın ve normalleşmenin kapısını araladı. Kriz sonrasında uygulamaya konulan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı çerçevesinde TCMB’ye bağımsızlık kazandırıldı, bankacılık sektörü yeniden yapılandırıldı ve mali disiplin ciddi şekilde uygulanmaya başlandı. Bu programın ilk yıllarda başarıyla uygulanması ile kısa sürede tek haneli rakamlara gerileyen enflasyon oranı, Türkiye ekonomisinin o dönemde yakaladığı büyüme ivmesinin de temel belirleyicisi olmuştur. 2018-22 döneminde yeniden tırmanan ve 2022’de yeni bir zirve yapan enflasyon oranı ise —rasyonel olmayan para politikaları ve merkez bankası bağımsızlığının erozyonuyla bağlantılı olarak— Türkiye’nin yeni bir kronik istikrarsızlık evresine girdiğinin en kritik sinyali olmuştur. Bağımsız merkez bankalarının piyasayı istikrarlı kılan temel kurumlar arasında yer aldığı düşünüldüğünde (bkz. Rodrik ve Subramanian, 2003), bu süreçte siyasi otoritenin merkez bankasını devre dışı bırakmasının enflasyon üzerindeki yıkıcı etkisi şaşırtıcı değildir.
Şekil 1: Türkiye’de Enflasyon oranı (%), 1950-2025
Not: Enflasyon oranı = GSYİH deflatöründeki yüzde değişim.
Bir endeks ve Türkiye ekonomisinin 75 yıllık EKG’si
Elbette enflasyon gerekli ve temel bir göstergedir, ancak tek başına yeterli değil. Enflasyon oranının yanı sıra döviz kuru değişimi, bütçe açığı ve cari dengedeki bozulmayı bir arada değerlendiren makroekonomik istikrarsızlık endeksi (INSW), istikrarsızlığın temel belirleyicilerini —fiyat, kur, bütçe, dış denge— tek bir göstergede bir araya getirdiği için hem teorik hem ampirik açıdan daha kapsamlı ve güvenilir bir göstergedir (İsmihan, 2009). Şekil 2’de gösterilen bu endeks, Türkiye ekonomisinin 1950-2025 döneminde geçirdiği kronik istikrarsızlık süreçlerini ve yaşadığı önemli krizleri (ör. 1958/9, 1978/9, 1994, 2001, 2022) adeta bir EKG (elektrokardiyogram) çıktısı gibi görsel olarak aktarmaktadır.
Şekil 2: Türkiye’de Makroekonomik İstikrarsızlık (INSW), 1950-2025
Not: Makroekonomik istikrarsızlık endeksi (INSW) 0 ile 1 arasında bir değer almaktadır ve makroekonomik istikrarsızlığın temel göstergesi olan enflasyon oranını, döviz kuru değişimini, bütçe açığını ve cari dengenin milli gelire oranını kullanır (İsmihan, 2012). Endeks değerinin artması, istikrarsızlık seviyesinin arttığını göstermektedir. Bu endeks, Beşeri Gelişme Endeksi (HDI) metodolojisi kullanılarak, yukarıda bahsedilen dört değişkenden elde edilen dört alt endeksin ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanmıştır. İlgili ağırlıklar, temel bileşenler analizi kullanılarak belirlenmiştir. Daha detaylı bilgi için bkz.: İsmihan (2012, 2024).
Kaynak: İsmihan (2026)
Endeksin yükseldiği her dönem yalnızca ekonomik değil siyasi bir hikâyeyi de anlatmaktadır. Örneğin, 1978-79 krizi, içe kapanık büyüme modelinde çıkan sorunlar, petrol şokları ve siyasi kutuplaşmanın birleşik ürünüdür. 1994 krizi, seçim öncesi popülist söylemle alevlenen yapay faiz indirimi girişiminin ve ardından patlayan döviz talebinin kaçınılmaz sonucudur. 2001 krizi ise sürdürülemez iç borç dinamiğiyle birlikte bankacılık sektörünün içinde bulunduğu kurumsal çürümenin bir patlamasıdır.
2001 sonrasında endeks dramatik bir düşüş yaşamıştır. Bu düşüşün ardında, yukarıda bahsedildiği gibi Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın mali disiplin ve Merkez Bankası bağımsızlığı üzerindeki ısrarlı duruşu yatmaktadır. Ancak şekilde 2016 yılı sonrasında yeniden ortaya çıkan yukarı eğilim, geçmişin parametrelerinin hâlâ canlı olduğunu hatırlatmaktadır.
İstikrarsızlık neden büyümeyi azaltır ya da öldürür?
Makroekonomik istikrarsızlığın büyümeyi nasıl bozduğunu anlamak için önce şu temel gerçeği kavramak gerekir: Büyüme, salt kaynak (örn. sermaye) birikimiyle değil, bu kaynakların ne kadar verimli kullanıldığıyla da belirlenir. Toplam faktör verimliliği (TFV) olarak adlandırılan bu verimlilik ölçütü, Türkiye’de kronik istikrarsızlık dönemlerinde sistematik ve belirgin bir biçimde gerilemiştir. Diğer yandan istikrarsızlık süreçlerinin sermaye birikimi üzerine etkileri daha yavaş oluşmuştur.
İstikrarsızlığın TFV’yi ve sermaye birikimini nasıl etkilediğini birkaç kanaldan izlemek mümkündür. Bunlardan bazıları şöyledir:
(i) Belirsizlik kanalı: Belirsizlik etkisi en doğrudan olanıdır. Kronik istikrarsızlık mevcut ve gelecekteki makroekonomik ortama ilişkin belirsizliği artırmakta; bu da özel sektörün yatırım kararlarını ve TFV’yi olumsuz etkilemektedir (Fischer, 1993). Enflasyonun, döviz kurunun ya da faiz oranlarının öngörülemez biçimde oynadığı bir ortamda, fiyat mekanizmaları etkin çalışamaz ve firmalar ve bireyler uzun vadeli yatırım/harcama planı yapamaz; başka bir deyişle, geleceğe dair güvenilir hesap yapamaz. Bu belirsizlik ortamı yatırım kararlarını caydırırken mevcut kaynakların da verimsiz kullanımına ya da verimsiz alanlara yönlenmesine zemin hazırlar.
(ii) Mali kapasite kanalı: Kronik istikrarsızlık, devletin kaynak yaratma kapasitesini ciddi biçimde zayıflatır: Enflasyon vergi gelirlerini eritirken (Olivera-Tanzi etkisi), yükselen borç stoku faiz yükünü büyütür ve kamu harcamaları için geriye kalan mali alanı daraltır. Bu noktada harcama kararlarıyla ilgili siyasi tercih çoğunlukla seçmen tarafından görülebilirliği yüksek olan harcamaların (örn. transferler ve personel giderleri) lehine, altyapı ve eğitim yatırımları gibi hızlı görülebilme özelliği zayıf olan harcamaların aleyhine tecelli eder. Oysa uzun dönemli büyümenin gerçek motorları tam da bu ihmal edilen harcama alanlarındadır.
(iii) Tembel banka kanalı: Bu kanal, aşırı iç borçlanma problemi nedeniyle, yüksek reel faiz sunan devlet tahvillerinin özel sektör kredisini dışladığı bir ortamı yansıtmaktadır. 1990’ların Türkiye’si bu mekanizmanın bir laboratuvarı gibidir: Devlet tahvillerinin sunduğu yüksek reel faiz oranları karşısında bankacılık sektörü özel sektöre kredi açmak yerine hazineyi finanse etmeyi seçti. Kârlılıkları yüksek ama toplumsal verimlilikleri düşük olan bu “tembel bankacılık” yapısı, Türkiye’de finansal gelişmeyi engelledi ve özel yatırımların önünü kapattı (İsmihan vd., 2017).
(iv) Kurumsal aşınma kanalı: Kronik istikrarsızlık ve patronaj siyaseti güçlenip yerleştikçe piyasayı istikrarlandıran ve meşrulaştıran kurumların[2] işlevleri zayıflamaktadır. Aslında, sağlıksız politikalar ve ilgili göstergeleri (örn. yüksek enflasyon ve bütçe açıkları) altta yatan kurumsal sorunların belirtileridir (Acemoglu vd. 2003); bu bağlamda oluşan kurumsal zayıflık hem istikrarsızlığa hem de ciddi bölüşüm sorunlarına yol açar ve uzun süreli TFV kayıplarına zemin hazırlar.
Kurumsal aşınma kanalı ilk üç kanala göre daha sinsi ve yavaş işler ama en güçlü tahribatı yaratma potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Büyümenin yetmiş beş yıllık panoramik görüntüleri
Kişi başına düşen gelirin en temel belirleyici olan çalışan başına çıktının (yani üretimin) büyüme oranı, aşağıdaki şekilden (Şekil 3) de görüldüğü üzere, istikrarsızlık döngülerinden olumsuz etkilenerek çok oynak ve hoşnutsuzluk yaratan bir seyir izlemektedir. Türkiye’de kronik istikrarsızlık süreçlerinin TFV’yi —yukarıda anlatılan kanallar vasıtasıyla— sistematik ve çok olumsuz bir biçimde yavaşlattığı ya da gerilettiği Şekil 4’te açıkça görülmektedir.
Şekil 3: Türkiye’de Çalışan Başına Çıktıdaki Büyüme oranı (%), 1950-2025
Kaynak: İsmihan (2026)
Şekil 4: Türkiye’de TFV, 1950-2025
Kaynak: İsmihan (2026)
Şekil 5, yukarıdaki verilerin söylediği şeyi ilgili alt-dönemler[3] için son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır: istikrarsızlık arttıkça büyüme düşmekte, istikrarsızlık azaldıkça büyüme ivme kazanmaktadır.
Şekil 5: Türkiye’de Alt Dönemlerde Çalışan Başına Çıktıdaki Ortalama Büyüme oranı (GYL) ve Ortalama Makro İstikrarsızlık Seviyesi (INSWO)
Kaynak: İsmihan (2026)
Yukarıdaki göstergeler, analiz döneminin büyük bölümünde gerçekleşen büyümenin, “istikrarlı bir politika ortamında” beklenen büyüme düzeyinin belirgin biçimde altında kaldığına işaret etmektedir. Daha ilginç olan ise; Türkiye, Çok Partili Dönemde makroekonomik istikrar düzeyini 1963-1972 döneminin —yani planlı dönemin ilk on yılındaki— seviyesinde tutabilseydi eğer —başka bir deyişle, çalışan başına düşen çıktıdaki büyüme oranını sadece yüzde 1 puan[4] artırabilseydi—, çalışan başına çıktıyı ve sonuç olarak kişi başına düşen gelirini 2020’li yılların başında (yani yaklaşık olarak Çok Partili Dönemin ilk 70 yılının sonunda) iki katına çıkarabilirdi. Sonuç olarak 1950-2025 verilerinin ortaya koyduğu tablo açıktır: Türkiye, kronik makroekonomik istikrarsızlık nedeniyle bu uzun dönem boyunca büyüme potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirememiştir.
Sağlıksız politikaların yaygınlığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan makroekonomik istikrarsızlık süreçleri, ekonomik büyümeyi farklı kanallardan etkilemektedir ancak bu politikaların altta yatan kurumsal sorunların belirtileri olduğu gerçeği de göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husustur (Acemoğlu vd., 2003; Rodrik ve Subramanian, 2003). Dolayısıyla, bu konuyu aşağıda daha detaylı ele alacağız.
Türkiye’nin tipik popülizm-istikrarsızlık–büyüme döngüsünün anatomisi
Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ülkelerde kronik istikrarsızlık dönemlerinin genellikle tipik bir döngü izlediği görülmektedir. Çok Partili Dönemde Türkiye, sağlıksız politikaların uzun süreler boyunca izlenmesi sonucunda, çok şiddetli ekonomik krizler yaşamış ve bu krizler mevcut ekonomik rejimin sürdürülemez hale geldiğinin açık bir kanıtı olmuştur; bu durum, ardından rejim değişim(ler)ini beraberinde getirmiştir (1958/9, 1978/9 ve 2000/1 krizleri bu durumu yansıtmaktadır). Bu tür döngülerin görsel özeti aşağıdaki şekilde sunulmaktadır ve Türkiye’nin bazı deneyimleri bu döngünün neredeyse mükemmel bir örneği gibidir (Bu döngüler ve detaylı analizleri sonraki yazılarımda ele alınacaktır).
Şekil 6: Tipik Bir Kronik İstikrarsızlık Sürecinin Görsel Özeti
Kaynak: İsmihan (2012, 2024).
Döngü şu şekilde işlemektedir: Derin sosyo-politik faktörler (gelir eşitsizliği, zayıflayan/zayıflatılan kurumlar) ve siyasi istikrarsızlık, sağlıksız politikaların üremesi için elverişli bir zemin hazırlar. Bu politikaların yarattığı kronik istikrarsızlık —yüksek enflasyon, bütçe açıkları, döviz kuru oynaklığı— TFV’yi ve büyümeyi baskılar. Geciken uyum ve nihayetinde patlayan kriz(ler), zorunlu istikrar programlarını gündeme getirir. Ancak bazı hükümetler bu programların meyvelerini toplamak yerine, bir sonraki siyasi döngüde benzer hatalar yapmaya devam eder. Örneğin, 2002-2006 döneminde makroekonomik istikrarsızlıktaki sert düşüş (Şekil 2) ve hızla yükselen TFV (Şekil 4) gerçekleşen yüksek büyüme hızının yarıdan fazlasını açıklamaktadır. Başka bir deyişle, o dönemde yaşanan “hızlı büyüme mucizesi”nin sırrı büyük ölçüde teknoloji sıçramasında ya da sermaye birikimi ile oluşan kaynak bolluğunda değil, istikrarsızlığı azaltan kurumsal dönüşümde yatmaktadır. Maalesef Türkiye’deki politika yapıcılar —kurumsal değişim anlamında başarılı sayılabilecek bu dönemin ardından— yeniden popülist ve yoğun siyasi patronaj içerikli süreçlere yelken açtı ve yaklaşık son on beş yılda Türkiye kendini gittikçe daha fazla derinleşen bir kronik istikrarsızlık ve kayıp büyüme sarmalı içinde buldu.
Son olarak belirtmek isterim ki, Türkiye ve benzeri ülkelerde demokrasinin kurumsal zayıflıklarının ve dışsal faktörlerin de yukarıdaki tabloda önemli bir rol oynadığı asla unutulmamalıdır (Öniş ve Şenses, 2007; Boratav, 2011).
Sonuç niyetine
Türkiye ekonomisinin son zamanlarda yüksek enflasyon oranı, yoksulluk, işsizlik ve gelir dağılımındaki bozulma gibi ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu ekonomik sorunların yanı sıra; başkanlık sisteminin yapısından kaynaklanan sorunlar, artan siyasi gerginlikler, eğitim sistemindeki problemler, bağımsız kurumlarla ilgili belirsizlikler, temel hak ve özgürlüklerdeki bozulmalar, yargı sisteminin işleyişindeki belirsizlikler, artan adaletsizlikler ve yoğunlaşan diğer sorunlar giderek toplumsal baskıyı güçlendirmekte ve derin çalkantı veya krizlere zemin hazırlamaktadır. Toplumun büyük bir kesiminin bu sarmaldan çıkma umudunun kırılması ise toplumun iyi yetişmiş işgücünün önemli bir kısmının ve özellikle geleceğin güvencesi olan gençlerin çareyi yurtdışında araması Türkiye’nin geleceği açısından çok olumsuz bir gelişme olduğunun altı da mutlaka çizilmesi gerekmektedir.
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, bu çalışmadan çıkan temel mesaj şöyledir: Türkiye’nin büyüme potansiyeli, ancak kronik istikrarsızlık sarmalını kıran kalıcı kurumsal dönüşümle tam anlamıyla gerçekleşebilecektir. Bu bağlamda, Türkiye’nin önündeki zorluk nettir: sürdürülebilir ve kaliteli büyüme için kronik siyasi ve ekonomik istikrarsızlık döngüsü kırılmalıdır. Bunun yolu ise makroekonomik istikrarın ve sürdürülebilir ve adil bir büyüme sürecinin genel uzlaşı odaklı ve uygun kurumsal altyapıyla —örn. bağımsız kurumlar, işlevsel bankacılık ve şeffaf maliye politikası rejimi, yenilikçi ve modern eğitim sistemi, etkin ve adil yargı sistemi, işlevsel & hesap verebilir demokrasi ve yönetim biçimi— kalıcı kılınmasından geçmektedir.
Türkiye’de siyaset kurumları sık sık yeniden şekillendirdi; ancak siyasi patronaj, Türkiye’de verimliliğin ve ekonomik büyümenin önündeki en büyük engellerden birisi oldu. Kamu ihaleleri, sosyal yardımlar, bürokratik atamalar, kamu bankalarından alınan uygun krediler, diğer teşvikler üretken kişilerden/sektörlerden çok siyasi olarak yakın çevrelere/sektörlere yönlendirildi. Sonuç olarak patronaj önemli kayıplara yol açtı. Örneğin, kaynak tahsisini ve gelir dağılımını bozdu, toplam faktör verimliliği ve büyüme olması gereken seviyeden düşük kaldı.[5]
Sonuç olarak, farklı eğilimlerdeki siyasetçiler ister fırsatçı isterse ideolojik çıkarlar peşinde olsunlar (ya da her iki özelliği taşısınlar); siyasetçiler toplumun içerisinden doğar ve toplumun genel eğilimlerini yansıtır. Bu bağlamda, Türkiye ekonomisi için en büyük sorun ve tehdidin ahlaksızlığa kilitlenmenin olduğunu vurgulayan Prof. Dr. İbrahim Semih Akçomak’a katılmamak elde değil:
“Ülkede yaşanan olumsuzluklardan [23] yıllık iktidarı sorumlu tutmakla günahlarımızdan arınacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz. Her şey gözümüzün önünde oldu biz ses çıkarmadık. … Ekonomimiz büyüdü ahlaksızca ve bir ahlaksız büyüme sürecinden diğerine sürüklenirken hepimizi bir kara delik misali içine çekerek. Ahlaksız büyüme kimimize erzak torbası, kimimize iş, kimimize maaş zammı, kimimize kömür yardımı, kimimize faiz rantı, kimimize arsa rantı, kimimize sattığımız oylarımız karşılığı aldığımız para olarak döndü. … Ahlaklıların ahlaksız iş yapış tarzlarını öğrendiği, ahlaksızlığın getirisinin arttığı ve devlet politikasının ahlaksızlığı desteklediği bir ortamda bu süreç tersine döndürülemez; toplum ahlaksızlığa kilitlenir. … Kısa dönem getirileri, uzun dönem getirilerini hep üzerinde tuttuk. Yalana, haksızlığa, hukuksuzluğa sırf bu kısa dönem kazançlar için dur diyemedik. Sonuçta hepimiz ahlaksız büyüme sürecinin bir parçası olduk.” (Akçomak, 2018: ss. 117, 1, 22, 1-2).
Son olarak ve üzülerek belirtmek isterim ki, Türkiye’nin uzun yıllardır yaşadığı kronik istikrarsızlık-kayıp büyüme sarmalında ve son günlerde dramatik olarak yaşanmakta olan ilgili siyasi ve ekonomik sorunların özünde ahlaksızlığa kilitlenmenin olduğunun ve çözümün sadece siyasetçilerle ve standart reçetelerle giderilemeyeceğinin altını çizmek lazım.
Öncelikle; Yalana, haksızlığa, hukuksuzluğa dur demek lazım!
Kaynakça
Akçomak, İ.S. (2018). Ahlaksız Büyüme. Efil Yayınevi.
Acemoglu, D., Johnson, S., Robinson, J. & Thaicharoen, Y. (2003). Institutional causes, macroeconomic symptoms: volatility, crises and growth. Journal of Monetary Economics, 50(1), 49-123.
Boratav, K. (2011). Türkiye iktisat tarihi: 1908-2009 (15. Baskı). İmge Kitabevi.
Fischer, S. (1993). The role of macroeconomic factors in growth. Journal of Monetary Economics, 32(3), 485-512.
İsmihan, M. (2009). The Role of Politics and Instability in Macroeconomic Performance. VDM Verlag Dr. Müller, Saarbrücken.
İsmihan, M. (2012). The Political Economy of Productivity Collapses and Accelerations: The Turkish Experience, 1950-2010. ICE-TEA 2012, İzmir.
İsmihan, M. (2024). Türkiye Ekonomisinin Bitmeyen Çilesi: Kronik İstikrarsızlık. Efil Journal of Economic Research, 7(4), 31-49.
İsmihan, M. (2026). Türkiye Ekonomisinde Büyümenin Kaynakları: Genişletilmiş Analiz, 1950-2025. Yayımlanmamış Çalışma.
İsmihan, M., Dinçergök, B. ve S. M. Cilasun, (2017). Revisiting the Finance–Growth nexus: the Turkish Case, 1980–2010, Applied Economics, 49(18), 1737-1750.
Öniş, Z. & Şenses, F. (2007). Global dynamics, domestic coalitions and a reactive state. METU Studies in Development, 34(2), 251-286.
Rodrik, D. & Subramanian, A. (2003). The primacy of institutions. Finance and Development, 40, 31-34.
Utku-İsmihan, F. M. & M. İsmihan (2024). Reconsidering The Nexus Between Knowledge And Economic Growth In An Unstable Economy: The Case of Türkiye, ERF Working Paper No. 1740.
Notlar
- Daha detaylı bilgi için bkz.: İsmihan (2009, 2012, 2024). ↑
- Kesintisiz büyüme için gerekli olan kurumlar için bkz. Rodrik ve Subramanian (2003) ↑
- Bir sonraki yazıda detaylı olarak incelenecek olan alt-dönemler şöyledir: 1.1950-1962; 2.1963-1972; 3. 1973-1979; 4. 1980-1988; 5. 1989-2001; 6. 2002-2008; 7. 2009-2017; 8: 2018-2025 ↑
- Bu değer, Türkiye ekonomisinin 1950-2025 döneminde kronik istikrarsızlık nedeniyle kaybettiği büyüme oranının tahminsel bir alt sınırıdır. Hesaplamalar, Utku-İsmihan ve İsmihan (2024) çalışmasının ampirik bulgularından yapılmıştır. Bir sonraki yazıda detaylı olarak incelenecektir. ↑
- Bu dönemde bilgi birikimi ve teknolojik ilerleme, kurumsal zayıflık nedeniyle ekonomiye tam yansımadı (Utku-İsmihan & İsmihan, 2024). ↑






