Takip et

Türkiye’de Enflasyonu Anlamak (II): Enflasyon Tartışmalarında Teorik Çerçeveler

Enflasyon, maliyet ve talebin ötesinde, güç ilişkileri ve bölüşüm dinamikleri tarafından şekillenen politik bir süreçtir; bu nedenle ilerici bir perspektif, bu ilişkileri dönüştürmeyi gerektirir.

DOI:10.5281/zenodo.19474395 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Giriş

Bir önceki yazımda, küresel enflasyon dinamiklerinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve Türkiye’nin bu genel eğilimden hangi yönleriyle ayrıştığını, özellikle döviz kuru ve dış şokların yapısal kırılganlıklarla etkileşimi üzerinden kısaca ele almıştım. Bu yazıda enflasyonun nasıl kavramsallaştırıldığına ilişkin literatürdeki farklı yaklaşımları tartışmaya devam edeceğim. Bu tartışmada özellikle bölüşüm çatışmasına odaklanıyorum; çünkü bana kalırsa bu çerçeve yalnızca enflasyonu değil, bölüşüm ve büyüme gibi daha geniş makroekonomik dinamikleri anlamak açısından merkezî bir rol oynuyor.

Enflasyon tartışmaları literatürde nereye evrildi?

Enflasyonun kökenine ilişkin tartışmalarda, talep-çekişli ve maliyet-itişli enflasyon, kâr enflasyonu ya da bölüşüm çatışmasına dayalı yaklaşımlar en sık başvurulan açıklama biçimleridir. Bu açıklamalar genellikle farklı iktisat okullarının, kabaca ana akım ve heterodoks geleneklerin teorik çerçeveleri içinde formüle edilir. Ancak bu kategoriler birbirini tamamen dışlayan yaklaşımlar değiller. Çoğu zaman benzer enflasyon dinamikleri farklı kavramsal araçlarla yorumlanır; bu yüzden aralarındaki sınırlar düşündüğümüz kadar keskin görünmemekte. Enflasyon tartışmalarında hangi mekanizmanın “merkezî” olduğu konusundaki ayrışmalar çoğu zaman yalnızca ampirik bulguların değil, farklı teorik önceliklerin ve değer yargılarının bir yansıması.

Örneğin ana akım yaklaşım enflasyonu çoğu zaman ekonomideki talep baskılarıyla ilişkilendirir ve ampirik analizlerini büyük ölçüde Phillips eğrisi ilişkisi etrafında kurar. Bu süreç ya para arzının para talebinden daha hızlı genişlemesiyle ya da piyasa faiz oranının doğal faiz oranının altına inmesiyle işler: her iki durumda da kredi ve talep genişler, çıktı potansiyel düzeyinin üzerine çıkar, işsizlik doğal işsizlik oranının altına geriler ve ücret ve fiyat artışları hızlanır. Bu çerçevede para politikasının enflasyonu kontrol etmedeki rolü merkezi bir konuma yerleştirilir ve politika tartışmaları sıklıkla Taylor kuralı gibi sistematik faiz politikası kuralları etrafında şekillenir. Katman’da daha önceki yazımda Şekil 1’in de gösterdiği üzere, 1990’ların başından itibaren gözlenen ve literatürde ‘büyük itidal’[1] (Great Moderation) dönemi olarak adlandırılan bu dönemde gelişmiş ülkelerde ortalama enflasyon yaklaşık %3-4 düzeyine gerilerken, Bernanke (2004) “Benim görüşüme göre, her ne kadar tek başına belirleyici olmasa da para politikasındaki iyileşmeler büyük itidalin önemli kaynaklarından biri olmuştur” demiştir. Bu yaklaşım, özellikle 1990’lardan itibaren gelişmekte olan ülkelerde uygulanan para politikası çerçevelerini şekillendirmiş; enflasyon hedeflemesi rejimleri ve fiyat istikrarını merkeze alan Yeni Makroekonomik Uzlaşı ile uyumlu bir politika yapısı ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede kısa vadeli faiz oranı temel politika aracı olarak benimsenirken, esnek döviz kuru rejimi para politikası bağımsızlığını destekleyen tamamlayıcı bir unsur olarak görülmüştür. Bununla birlikte Bernanke ve Blanchard (2023), 2021–22 enflasyon dalgasında emtia fiyatlarındaki artışlar ve arz kısıtlarının belirleyici olduğunu, ücret artışlarının ise klasik bir ücret–fiyat sarmalını tetikleyecek kadar güçlü olmadığını göstermektedir.

Bölüşüm çatışması ve heterodoks çerçeve

Öte yandan heterodoks yaklaşımlar maliyet yapısı ve fiyatlama davranışlarının önemine vurgu yaparken enflasyonu bölüşümsel bir süreç olarak ele alır.[2] Bu perspektifte enflasyon, işçiler ile firmalar arasındaki gelir paylaşımı mücadelesinin ücretler, kâr marjları ve dış sektör kanalları üzerinden ekonomiye yayılmasıyla şekillenir (Rowthorn, 1977).[3] Bununla birlikte bölüşüm çatışmasının enflasyondaki rolü yalnızca heterodoks literatüre özgü değil; Lavoie (2024) Phillips eğrisi temelli bazı ana akım modellerin ücret ve fiyat belirleme mekanizmaları aracılığıyla benzer unsurları içerdiğine dikkat çekiyor. Örneğin Blanchard (1986), monopolistik rekabet ve kademeli ücret–fiyat ayarlamaları altında fiyat dinamiklerinin işçilerin reel ücret hedefleri ile firmaların kâr marjı hedefleri arasındaki gerilimden doğduğunu gösterir.[4] Son yıllarda enflasyon tartışmalarını büyük ölçüde şekillendiren Yeni Keynesyen çerçevede firmalar fiyat belirleme gücüne sahiptir ve fiyatların zamana ya da koşullara bağlı olarak ayarlanması nominal katılıkların mikro temellerini oluşturur; bu da paranın kısa dönemde reel etkiler yaratmasının ön koşuludur. Ancak bu çerçevede fiyatlama davranışının bölüşüm üzerindeki etkisi sınırlıdır ve bölüşüm esas olarak güç ilişkilerinden ziyade teknik unsurlar tarafından belirlenir.

Buna karşılık, Post-Keynesyen yaklaşım, belirsizlik ve parasal sözleşmelerin belirleyici olduğu bir ekonomide paranın nötr olamayacağını vurgular ve para arzını kredi talebine yanıt veren içsel bir süreç olarak kavrar. Bu nedenle enflasyon ile para miktarı arasında istikrarlı bir nedensellik ilişkisi kurulamaz; benzer şekilde enflasyonun tekil bir “doğal işsizlik oranı” etrafında belirlenmesi fikri de reddedilir. Bu çerçevede enflasyonun ortaya çıkması için ekonominin tam istihdama ulaşması gerekmez: ücret ve fiyatlar tam kapasitenin altında da artabilir ve bu süreç doğrudan aşırı talepten ziyade maliyet ve pazarlık dinamikleri üzerinden şekillenir. Bu yaklaşım talep-çekişli enflasyonu tamamen dışlamaz; aksine enflasyon dinamiklerini maliyet ve talep unsurlarının birlikte işlediği, ancak tek bir nedene indirgenemeyen bir süreç olarak ele alır. Toplam talep, enflasyonu doğrudan belirleyen bir mekanizma olmaktan ziyade tarafların pazarlık gücünü etkileyerek süreci dolaylı biçimde şekillendirir. Dolayısıyla aynı tür şoklar, özellikle yapısal kırılganlıkların daha belirgin olduğu GOÜ’lerde, doğrusal ve simetrik ilişkilerle değil, bu çok boyutlu ve bölüşümsel dinamikler aracılığıyla kalıcı ve yüksek enflasyon süreçlerine dönüşebilmektedir.

Açık ekonomi, kur ve maliyet kanalları

Bu mekanizmalar özellikle açık ve dışa bağımlı ekonomilerde daha belirgin hale gelir. Post-Keynesyen açık ekonomi modelleri, enflasyonun yalnızca iç talep koşullarından değil, uluslararası fiyatlar ve döviz kuru üzerinden işleyen maliyet kanalları aracılığıyla şekillendiğini vurgular. Kalecki’nin fiyatlama yaklaşımıyla uyumlu olarak, firmalar fiyatlarını maliyetler üzerine eklenen kâr marjı üzerinden belirler; bu nedenle küresel emtia fiyatları ve döviz kuru hareketleri ithal girdiler aracılığıyla doğrudan maliyetlere yansır. Bu maliyet artışları reel ücretler üzerinde baskı yaratarak bölüşüm çatışmasını tetikler ve ücret–fiyat ayarlamaları üzerinden enflasyonun kendini yeniden üreten bir sürece dönüşmesine yol açar. Dolayısıyla enflasyon, dışsal şoklar ile içsel bölüşüm dinamiklerinin etkileşimi içinde ortaya çıkan ve zaman içinde kalıcılaşabilen bir süreç olarak kavranır. Kalecki’nin de vurguladığı üzere, özellikle emtia ve ara malı fiyatlarındaki artışlar dünya talebi tarafından belirlenmekte ve bu artışlar maliyet kanalıyla nihai fiyatlara yansırken, kâr payları ve reel ücretler üzerinden bölüşüm ilişkilerini yeniden şekillendirerek enflasyonu besleyen geri besleme mekanizmaları yaratmaktadır. Bu çerçevede, büyük itidal dönemindeki azalan enflasyon eğilimi de emeğin pazarlık gücündeki zayıflama, düşen emtia fiyatları ve elverişli dış finansal koşullar gibi daha geniş yapısal dinamiklerle birlikte değerlendirilmelidir.

Ancak burada, bölüşüm çatışmasına dayanan yaklaşımın bazı yorumlarına yönelik bir sınırlamayı vurgulamak gerekir. Özellikle nominal ücret artışlarının reel ücretleri otomatik olarak artıracağı yönündeki varsayım, çoğu zaman olduğundan daha güçlü kabul edilmektedir. Kalecki’nin (1971) vurguladığı gibi, ücret artışlarının reel sonuçları firmaların mark-up davranışına ve kurumsal güç dengelerine bağlıdır; mark-up’ların korunabildiği bir ortamda ücret artışları büyük ölçüde fiyatlara yansıyabilir ve bu durumda reel ücretlerde anlamlı bir artış gerçekleşmeyebilir. Bu çerçevede enflasyon, yalnızca bölüşüm çatışmasının bir sonucu değil, aynı zamanda bu çatışmanın ekonomik ve siyasal sonuçlarını yeniden şekillendiren bir mekanizma olarak da işlev görür. Özellikle yüksek ve kalıcı enflasyon, Türkiye gibi ekonomilerde, emeğin pazarlık gücünü artırmaktan ziyade, enflasyonla mücadele söylemi üzerinden daraltıcı politikaların meşrulaştırılmasına ve emek karşıtı ittifakların güçlenmesine zemin hazırlayabilmektedir.

Bu dinamik, Türkiye’deki emek piyasasının yapısal özellikleriyle birlikte düşünüldüğünde daha da belirginleşmektedir. Kalıcı enflasyona rağmen ücret talepleri artsa da sendikalaşma oranları diğer gelişmekte olan ekonomilere kıyasla düşük kalmaktadır. Örneğin, ücret payı, 1970–1980 dönemindeki ortalama %55,49 seviyesinden 2019’da yaklaşık %30’a gerilemiştir (European Commission, 2025; OECD, 2025a, 2025b). Benzer şekilde, sendika yoğunluğu 2013’te %8’den 2021’de %13’e yükselmiş olsa da Türkiye, 2016’dan bu yana sendikal haklar açısından en zayıf ülkeler arasında yer almaya devam etmektedir (Birelma, 2022). Bu tablo, ücret artışlarının reel etkilerinin neden sınırlı kaldığını ve enflasyonun neden emek lehine bir bölüşüm sonucuna dönüşmekte zorlandığını göstermektedir. Türkiye’de 2023 sonrasında uygulamaya konulan dezenflasyon programı, sıkı para politikası ve mali disiplin öncelikleriyle bu dinamiğin güncel bir örneğini sunmaktadır.

Kâr enflasyonu tartışması: sınırlar ve açık sorular

Özellikle pandemi sonrası dönemde Isabella Weber ve Evan Wasner’in (2023) çalışmalarıyla birlikte “kâr enflasyonu” yaklaşımı da geniş ilgi gördü. Bu çerçevede enflasyon, yukarı akış (upstream) sektörlerdeki maliyet şoklarıyla başlayan, aşağı akış (downstream) sektörlerde fiyat aktarımıyla yayılan ve zamanla ücret taleplerinin devreye girdiği çok aşamalı bir süreç olarak yorumlanıyor. Ancak sistematik bir kâr enflasyonundan söz edebilmek için genellikle belirgin bir piyasa yoğunlaşması veya artan monopol gücü görmek beklenir. Bu tartışmayı anlamak için firmaların fiyatlama davranışlarını inceleyen endüstriyel organizasyon literatürü yararlı bir referans çerçevesi sunabilir. Aksi halde, maliyet şoklarıyla başlayan fiyat artışları kârları yükseltebilir; bu durumda kâr payındaki artışı enflasyonun nedeni olarak yorumlamak nedenselliği tersine çevirmek anlamına gelebilir.

Çoğu zaman tartışma toplam kârların ya da bazı dönemlerde kâr payının yükselmesine bakarak yürütülüyor. Ancak literatürde bu yoruma farklı açılardan yaklaşan çalışmalar da var. Örneğin Nikiforos ve ark. (2024), kâr payındaki artışın mutlaka mark-up artışından kaynaklanması gerekmediğini, büyük maliyet şokları karşısında firmaların mevcut mark-uplarını koruyabilmelerinin bile reel ücretlerin gerilemesi yoluyla kâr payını yükseltebileceğini savunuyor. Bu açıdan “kâr enflasyonu” kavramı kimi zaman fiyatlama gücündeki artıştan ziyade enflasyonun bölüşümsel sonuçlarını vurgulamak için kullanılıyor.

Bazı çalışmalar ortalama kâr göstergelerinin firma düzeyindeki heterojenliği gizleyebileceğine işaret etmektedir. Örneğin Sündal’ın ISO 500 verilerine dayanan ve Katman’da yayınlanan analizi[6] firma kâr oranlarının oldukça heterojen bir dağılıma sahip olduğunu ve ortalama kâr oranlarının “tipik” bir firmayı temsil etmeyebileceğini göstermektedir. Bu tür bulgular Türkiye açısından genelleşmiş bir “kâr enflasyonu” yorumunun ampirik temellerinin henüz sınırlı olabileceğini düşündürmekte. Kısacası kâr enflasyonu tartışması ilginç bir perspektif sunuyor, ancak mevcut kanıtlar henüz tek bir hikâyeye işaret etmiyor.

Sonuç

Ana akım çerçevede ücret ve fiyat dinamiklerine yer verilmesi, bölüşüm çatışmasının merkezî bir mekanizma olarak kabul edildiği anlamına gelmez. Bu modellerde söz konusu unsurlar çoğunlukla geçici sapmalar olarak ele alınırken, bölüşüm ilişkilerinin kalıcı belirleyiciliği arka planda kalır. Buna karşılık, özellikle Post-Keynesyen ve daha geniş heterodoks yaklaşımlar, enflasyonu doğrudan bölüşüm çatışması üzerinden işleyen bir süreç olarak kavrarken, enflasyonu tekil bir nedene indirgemek yerine, maliyet, talep ve bölüşüm dinamiklerinin iç içe geçtiği çok boyutlu bir süreç olarak ele almaktadır. Ancak bu süreç aynı zamanda, yalnızca ekonomik değil, politik sonuçlar da üretmektedir. Özellikle yüksek ve kalıcı enflasyon koşullarında, bölüşüm çatışmasının yönü ve sonuçları, büyük ölçüde kurumsal yapı ve güç dengeleri tarafından belirlenmektedir. Ücret artışlarına indirgenmiş bir mücadele hattı, bölüşümün esas olarak şekillendiği politik ve kurumsal yapıyı göz ardı edebilir. Bu nedenle, mevcut güç ilişkilerini dönüştürmeye yönelik bu yapılara dair düzenlemelere odaklanmak, ilerici hedefler açısından daha önemli bir yer tutmaktadır.

Yazı dizisinin üçüncü kısmında, özellikle yapısalcı ve Post-Keynesyen perspektiflerden hareketle, Türkiye’de yüksek enflasyonun olası kaynaklarını veri ve teoriyi birlikte kullanarak daha ayrıntılı tartışacağım.

Kaynakça

Akçay, Ü. (2020). Neoliberalizm sorgulanıyor. Gazete Duvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/neoliberalizm-sorgulaniyor-makale-1502084

Bernanke, Ben S., “The Great Moderation,” Remarks at the meetings of the Eastern Economic Association, Washington, DC, February 20, 2004.

Birelma, A., 2022. Trade Unions in Turkey 2022. Friedrich Ebert Stift. https://turkey.fes.de/en/e/trade-unions-in-turkey-2022.

European Commission. (2025). Adjusted wage share. https://economy-finance.ec.europa.eu/economic-research-and-databases/economic-databases/ameco-database/download-annual-data-set-macro-economic-database-ameco_en.

Kalecki, M. (1971). Selected Essays in the Dynamics of the Capitalist Economy, Cambridge: Cambridge University Press.

Lavoie, M. (2014). Post‐keynesian Economics. Cheltenham: Edward Elgar.

Lavoie, M. (2024), ‘Conflictual inflation and the Phillips curve’, Review of Political Economy 36(4), 13971419. eprint: https://doi.org/10.1080/09538259.2023.2294305.

Lorenzoni, G., & I. Werning 2023. “Inflation Is Conflict.” NBER Working Paper 31099.

Nikiforos, M., Grothe, S., & Weber, J. D. (2024). Markups, profit shares, and cost-push profit-led inflation. Industrial and Corporate Change, 33(2), 342–362.

OECD. (2025a). Employee compensation by activity. https://www.oecd.org/en/data/indicators/employee-compensation-by-activity.html.

OECD. (2025b). GDP per hour worked. https://www.oecd.org/en/data/indicators/gdp-per-hour-worked.html.

Rowthorn, R.E., 1977. Conflict, inflation and money. Camb. J. Econ. 1 (3), 215–239.

Weber, I.M. & Wasner, E., 2023. Sellers’ inflation, profits and conflict: why can large firms hike prices in an emergency? Rev. Keynes. Econ. 11, 183–213. https://doi. org/10.4337/roke.2023.02.05

Notlar

  1. ‘Büyük itidal’ ifadesini Ümit Akçay’ın (2020) çevirisine sadık kalınarak kullandım.

  2. Bu yaklaşım, neo-Marksist ve Post-Keynesyen literatürde merkezi bir yer tutar; ancak bu iki gelenek arasında önemli bir ayrım söz konusu. Post-Keynesyen yaklaşım, ücret taleplerinin zaman içinde uyum sağlayarak çatışmayı sınırlayabileceğini vurgularken, neo-Marksist perspektif düşük işsizliğin zamanla çatışmayı derinleştirdiğini ve bu durumun kâr oranlarıyla uyumsuz talepler yaratarak enflasyonist baskıları artıracağını öne sürer. Bu çerçevede işsizlik yalnızca bir piyasa sonucu değil, aynı zamanda ücret taleplerini disipline eden bir mekanizmadır. Bu, enflasyonun aynı zamanda güç, kurumlar ve politik süreçlerle iç içe geçmiş bir dinamik olduğunu gösteriyor.

  3. Aslında enflasyonu bölüşümsel bir süreç olarak düşünmek literatürde yeni bir fikir değil. Joan Robinson’un Almanya’daki hiperenflasyona ilişkin analizinde ödemeler dengesi baskılarıyla ortaya çıkan keskin kur değer kayıplarının yaşam maliyetlerini artırdığı, bunun ücret taleplerini tetiklediği ve zamanla ücret–fiyat–döviz kuru sarmalına dönüşebilen bir süreç yarattığı vurgulanır. Benzer içgörüler daha sonra Latin Amerika Yapısalcı Okulu tarafından da geliştirildi, ancak ülkelerin tekil deneyimlerini açıklamakla sınırlı kaldığından genelleştirilmiş bir teorik çerçeveden söz edemeyiz.

  4. Yakın dönemde yapılan çalışmalara örnek olarak Lorenzoni ve Werning’in (2023) enflasyonu “çatışma” süreci olarak tanımladığı çalışmalarına bakılabilir.

  5. Burada kastedilen, genel denge çerçevesinde fiyat düzeyindeki değişimlerin, ekonomide referans olarak seçilen malın arz dinamiklerine bağlı olarak ortaya çıkmasıdır. Örneğin, bu referans malın arzı diğer mallara kıyasla daha hızlı arttığında, diğer malların fiyatları bu mala göre yükselir ve bu durumda enflasyon gözlemlenir.

  6. https://katmanportal.com/karlilik-uzerine/

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Betül Mutlugün (2026). Türkiye’de Enflasyonu Anlamak (II): Enflasyon Tartışmalarında Teorik Çerçeveler. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19474395
  • Betül Mutlugün, 2010 yılında İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden lisans derecesini, 2013 yılında aynı bölümden yüksek lisans derecesini aldı. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi’nden iktisat doktorasını tamamladı. 2016–2018 yılları arasında University of Southern California, Marshall School of Business’ta misafir araştırmacı olarak bulundu. Makroiktisat, uluslararası finans, gelir dağılımı ve finansallaşma alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir. Araştırmaları özellikle gelişmekte olan ekonomilerde büyüme, enflasyon, dış kırılganlıklar ve bölüşüm dinamikleri arasındaki etkileşimlere odaklanmaktadır. Çalışmaları Metroeconomica ve Structural Change and Economic Dynamics gibi dergilerde yayımlanmıştır. 2024 yılından bu yana ABD’de Trinity College Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

    Diğer Yazıları