Takip et

Türkiye’de Doğum Oranlarının Düşüşü

DOI:10.5281/zenodo.19029994 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Doğurganlık düşüşü kültürel bir çözülmeye değil, derinleşen bir toplumsal yeniden üretim krizine işaret ediyor. Çözüm kadınları eve çağırmakta değil, güvenceli istihdamı ve kamusal bakım hizmetlerini güçlendirmekte.

Türkiye’de toplam doğurganlık hızı 2017’den itibaren nüfusun yenilenme seviyesi olan 2,1’in altına düştü ve 2024’te 1,5’in altına gerilemesiyle birlikte demografik literatürde “çok düşük doğurganlık” olarak adlandırılan rejime girmiş olduk. 2008’de başlatılan “en az üç çocuk” söylemi ve 2015’te sınırlı doğum yardımlarıyla şekillenen pronatalist politika döneminin gerçekleşen doğum oranları üzerinde bir etkisi olmadığı Şekil 1’de açıkça görülüyor. Aile Yılı kapsamında doğum teşvikleri artırıldı fakat bu politikaların doğurganlıktaki düşüş eğilimini tersine çevirip çeviremeyeceği belirsiz. Çünkü iktidarın bu meseleyi ele alış biçimi, kullandığı söylem ve politika üretme tarzı son derece problemli.

Şekil 1: Doğum sayısı ve toplam doğurganlık hızı, 2001-2024

Kaynak: TÜİK Doğum istatistikleri 2024: https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54196.

Not: Toplam doğurganlık hızı doğurganlık yaşındaki kadın başına ortalama doğum sayısını gösterir.

Erdoğan ve benzer çizgideki muhafazakâr siyasetçiler doğurganlık oranlarındaki gerilemeyi esas olarak ekonomik değil, kültürel ve toplumsal dönüşümlerle açıklıyorlar.[1] Örneğin, Aile yılı tanıtım programının açılış konuşmasında Erdoğan’ın en çok vurgu yaptığı meseleler arasında, aile yapısındaki çözülme, evliliğin ertelenmesi, boşanmaların artması, aşırı bireyselleşme ve kariyer/konfor odaklı yaşam tercihleri ile dijital platformlar ve “cinsiyetsizleştirme” olarak tanımlanan ideolojik etkilerden bahsediliyor.[2] Kısacası sorun ekonomik değil, değerler alanındaki aşınma ve kültürel erozyon olarak çerçeveleniyor.

Oysa veriler bu anlatıyı desteklemiyor. Doğurganlık düşüşünün temel nedeni yaygın bir gönüllü çocuksuzluk tercihi değil örneğin. Türkiye Demografi ve Sağlık Araştırmaları (1998–2018) verilerine göre doğurganlığını büyük ölçüde tamamlamış 40–49 yaş grubundaki kadınların çocuksuzluk oranındaki artış sınırlı. Hem anket yıllarına (Şekil 2) hem de doğum kuşaklarına (Şekil 3) göre bakıldığında çok ciddi bir sıçrama yok.

Şekil 2: Anket Yıllarına Göre 40–49 Yaş Kadınlarda Çocuksuzluk Oranı (%)

A graph with numbers and a bar

AI-generated content may be incorrect.

Kaynak: Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırmaları, 1998–2018.

Şekil 3: Doğum Kuşaklarına Göre 40–49 Yaş Kadınlarda Çocuksuzluk Oranı (%)

A graph with numbers and a bar

AI-generated content may be incorrect.

Kaynak: Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırmaları, 1998–2018.

OECD karşılaştırmaları da Türkiye’de kalıcı çocuksuzluğun görece düşük olduğunu ortaya koyuyor. OECD verilerine göre 1975 doğumlu kadınlar arasında kalıcı çocuksuzluk oranı Almanya’da %20, İspanya’da %23,9 ve Japonya’da %28,3 (OECD, 2023). OECD ortalaması %16 iken, Türkiye %6,5’lik oranıyla bu ortalamanın belirgin biçimde altında.[3] Dolayısıyla Türkiye’de doğurganlık düşüşünün temel nedeni yaygın bir “çocuksuz kalma tercihi” değil.[4]

Türkiye’yi çok düşük doğurganlık rejimine, yani 1,5 çocuk normuna taşıyan sürecin, bozulan ekonomik koşullar altında ailelerin birinci çocuktan ikinci çocuğa isteseler bile geçememesiyle ilgili olduğunu düşündürten veriler var. İkinci çocuk, ekonomik maliyetler açısından daha ağır, kadınlar açısından ise işgücü piyasasından kopma ve gelir kaybı riski bakımından daha yüksek bir eşik oluşturuyor. Kadınların perspektifinden bu risklere, boşanma oranlarının artması ve boşanma sonrası velayetin büyük ölçüde (%75) annelerde kalması nedeniyle, olası bir bekar annelik durumunda karşılaşılabilecek zaman ve gelir yoksulluğu riskleri de ekleniyor.[5]

Betimsel veriler özellikle 2021 sonrası dönemde ikinci pariteye geçişte belirgin bir kırılma yaşandığına işaret ediyor. Şekil 4 2012-2024 yılları arasında toplam doğumların pariteye dağılımını gösteriyor; örneğin 2024 yılındaki toplam doğumların %41,9’u ilk doğum, %30,3’ü ikinci, %16’sı üçüncü doğum şeklinde gerçekleşmiş. Bu verilerde dikkat çeken husus, birinci ve ikinci çocuk arasındaki makasın özellikle 2021 sonrasında giderek açılması. 2012–2021 döneminde birinci çocuk oranı yaklaşık %36, ikinci çocuk oranı ise %32 civarında seyretmiş; aradaki fark 3–5 puan arasında kalarak görece istikrarlı bir “iki çocuk normuna” işaret ediyor. Ancak 2021 sonrasında bir kırılma yaşanmış, birinci ve ikinci çocuk arasındaki fark 3,7 puandan 2022’de 7,5 puana çıkmış. Bu makas 2023 ve 2024’te daha da açılmış ve 2024’te 11,6 puana ulaşmış. Yani ikinci çocuğa geçiş zayıflıyor ya da erteleniyor (Sezgin 2025).

Şekil 4: Doğum sırasına göre doğumların oransal dağılımı (%)

A graph with numbers and a bar chart

AI-generated content may be incorrect.

Kaynak: TÜİK Doğum İstatistikleri 

Şekil 4’teki parite dağılımı bize yalnızca gerçekleşen doğumların yapısını gösterir, ailelerin neyi arzuladığını ve hangi noktada vazgeçtiğini anlamak için tercihlere de bakmak gerekir.

Bu konuda yine Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırmalarının 2013 ve 2018 verilerine dönersek, doğurganlıkta ideal–gerçekleşen ve istenilen–gerçekleşen farkları önemli bilgiler veriyor. Tablo 1, 15-49 yaş arası halen evli kadınlarda ideal-gerçekleşen ve istenilen-gerçekleşen çocuk sayısı arasındaki pozitif farkın eğitim, çalışma durumu ve refah düzeyine göre nasıl değiştiğini gösteriyor.

İdeal–gerçekleşen farkı, beyan edilen ideal çocuk sayısı ile sahip olunan çocuk sayısı arasındaki farktır. Buradaki pozitif fark doğrudan “karşılanmamış çocuk talebi” anlamına gelmez ancak insanların kafalarındaki ideal aile büyüklüğü ile mevcut koşullar altında sahip olabildikleri arasındaki mesafeyi gösterir. İstenilen–gerçekleşen farkı ise sahip olunan çocuk sayısı ile toplamda planlanan çocuk sayısı arasındaki farktır ve idealden ziyade mevcut koşullar altında fiilen öngörülen doğurganlığı yansıtır. Bu nedenle davranışa daha yakın bir göstergedir.

Tablo 1: Eğitim, Çalışma Durumu ve Refah Düzeyine Göre İdeal–Gerçekleşen ve İstenilen–Gerçekleşen Doğurganlık Farkı

Kaynak: Abbasoğlu Özgören vd. (2022), Tablo 1.8’den uyarlanmıştır.

Tablo 1 bize birkaç önemli bilgi sunuyor. Özellikle sosyal güvencesiz çalışan kadınlarda 2013 ve 2018 yılları arasında ideal> gerçekleşen farkının artması, normatif düzeyde daha fazla çocuk idealinin korunduğunu; buna karşılık aynı grupta istenilen> gerçekleşen farkının azalması ise somut doğurganlık planlarının aşağı çekildiğini gösteriyor. Bu durum, ekonomik güvencesizlik koşullarında norm ile niyet arasındaki ayrışmanın büyüdüğüne işaret eder. İstenilen–gerçekleşen farkı üç grup için de (çalışmayan, güvenceli ve güvencesiz çalışan) azalma gösteriyor ancak norm–niyet farkı özellikle güvencesiz çalışanlar arasında açılıyor. Benzer şekilde, refah düzeyine göre tüm gruplarda istenilen> gerçekleşen farkının gerilemesi, gerçekleşmeyen doğurganlık niyetinin genişlemediğini aksine aile büyüklüğü beklentilerinin daha ihtiyatlı biçimde yeniden belirlendiğini gösteriyor.

Aynı araştırmaların 2013 anketinde, daha fazla çocuk istemediğini belirten kadınlara farklı politika önerileri sunuluyor ve bu koşullar sağlanırsa çocuk yapıp yapmayacakları soruluyor.

Amaç, hangi politika araçlarının daha fazla çocuk istemediğini söyleyen kadınları fikrini değiştiremeye ikna edebileceğini tespit etmek. Kadınların birinci, ikinci ve üçüncü çocuğu yapmaya ikna edilme olasılığının en yüksek olduğu politika başlıklarını Tablo 2’de görebilirsiniz.

Tablo 2: Parite ve İstihdam Durumuna Göre Politika Duyarlılığı (%)

Kaynak: Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırması 2013.

Tablo 2 teşviklere duyarlılığın pariteye göre farklılaştığını gösteriyor. En dikkat çekici bulgu, politika duyarlılığının en yüksek olduğu aşamanın birinci çocuktan ikinci çocuğa geçiş olmasıdır. İkinci paritede hemen tüm politika başlıklarında oranlar yükseliyor. İkinci çocuk hem en fazla zorlanılan hem de politika müdahalesine en açık aşama olarak öne çıkıyor.

En güçlü etkiyi yaratan unsur açık biçimde ekonomik koşulların iyileşmesi. Üç paritenin tamamında hem istihdamda hem de istihdamda olmayanlar arasında kadınların en yüksek oranda fikirlerini değiştirebilecek durum ailenin maddi koşullarının düzelmesi. Ekonomik güvenliği artıran işe geri dönüş güvencesi ve ücretli annelik izni gibi düzenlemeler de üst sıralarda yer alıyor.

İstihdam durumu özellikle ikinci paritede belirgin bir ayrım yaratıyor. Çalışan kadınlar ikinci çocuk konusunda teşviklere daha yüksek tepki veriyor. Ekonomik koşullar, annelik ve emzirme izinleri, çalışma süresinin kısaltılması ve erken emeklilik gibi iş–yaşam dengesiyle doğrudan ilişkili başlıklarda çalışan kadınların fikrini değiştirme oranları belirgin biçimde daha yüksek. Bu durum, ikinci doğum kararının özellikle istihdamda olan kadınlar için kariyer ve zaman maliyetleriyle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.[6]

Özetle, Türkiye’de doğurganlık düşüşünün temel nedeni kültürel çözülme, bireyselleşme ya da yaygın gönüllü çocuksuzluk değil.[7] Çocuksuzluk oranları düşük ve uluslararası karşılaştırmalarda Türkiye hâlâ görece pronatalist bir profile sahip. Normatif düzeyde iki ve üzeri çocuk ideali büyük ölçüde korunuyor. Ancak gerçeklesen doğurganlıkta asıl kırılma ikinci çocuğa geçişte yaşanıyor. Artan yaşam maliyetleri, barınma krizi, bakım yükü ve kadınların işgücü piyasasındaki kırılgan konumu ikinci çocuğu daha maliyetli ve daha riskli hale getiriyor. Özellikle 2021 sonrası ekonomik bozulmayla birlikte ikinci pariteye geçişteki gerileme daha belirgin hale geliyor. Bu tablo, yalnızca bireysel tercihlerde bir değişime değil, toplumsal yeniden üretimin giderek daha kırılgan hale geldiği bir yapısal krize işaret ediyor.

Doğurganlık düşüşünü kültürel erozyon, bireyselleşme ya da ideolojik tehditler üzerinden açıklamak, meselenin ekonomik ve kurumsal boyutunu perdeleyen bir çerçeve sunuyor ve maalesef tehlikeli biçimde kadın düşmanı söylemler üretiyor. Türkiye’de doğurganlık düşüşünü tersine çevirmek için kültürel söylemi sertleştirmek değil, ekonomik istikrarı güçlendirmek, bakım altyapısını yaygınlaştırmak ve kadınların güvenceli istihdamını artırmak gerekiyor. Sorun kadınların çalışması değil, aksine kadınların yeterince güvenceli ve sürdürülebilir biçimde çalışamaması. Kadınların güvenceli istihdamına ve kamusal bakım hizmetlerine yapılacak yatırım, hem işgücü piyasasında cinsiyet eşitliğini güçlendirebilir, hem de ikinci çocuk eşiğinde yaşanan kırılmayı hafifletebilir.

Kaynakça

Abbasoğlu Özgören, A., Yayla Enfiyeci, Z., & Türkyılmaz, A. S. (2022). Türkiye’de doğurganlık tercihleri: İdealler, niyetler ve doğurganlık farklarındaki eğilimler. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları 1993–2018: Üreme sağlığı konularında tematik analizler (23–78). Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü.

Dildar, Y. (2022). The effect of pronatalist rhetoric on women’s fertility preferences in Turkey, Population and Development Review 48(1): 1-34. https://doi.org/10.1111/padr.12466

Sezgin, M. E. (2025). Pariteye duyarlı politika tasarımı: Türkiye özelinde ikinci çocuk eşiği üzerine bir değerlendirme. Toplum Çalışmaları Enstitüsü. https://www.toplum.org.tr/pariteye-duyarli-politika-tasarimi-turkiye-ozelinde-ikinci-cocuk-esigi-uzerine-bir-degerlendirme

OECD (2023). SF2.5: Childlessness. In OECD Family Database. https://www.oecd.org/en/data/datasets/oecd-family-database.html

Notlar

  1. Bu konuda Erdoğan’ın 2008’den beri bir yığın demeci var, bu demeçlerin söylemsel analizi üzerine daha önce başka bir makalede yazmıştım (Dildar 2022).

  2. https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-buyuk-ve-guclu-turkiye-idealimizi-guclu-aile-ve-guclu-nufus-yapisiyla-gercege-donusturecegiz?.

  3. OECD, kalıcı çocuksuzluk oranını doğurganlık dönemini tamamlanmış 45–49 yaş grubundaki kadınlar için hesaplıyor. Benim ölçümüm 45–49 yerine 40–49 yaş grubuna dayanıyor, örneklem büyüklüğü nedeniyle daha geniş yaş aralığını tercih ettim. Yalnızca 45–49 yaş grubuna baktığımızda bu oranların Türkiye’de biraz daha düşük çıkması beklenir.

  4. Elbette bugün 25-40 yaş aralığındaki kadınların tamamlanmış doğurganlığını henüz gözlemleyemiyoruz; dolayısıyla gelecekte kalıcı çocuksuzluğun artmayacağını söylemek mümkün değil. Ama veriler birinci doğumların devam ettiğini, kırılmanın ikinci paritede yaşandığını gösteriyor.

  5. TÜİK verilerine göre 2010–2025 yılları arasında gerçekleşen boşanmalarda velayetin istikrarlı biçimde yaklaşık %75 oranında anneye verildiği görülüyor. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58165.

  6. Bu yazıda yalnızca betimleyici veriler kullanıyorum ancak aynı ilişkiler regresyon analiziyle incelendiğinde de benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Başka bir makalede yine 2013 verileriyle paritede ilerleme niyeti olmayan kadınların herhangi bir ekonomik teşvik karşısında karar değiştirme olasılığını modellemiş ve teşviklere duyarlılığın daha genç, daha eğitimli, istihdamda olan (özellikle güvencesiz çalışan), ekonomik olarak daha kırılgan ve eşi işsiz olan kadınlarda daha yüksek olduğunu göstermiştim (Dildar 2022).

  7. Burada hiçbir kültürel dönüşüm yaşanmadığını ya da artan bireyselleşmenin aile dinamiklerini etkilemediğini iddia etmiyorum. Kentleşme, kadınların eğitim düzeyinin ve istihdama katılımının artması ile cinsiyet normlarındaki değişimin evlilik, boşanma ve doğurganlık davranışı üzerinde elbette etkileri var. Toplumsal cinsiyet rollerinin bu süreçteki rolünü ayrıca ele almayı planlıyorum. Ancak son on yıldaki doğurganlık düşüşünün arkasındaki temel belirleyenin, mevcut veriler ışığında, ekonomik koşullar olduğunu savunuyorum.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Yasemin Dildar (2026). Türkiye’de Doğum Oranlarının Düşüşü. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19029994
  • Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden 2007 yılında mezun oldu. 2009’da aynı bölümde yüksek lisansını, 2015’te University of Massachusetts Amherst’te ekonomi doktorasını tamamladı. Toplumsal cinsiyet ve kalkınma, çalışma ekonomisi ve feminist politik iktisat alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir. Makaleleri World Development, The European Journal of Development Research, Population and Development Review, Feminist Economics, Social Politics gibi dergilerde yayımlanmıştır. Halen California State University, San Bernardino Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyesidir.

    Diğer Yazıları