Enflasyon bir canavar değil, sınıfsal bir el koyma mekanizmasıdır. Korku filmlerindeki maskeler gibi faili gizleyen bu süreç, teknik bir arızadan ibaret değildir; serveti yukarı taşıyan, emeğin gelirden aldığı payı aşındıran ve toplumsal geleceksizlik duygusunu derinleştiren politik bir mekanizmadır.
Enflasyon, özellikle Türkiye gibi fiyat istikrarsızlığının dönemsel değil yapısal nitelik kazandığı ekonomilerde, yalnızca teknik bir makroekonomik gösterge olarak ele alınamaz. O, aynı zamanda toplumsal hafızayı, beklenti oluşumunu, gündelik hayat pratiklerini ve siyasal meşruiyet biçimlerini şekillendiren kolektif bir deneyimdir. Bu nedenle enflasyonu anlamak için bazen iktisadın kendi kavramsal araçları yetmez; kültürel imgeler, anlatı kalıpları, sanat ve toplumsal duygulanım biçimleri de devreye girmelidir. Korku sineması bu açıdan son derece verimli bir analoji alanı sunar. Çünkü korku filmleri de tıpkı kronik enflasyon gibi, tehlikenin hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadığı, geçici rahatlama anlarının kalıcı kurtuluşla karıştırıldığı ve her “son”un yeni bir başlangıç olarak geri döndüğü bir evrende işler.
Katilin Dönüşü: Sahte Dezenflasyon ve Laurie’nin Güvensizliği
Korku sinemasının klasik klişelerinden biri olan “sonuncu kız” (final girl), yani filmin sonunda hayatta kalan ve katili nihayet etkisiz hale getirdiği düşünülen kadın karakter, enflasyonla mücadele söylemlerinin en iyi alegorilerinden biridir. Halloween (1978) filminin sonunda Laurie Strode’un, katil Michael Myers’ın vurulduktan sonra rahatladığı, fakat ardından seri katilin bedeninin ortadan kaybolduğunu fark ettiği an, ekonomide sıkça gözlenen sahte dezenflasyon dönemlerini andırır. Laurie’nin yüzündeki ifade, düşmanının yok olduğuna inanmak isteyen birinin duyduğu o kısa ömürlü ferahlık ile tehlikenin aslında bitmediğini sezen birinin yaşadığı o derin güvensizlik arasında kilitlenip kalır. Bu durum, manşetlerde enflasyonun düştüğü ilan edilse de mutfağındaki yangının dumanını hâlâ genzinde hisseden halkın o huzursuz bekleyişine benzer. Tıpkı Laurie gibi toplum da bilir: Katil oradadır, sadece artık görünmüyordur. Yıllık enflasyon oranının baz etkisiyle gerilediği, geçici kur istikrarının sağlandığı ya da aylık artış hızlarının sınırlı biçimde yavaşladığı dönemlerde siyasal iktidarlar ve piyasa aktörleri “enflasyonun belinin kırıldığı” ilanına yönelirler. Oysa çoğu durumda bu, katilin öldürülmesi değil sadece kadraj dışına çekilmesidir.
Enflasyon Ataleti: Katilin Yok Edilemezlik Senaryosu
İktisat literatüründe “enflasyon ataleti” olarak kavramsallaştırılan olgu tam da burada önem kazanır. Fiyatlama davranışları, ücret talepleri, kira sözleşmeleri, maliyet aktarım mekanizmaları ve döviz kuru beklentileri belirli bir enflasyonist hafıza üretir. Bu nedenle kronik enflasyonun çözümünü tek bir ekonomi bakanının ya da merkez bankası başkanının kişisel maharetine bağlamak, sorunun kurumsal ve sınıfsal derinliğini hafife almak anlamına gelir. Bu enflasyon hafızası, tek seferlik bir politika hamlesiyle ortadan kalkmaz. Katilin geri dönmesini sağlayan şey, nasıl ki filmin içinde açıklanmayan ama anlatının derin yapısına yerleşmiş bir yok edilemezlikse, kronik enflasyonda da geçmiş dönemlerin yüksek fiyat artışları geleceğin beklenti mimarisine sızar. Böylece enflasyon düşüyor gibi görünse de düşüş çoğu zaman kalıcı bir fiyat istikrarına değil, yeni bir atağın eşiğindeki geçici yorgunluğa işaret eder.
Jump Scare Ekonomisi: Sessizliği Bozan Şoklar ve Belirsizlik Rejimi
Bu yapının ikinci boyutu, korku sinemasındaki Türkçe ‘ani sıçratma’ diyebileceğimiz “jump scare” tekniğiyle açıklanabilir. Modern korku sineması, uzun bir sessizlik anından sonra gelen ani ses, beklenmedik görüntü veya kapının arkasından fırlayan figür üzerinden çalışır. The Conjuring (“Korku Seansı”, 2013, 2016, 2021) serisinde gerilimi kuran tam da bu savunmasızlık anıdır. Seyirci kısa bir sakinlik hissine kapılır ve tam o anda sarsılır. Türkiye gibi enflasyonist ekonomilerde ani vergi artışları, kur sıçramaları, enerji zamları, düzenleyici değişiklikler, İran-ABD savaşı veya beklenmedik faiz kararları benzer bir işlev görür. Bu tür şoklar yalnızca fiyat seviyesini etkilemez; bireylerin geleceği hesaplama kabiliyetini aşındırır. Sorun fiyatların yükselmesi kadar, neyin ne zaman ve ne ölçüde yükseleceğinin tahmin edilemez hale gelmesidir.
Bu noktada enflasyon, nicel bir değişkenden çok bir belirsizlik rejimine dönüşür. It Follows (Peşimdeki Şeytan, 2014) filmindeki tehdidin asıl dehşeti, sürekli yaklaşmasında ama yaklaşma hızının hiçbir zaman tam olarak öngörülememesindedir. Bazen yavaş yürür, bazen aniden yakınlaşır; asla tamamen kaybolmaz. Türkiye’de enflasyon deneyimi de çoğu zaman böyledir. Hanehalkı, fiyatların yükseldiğini bildiği için yalnızca bugünkü gelirini değil, gelecekteki alım gücünü de korumaya çalışır. Bunun sonucu stokçuluk, öne çekilmiş tüketim, dayanıklı mallara kaçış, döviz talebi ve fiyat artışlarını önceden kabullenmeye dayalı davranış kalıplarıdır. Böylece enflasyondan korunma refleksi, enflasyonist sürecin yeniden üretimine katkı verir. Korku filmlerinde kaçışın bazen canavarı daha fazla hareketlendirmesi gibi, panik davranışı da ekonomik sistem içinde tehdidi büyüten bir geri besleme mekanizmasına dönüşür.
Di Lampedusa Etkisi: Maskeler Değişirken Aynı Kalan Tehdit
Kronik enflasyonun en çarpıcı yanı ise tekil bir kriz olmaktan ziyade seri mantığıyla işlemesidir. Korku sinemasında bazı canavarlar öldürülmek için değil geri dönmek için vardır. İlki 1980 yılında çekilen Friday the 13th (13. Cuma) serisindeki Jason Voorhees ya da A Nightmare on Elm Street’teki (Elm Sokağı Kâbusu, 1984) Freddy Krueger, her filmde başka bir biçimde geri gelir; zaman değişir, kurbanlar değişir, görsel dil değişir ama tehdidin özü aynı kalır. Türkiye’de enflasyon da buna benzer biçimde farklı tarihsel uğraklarda farklı maskeler takar. Hem siyasetçiler hem de olaylar değişir ama sonuç değişmez. Bir dönemde petrol ve dış açık kaynaklı görünür, başka bir dönemde kamu finansmanı krizleriyle öne çıkar, bir başka momentte kur şokları, kredi genişlemesi, finansallaşma ve bölüşüm çatışmaları üzerinden yeniden belirir. Görünüm değişir; yapı süreklilik gösterir.
Bu durum, siyasal ve iktisadi düzlemde Di Lampedusa etkisi olarak da okunabilir. Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın Leopar romanındaki ünlü mantıkla söylersek, “sistemde her şeyin aynı kalması için her şeyin değişmesi gerekir.” Bu bir çeşit ‘eski şarabı yeni şişede’ sunma sanatıdır. Türkiye’de enflasyon rejimi de çoğu zaman böyle işler: siyasal partiler değişir, iktidar kadroları değişir, ekonomi yönetimleri değişir, program adları değişir, para politikası dili değişir; “rasyonaliteye dönüş”, “yeni ekonomi modeli”, “sıkılaşma”, “normalleşme” gibi kavramlar dönem dönem sahneye çıkar. Fakat bölüşümün yönü, emeğin geriden gelmesi, geniş halk kesimlerinin enflasyon karşısında korunmasız bırakılması ve servetin yukarıya doğru aktarılması büyük ölçüde devam eder. Böylece değişim görüntüsü, yapısal sürekliliğin üzerini örten bir sahne dekoruna dönüşür. Korku serilerinde katilin maskesinin, mekânının ya da kurbanlarının değişmesi nasıl tehdidin özünü ortadan kaldırmıyorsa, Türkiye’de de siyasi aktörlerin, parti adlarının ve ekonomi politikası söyleminin yenilenmesi tek başına enflasyonun sınıfsal anatomisini değiştirmez.
Bu nedenle enflasyonu yalnızca para arzı, yalnızca talep fazlası ya da yalnızca beklenti bozulmasıyla açıklayan tek boyutlu yaklaşımlar yetersiz kalır. Korku serisinde katilin geri dönüşünü yalnızca “ölmemiş olmasına” bağlamak ne kadar eksikse, enflasyonu da salt teknik bir sapma olarak görmek o kadar eksiktir. Burada daha derin bir kurumsal ve toplumsal mimari vardır. Fiyat oluşumları, döviz rejimi, üretim yapısının ithal girdi bağımlılığı, emek piyasalarının örgütsüzlüğü, şirketlerin fiyatlama gücü, kamusal maliye tercihlerinin niteliği ve para politikasının siyasal bağımlılıkları iç içe geçer. Enflasyon bu çok katmanlı yapının sonucu olarak ortaya çıkar; dolayısıyla “geri dönüşü” de tek bir araçla bütünüyle engellenemez.
Bu yapının güncel evresinde dijitalleşme ve finansallaşma yeni bir boyut eklemektedir. Eskinin daha kaba ve yaygın enflasyon dinamikleri, bugün daha farklı toplumsal kesimleri farklı yoğunluklarda etkileyen, adeta seçici bir baskı mekanizması haline gelmektedir. Kredi kartı borçları, tüketici kredileri, konut kira piyasasındaki veri temelli fiyatlama, online platformlardaki anlık yeniden fiyatlandırma ve gelir gruplarına göre farklı tüketim sepetlerinin ayrışması, enflasyonu sadece genel bir fiyat artışı olmaktan çıkarır; onu filtreleyici ve ayrıştırıcı bir toplumsal deneyime dönüştürür. Burada korku sinemasının klasik “herkesi eşit biçimde öldüren katil” figürü yerini, kurbanlarını seçen, zayıf noktalarını bilen ve onları psikolojik olarak da çökerten daha sofistike bir tehdide bırakır.
Maskeyi Çıkarmak: Canavardan Politik Ekonomi Analizine
Ancak en kritik mesele, enflasyonun “canavar” olarak adlandırılmasının kendisidir. İlk bakışta bu metafor açıklayıcı görünür; çünkü enflasyon yıkıcıdır, öngörülemezdir ve gündelik yaşam üzerinde korku üretir. Ne var ki politik ekonomi açısından bakıldığında, “canavar” söylemi aynı zamanda ideolojik bir işlev taşır. Canavar, doğası gereği dışsaldır; sanki kendi başına hareket eden, insan iradesinden bağımsız, kontrol edilmesi zor bir varlık gibi düşünülür. Bu söylem, enflasyonu tarihsizleştirir ve faili belirsizleştirir. Böylece somut iktisat politikaları, bölüşüm tercihleri ve kurumsal sorumluluklar görünmez hale gelir.
Oysa enflasyon bir doğa olayı değildir. Deprem ya da fırtına gibi dışsal bir yıkım değil; belirli birikim rejimlerinin, sınıfsal güç ilişkilerinin ve siyasal tercihlerin içinden doğan bir süreçtir. Fiyat artışları toplumun tüm kesimlerini aynı şekilde etkilemez. Sabit gelirli ücretliler, emekliler ve örgütsüz çalışanlar çoğu zaman bu süreçte alım gücü kaybederken, güçlü fiyatlama kapasitesine sahip firmalar, finansal varlıklara erişimi olan kesimler veya borçlarını reel olarak eritme imkânı bulan aktörler görece avantaj sağlayabilir. Başka bir ifadeyle, enflasyon yalnızca fiyatların yükselmesi değil, aynı zamanda bir değer transferi mekanizmasıdır. Kimin kaybettiği ve kimin kazandığı sorusu bu yüzden enflasyon analizinin merkezine yerleştirilmelidir.
Enflasyonun yıkıcı etkisi burada yalnızca cebimizdeki paranın değer kaybetmesiyle sınırlı değildir. Daha derinde, insanın hayatını öngörülebilir bir zaman ufku içinde kurma kapasitesi tahrip olur. Sennett’in “karakter aşınması” dediği şey, tam da burada devreye girer. Enflasyon, yalnızca alım gücünü değil, insanın gelecekle ahlaki ve pratik bir ilişki kurma kapasitesini de aşındırır. Çünkü fiyatların sürekli değiştiği, emeğin karşılığının her ay yeniden buharlaştığı, yarına ilişkin hesap yapmanın neredeyse imkânsızlaştığı bir düzende birey yalnızca yoksullaşmaz; aynı zamanda uzun vadeli düşünme, söz verme, bir hayat planı kurma ve kendini tutarlı bir özne olarak sürdürme imkânını da kaybeder. Bu nedenle enflasyon, yalnızca bir makroekonomik gösterge değil, gündelik hayatın ahlaki dokusunu çözen bir toplumsal deneyimdir.
Korku filmlerinde katilin maske takması tesadüf değildir; maske hem korkuyu büyütür hem de kimliği gizler. Enflasyona “canavar” maskesi takmak da benzer biçimde işlev görür. Böyle yapıldığında para politikası tercihleri, gelirler politikası eksikliği, vergi yükünün kompozisyonu, emek gelirlerinin zayıflaması, tekelleşmiş piyasalardaki kâr koruma stratejileri ve döviz bağımlı üretim yapısının rolü sislenir. Sanki herkes eşit ölçüde mağdurmuş, hiç kimse bu süreçten yapısal kazanç üretmiyormuş gibi bir anlatı kurulur. Böylece siyasal sorumluluk anonimleştirilir, karar alıcılar aktif fail olmaktan çıkarılıp talihsiz gözlemcilere dönüştürülür.
Bu noktada korku anlatısının sınırına ulaşır ve politik ekonomi analizinin zorunluluğu ortaya çıkar. Çünkü korku sineması tehdidi görünür kılmakta güçlüdür, ama tehdidin toplumsal anatomisini çözümlemekte sınırlıdır. Türkiye’de enflasyonun gerçek anatomisi, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde aranmalıdır. Ücretlerin geriden gelmesi, sendikal zayıflama, kamusal fiyat ayarlamaları, kur geçişkenliği, ithalata bağımlı sanayi yapısı, krediyle büyüme modeli ve kâr marjlarını korumaya dönük davranışlar birlikte düşünüldüğünde, enflasyon salt bir “kötü ruh” olmaktan çıkar; belirli bir ekonomik düzenin işleyiş biçimi olarak okunur. Burada korkutucu olan şey metafizik değil, son derece dünyevi ve kurumsal bir düzenektir.
Dolayısıyla asıl mesele “canavarı yenmek” değil, maskeyi çıkarmaktır. Korku filmlerinde seyirci çoğu zaman final sahnesine odaklanır: Katil öldü mü, kurban kurtuldu mu, devam filmi gelecek mi? Oysa ekonomik düzlemde daha önemli soru bu tehdidi sürekli yeniden üreten yapıların neler olduğudur. Geçici dezenflasyon dönemlerinin neden kalıcı istikrara dönüşmediği, neden her rahatlama anının ardından yeni bir atak geldiği, neden toplumun giderek daha geniş kesimlerinin geleceği planlama yeteneğini kaybettiği bu soruyla anlaşılabilir. Enflasyonun gerçek karşıtı sadece düşük oranlar değil; öngörülebilirlik, kurumsal güven, ücretlerin korunması, adil vergi yapısı, üretim kapasitesinin güçlenmesi ve bölüşüm ilişkilerinin demokratikleşmesidir.
Bu nedenle çözüm, korku sinemasının kahramanlık anlatısında değil, kolektif ve rasyonel kurumsal dönüşümde aranmalıdır. Enflasyonu düşürmek, tek bir “kahraman” figürün cesaretine ya da dramatik bir son hesaplaşmaya bırakılamaz. Gereken şey, fiyat istikrarını toplumsal adaletle birlikte düşünen, bölüşüm mücadelelerini görünür kılan ve ekonomik kararların sınıfsal etkilerini hesaba katan bir politika çerçevesidir. Aksi halde her “zafer” açıklaması, jenerik sonrası sahnede mezardan çıkan eli yeniden üretir.
Final Sahnesi: Canavarı Yenmek mi, Yapıyı Değiştirmek mi?
Enflasyon, Türkiye bağlamında, bitmeyen bir korku filmi serisi gibi çalışmaktadır: geçici rahatlamalar, ani sıçramalar, geri dönen tehditler ve her seferinde biraz daha yıpranmış bir toplumsal bilinç. Fakat bu benzetmenin en verimli yanı, enflasyonu doğaüstü bir güç gibi değil, belirli tercihlerin, çıkar ilişkilerinin ve kurumsal zaafların içinden üretilen ve sürdürülen bir yapı olarak düşünmeye imkân vermesidir. Sinema salonundan çıktığımızda perdedeki canavarın ışık, kurgu ve ses tasarımından ibaret olduğunu biliriz; ekonomide de benzer bir eleştirel uyanış gerekir. Türkiye’de enflasyon, teknik bir arıza ya da talihsiz bir makroekonomik sapma değil; belirli bir birikim rejiminin, sınıfsal tercihlerin ve siyasal önceliklerin süreklileştirilmiş sonucudur. “Enflasyon canavarı” söylemi tam da bu yüzden masum bir mecaz değil, ideolojik bir sis perdesidir: faili gizler, sorumluluğu dağıtır, yağmayı kader gibi sunar. Oysa her fiyat artışı yalnızca etiketlerin değişmesi değil, toplumsal güç ilişkilerinin yeniden yazılmasıdır; her enflasyon dalgası, emeğin gelirden aldığı payın aşınması, geniş halk kesimlerinin yoksullaştırılması ve servetin yukarıya doğru yeniden dağıtılması anlamına gelir. Bu nedenle mesele, canavardan korkmak değil, onu kimin ürettiğini, kimin beslediğini ve kimin ondan kazanç sağladığını açıkça sormaktır. Gerçek dehşet enflasyonun kendisi değil, onun arkasına saklanarak sürdürülen bölüşüm rejimidir. Maskeyi çıkardığımızda görünen şey bir doğa felaketi değil; sınıfsal karakter taşıyan, politik olarak kurulmuş ve bu yüzden yine politik olarak değiştirilebilecek bir mekanizmadır.
