Üç yılın sonunda enflasyon başladığı noktanın sadece 6 puan altına inerken, yapısal kırılganlıklar artmış, toplumsal maliyetler birikmiş durumda. Programın artık gizlenemeyen başarısızlığının temelinde iki büyük yanılgı yatıyor: Mehmet Şimşek’in kredibilite ve AKP’nin “altın çağ” yanılgısı.
Bu yazıda, 6 Haziran’da üçüncü yılını tamamlayan “Şimşek Programı”nın genel bir değerlendirmesini yapacağız. Yazımızın amacı programın detaylı bir analizini yapmaktan ziyade; temel amaç, araç ve uygulama prensiplerini ortaya koyarak, gün geçtikçe başarısızlığı daha da görünür hale gelen programın tasarımındaki yanlışları tartışmak ve yarattığı toplumsal maliyeti kabaca hesaplamak olacak.
Programa dair yapısal sorunların analizine geçmeden önce belki de sonda söyleyeceğimizi en baştan ifade etmekte fayda var. Programın başarısızlığının ana sebebi Mehmet Şimşek ve çevresinin iki büyük yanılgısıdır. Bunlardan ilki, enflasyonla mücadele programlarının başarısının belirleyicilerinden olan, program ve uygulayıcılarının piyasa nezdindeki güvenilirliğiyle ilgilidir. Buradaki yanılgı, AKP ekonomi kadrolarının piyasalar nezdinde kaybetmiş olduğu kredibilitenin Mehmet Şimşek vasıtasıyla geri getirilebileceği ve bunun programı başarıya taşıyabileceği inancıdır. Üç yıldır devam eden programın gösterdiği, beklenti yönetimi ve politika kredibilitesi açısından Şimşek soyadının piyasalar açısından yeterli olacağı varsayımının doğru çıkmadığıdır[1]. İlkinden bağımsız olmayan ikinci temel yanılgı ise, AKP iktidarının erken döneminde oluşan ve bugün hala bedeli ödenen ‘altın çağ’ ın temel belirleyicisinin küresel konjonktürden ziyade kendi politikaları olduğuna dair AKP’nin geçmiş ve mevcut ekonomi yönetimindeki yanlış inanıştır. AKP ve Mehmet Şimşek’in zamanla yüzleşmek zorunda kaldıkları gerçek, 2014 sonrası küresel konjonktürün öncesine göre çok farklı olduğu ve yakın gelecekte de bu durumun değişme olasılığının düşük olduğudur (Cömert ve Parmaksız, 2026). Bu iki temel yanılgı ve yakın dönem Türkiye ekonomisindeki ‘bütün kötülüklerin anası’ olarak gördüğümüz döviz kuru dinamikleri, yazımızın odağını oluşturacak.
Mehmet Şimşek beş yıl aradan sonra Haziran 2023’te yeniden göreve geldiğinde 2018–2023 dönemi politikalarının yaratmış olduğu bir enkaz devraldı. Dönem boyunca süregelen negatif reel faiz politikası nedeniyle TL’yi savunmak için Merkez Bankası tarafından satılan ucuz dolarlar, 2018 yılı sonunda eksi 178 milyar dolar olan özel sektör net döviz pozisyonunu 2023 ortasında 100 milyar dolarlık bir azalışla eksi 78 milyara geriletirken, kısa vadeli net pozisyon 27 milyar dolardan 70 milyar dolara çıkmıştı.[2] Aynı dönemde Merkez Bankası net rezervlerinin 2019 başındaki yaklaşık 40 milyar dolarlık seviyesinden Mayıs 2023’deki eksi 57 milyar dolar seviyesine inmesine sebep olan 97 milyar dolarlık azalış,[3] Türkiye tarihindeki en büyük özel sektör döviz bilançosu temizleme sürecini finanse etti. Bunlara ek olarak dönem politikalarının yarattığı güven kaybı nedeniyle ortaya çıkan yerleşiklerin döviz talebinin artık başa çıkılamaz hale geldiği noktada devreye giren kur korumalı mevduat (KKM) uygulaması, Haziran 2023’te 94 milyar dolar seviyesine ulaşarak,[4] kamunun döviz riskini tarihte görülmemiş seviyelere çıkarmıştı. Şimşek göreve geldiğinde özel sektörün döviz bilançosu görece temiz ve kısa vadeli kısmı pozitifken, merkez bankası bilançosu ciddi biçimde bozulmuş durumdaydı.
Her ne kadar Şimşek Programı özü itibariyle bir enflasyonla mücadele programı olarak lanse edilse de programın yapısını ve önceliklerini başlangıçtaki bu koşullar belirledi. Her an döviz talebine dönüşebilecek 94 milyar dolarlık bir KKM stoğu, eksi 57 milyar dolarlık merkez bankası net rezervi ve olmayan bir kurumsal kredibiliteyle yola çıkan programın önceliği dezenflasyon değil, tüm dengeleri daha kötü hale getirebileceği düşünülen ani bir kur krizini önlemek, KKM problemini kontrol altına aldıktan sonra programının omurgasını oluşturacak olan kur stabilizasyonu ve rezerv birikim sürecini başlatmak oldu. Bu tasarımın temelinde 2014 öncesinden akılda kalan, yabancı sermaye akımlarına ciddi getiri garantisi vererek eş zamanlı büyüme ve görece düşük enflasyonu sağladığı düşünülen, faiz, stabil kur ve yüksek rezerv kurgusu vardı. Eğer yeniden TL faizi ile TL değer kaybı makası yabancı yatırımcılara garanti edilebilirse, acil ihtiyaç duyulan döviz girişiyle rezerv birikimi sağlanırken, kur stabil hale getirilerek enflasyon beklentileri kontrol altına alınacak, uluslararası yatırımcıların ekonomiye olan güveni zaman içinde yeniden tesis edilerek AKP’nin ‘altın çağı’ na dönülebilecekti.
Bu inanışla yola çıkan programın temel direği olan devalüasyon oranının kontrol altında tutulabileceğine dair piyasalara verilecek güvence, 2023 yılı ortasındaki negatif rezervlerle savunulamayacağı aşikâr olan bir kur seviyesiyle çok mümkün gözükmüyordu. Bu sebeple dezenflasyon programı %38 seviyesinde aldığı enflasyon oranını önce neredeyse iki katına (%75) çıkaracak olan önden yüklemeli bir devalüasyon ve bunun yarattığı KKM ödemelerinin yükünün merkez bankasına aktarıldığı bir parasal genişlemeyle başladı. Bu adım yüksek TL enflasyonuyla dertlenmeyen, tek istediği TL faizi ve TL değer kaybı arasındaki makasın garantisi olan uluslararası sermayeye açık bir mesajdı; ‘Merak etmeyin, çekincenizin farkındayız, sizin önceliğiniz bizim de önceliğimiz, gereğini yapıyoruz, buyurun gelin, bize güvenin’. Uluslararası sermayenin güvenini yeniden kazanmanın yolu olarak topluma devasa bir fatura çıkaracak olan fahiş dolar getiri garantisi tercih edilmişti.
Şimşek’in göreve gelmesinden itibaren altı ay içinde TL dolara karşı %47 oranında değersizleştirildi.[5] TL’nin aylık olarak sırasıyla yüzde 17 ve 15 değer kaybettiği Haziran ve Temmuz 2023’te portföy girişleri yok denecek kadar azken, Ağustos’ta değer kaybının hızı keskin biçimde yavaşlayarak yüzde 2’ye gerileyip, Eylül’de durdu.[6] Bu noktada politika faizi yüzde 26’ya yükselmiş, artık yurtdışından düşük faizle dolar borçlanarak TL varlıklara yatırım (carry-trade) kârlı bir opsiyon olmaya başlamıştı. Yabancı sermayenin nihayet Şimşek’in davetine icabet ettiği Kasım ve Aralık 2023’te aylık portföy girişleri sırasıyla 4,7 ve 3,6 milyar dolar olmuş, Mayıs 2024’te ise aylık rekor olan 7,5 milyar dolar giriş[7] ve swap pozisyonlarının azalmasıyla beraber net rezervler uzun zaman sonra ilk defa pozitife dönmüştü.
Eylül 2023’de yayınlanan Orta Vadeli Programda öngörülen 2024 yılı sonu enflasyon hedefinden ciddi sapma (hedef: %33, gerçekleşme: %44),[8] programın ilk adımlarının enflasyonist etkisinin ekonomi yönetiminin de beklentisinin oldukça üstünde olduğuna işaretti. Şimşek ve çevresi ise göreve geldikleri tarih olan Haziran 2023’deki %38 enflasyon oranını unutup, kendi politika tercihleri nedeniyle tırmandırdıkları %75 seviyesinden düşme eğilimine giren enflasyon ve artan rezervleri programın başarıyla devam ettiği söylemlerine dayanak yapmaya devam etti. Eğer 2024 yılı ortası itibarıyla %50 civarına sabitlenen politika faizi ve yaklaşık %20 civarında tutulan yıllık devalüasyon oranının garanti ettiği %20-%30 arasında değişen dolar getirisinin yarattığı rezerv birikimi bir başarıysa, bu başarılarından ötürü kendilerini gerçekten kutlamak gerekir.
Bu aşamada programın aslında çok da fazla olmayan diğer detaylarına girmeden, odak noktamız olacağını ifade ettiğimiz temel sorunlara dönüp başarı olarak sunulan bu resmin neden sürdürülemez olduğunu ve nasıl yeni yapısal kırılganlıklara yol açtığına bakalım. Öncelikli olarak yüksek enflasyonun yarattığı güven erozyonunu tamir etmeyi amaçlayan bir dezenflasyon programının, Türkiye gibi yerel ve küresel, siyasi ve ekonomik çalkantıların birinin bitmeden diğerinin başladığı bir ülkede, üç yıllık bir zamana yayılarak başarıya ulaşabileceğinin düşünülmesinin akıl dışılığını not edelim. Tüm dezenflasyon programlarında başlangıçta ortaya çıkan yüksek maliyetler, kamuoyuna, programın uygulanmasını gerektiren sorunları çözmek için bu maliyetlerin gerekli olduğu, bu sorunlar makul bir sürede program yoluyla çözüldükçe ekonominin eskisinden daha sağlıklı bir patikaya döneceği anlatısıyla sunulur. Kamuoyunu ikna edecek program, bir dizi sayısal hedefin ötesinde, bu hedeflere nasıl ulaşılacağına dair inandırıcı bir hikâye olmak zorundadır. Dolayısıyla ciddiye alınması istenen her stabilizasyon programı gibi Şimşek Programı’nın da hedeflenen mutlu sona nasıl ulaşılacağına dair öngörülebilir ve gerçekçi bir senaryo ortaya koyması beklenirdi. Program başlangıcında kamuoyuyla paylaşılan, ulaşılabileceğine dair çok da güven vermeyen bir dizi sayısal hedef dışında tamamen Mehmet Şimşek ‘miti’ etrafında şekillenmiş söylemler bütününden ibaretti. Hikâyenin ne yönde ilerleyerek sona ulaşacağı her ne kadar şeffaf bir biçimde açıklanmasa da son üç senenin gerçeklerinden yapabileceğimiz çıkarım, Mehmet Şimşek ve çevresinin hayalindeki başarı planının altını çizdiğimiz temel yanılgılar sebebiyle zaten gerçekleşmesi mümkün olmayan bir senaryo olduğudur.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, programın başlangıç aşamasındaki döviz kıtlığını aşmanın yolu olarak programca yaratılan ‘carry-trade’ imkânı, gelişmekte olan ekonomilerde yüksek enflasyon, yüksek faiz ve kontrol edilebilir bir devalüasyon oranı mümkün olduğu sürece sermaye girişi sağlar. Program başarıya ulaştıkça, yani dezenflasyon ilerleyip TL faizleri düştükçe, faiz-devalüasyon makası daralır ve eğer en başından beri ekonomik riskleri yarattığı düşünülen problemler çözülmediyse, azalan getiri oranı mevcut riskler için yetersiz hale geldiği andan itibaren akım tersine döner. Yani sorunların kök sebebine odaklanmayan bir programın yüzeysel başarısı, er ya da geç kendi kısa vadeli finansmanının sonunu hazırlar ve büyük maliyet ödenerek biriktirilen rezervler de geldikleri gibi giderler.
Bu programın en başından beri aşması gereken temel kısıt ve başarısızlığının altında yatan ana sebep de budur. Bu gerçeğin farkında olan Şimşek ve çevresi, bu açmazı uluslararası piyasalarda kendilerine olan güven sayesinde aşabilecekleri yanılgısına kapılarak, yabancı sermayeyi kalıcı biçimde ülkeye çekebileceklerini, program başlarında kısa vadeli portföy yatırımlarıyla yaratılan döviz bolluğunu zaman içerisinde kalıcı doğrudan yatırımlarla ikame edebileceklerini düşünmekteydiler. Fakat en iyi öğretmen olan zaman, kendilerini takvimleri geri alarak 2014 öncesine dönebilmenin artık imkânsız olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bıraktı. Mehmet Şimşek’in göreve geldiğinden beri yatırımcıları ikna için yapmış olduğu sayısız yurtdışı seyahate, uygulamaya konulan teşvik mekanizmalarına ve yer yer en üst düzeyde defalarca verilen sözlere rağmen doğrudan yabancı yatırım miktarı gerek nicelik gerekse nitelik olarak programın başarısı için ihtiyaç duyulanın çok altında kaldı. Dolayısıyla Şimşek Programının özü ve en önemli hedefi olan döviz kısıtını kalıcı ve sürdürülebilir olarak gevşetebilme amacı akamete uğradı.
Bugüne kadar bu amaç doğrultusunda atılan diğer adımların sonuçları da maalesef umut edilenin çok gerisinde kalmıştır. Döviz talebi yaratan cari açıktaki geçici iyileşme yapısal bir dönüşümden ziyade büyümedeki yavaşlama kaynaklı ve döngüseldir. Şimşek ve yakın çevresinin cari açığın sorumlusu olarak gördüğü dar gelirli vatandaşın yurtdışı sitelerden yaptığı cüzi alışverişler büyük bir başarıyla kontrol altına alınmasına rağmen enerji ve ara malı konusundaki dışa bağımlılık yerli yerinde durmakta, siyasal ve jeopolitik riskler her geçen gün artmaktadır. Buna ek olarak yabancılarla aynı hesabı yaparak açık pozisyon alan yerli özel sektörün net döviz pozisyonunun 2022 sonundaki eksi 78 milyar dolarlık seviyesinden 2026 Şubat ayı itibariyle eksi 200 milyar dolara çıkması[9] programın sebep olduğu yeni biriken kırılganlıkların işaretidir. Program başladığında 70 milyar dolarlık özel sektör kısa vadeli net döviz pozisyonunun, 5 milyar dolara kadar gerilemesi,[10] Merkez Bankası’nın fahiş TL faizi sayesinde üç yılda yeniden biriktirdiği rezervler hesaba katılsa bile, program başladıktan sonra ekonomideki toplam kur riskinin azalmak bir yana artarak özel sektör bilançolarına nüfuz ettiğini göstermektedir. Yüksek TL mevduat faizine rağmen dolarizasyon yani yabancı para ve altın mevduat hesapları toplam mevduatların %40’ı civarında olup, programın başlangıcından üç sene geçmiş olmasına rağmen yabancı sermaye pozisyonlarının büyük bir bölümü (60 milyar dolar) hala kısa vadeli carry-trade kaynaklıdır[11]. Kısacası, bu programın hayata geçirilmesini gerektiren ekonomik ve siyasi sorunların çoğu yerli yerinde durmakta ve programın gerek ortaya koyduğu sayısal hedefler gerekse yaratmak zorunda olduğu dönüşüm açısından sınıfta kaldığı ortadadır.
Sancılı geçen üç sene sonucunda enflasyon, program başlangıcındaki %38 seviyesinden Haziran 2026 itibarıyla %32 seviyesine inerken,[12] programın başarı hanesine yazılabilecek tek gösterge KKM hesaplarının sıfırlanmış olması olarak gözükmektedir. Artan politika faizinin kamu bütçesinde yarattığı ekstra maliyet, 20 milyar dolarlık program öncesi ortalama değere göre 2026 sonuna kadar birikimli olarak yaklaşık 98 milyar dolardır.[13] 2026’da faiz, toplam bütçe harcamalarının %14,5’ini oluşturmakta,[14] %40–50 aralığındaki faiz seviyelerinden biriken borçlar yenilendikçe önümüzdeki yıllarda da bu oran yüksek kalmaya devam edecektir. Rezerv birikimi, sterilizasyon ve KKM ödemeleri nedeniyle Merkez Bankası 2023-2025 arasında yaklaşık 2,5 trilyon TL birikimli zarar açıklamış;[15] 2024–2025 dönemindeki 20 ayda 2 trilyon TL’ye yakın bozulan değerleme hesabının kâr-zarar hesaplarına yansımaya başlamasıyla[16] bu rakamın 2026 sonuna kadar 4–5 trilyon TL arasında bir seviyeye çıkması olasıdır. Kaba bir bakkal hesabıyla yapılabilecek program kaynaklı büyüme kaybı kümülatif olarak yaklaşık 34 milyar dolarlık kayıp milli gelire karşılık gelmektedir.[17] Resmi rakamlara göre düşen manşet işsizlik oranlarının ardında yatan gerçek ise geniş tanımlı işsizliğin ölçülmeye başlandığı günden bu yana ulaştığı en yüksek seviyelere (%31,6) tırmanmış olmasıdır.[18] Saydığımız tüm bu maliyetler içinde toplumsal açıdan belki de en ağır olanı süregelen yüksek enflasyon karşısında savunmasız olan dar ve sabit gelirlilerin yaşadıkları reel gelir kayıpları sonucu ortaya çıkan ağır ve derin yoksulluktur.
Bugün geldiğimiz noktada, yıllarca IMF’nin açık şartlara dayalı kredi kaynaklarını siyasi prensipler gereği reddeden bir ekonomi yönetimi, ne tür bir şarta bağlı olduğu belirsiz 25 milyar dolarlık bir Amerikan merkez bankası kredi hattını programına can simidi olarak gündeme getirerek aslında programın iflasını itiraf etmiş olmaktadır. Eğer üç yıldır devam eden bu sancılı süreç ve emekçilere yıkılan bu ağır yük siyaseten daha ciddi bir bağımlılık anlamına gelecek 25 milyar dolarlık bir kredi hattıyla sona erdirilebilecekse, yukarıda ortaya koyduğumuz maliyetlerin yanında devede kulak olan bu uluslararası kredi yolunun neden programın en başında gündeme hiç gelmediği izaha muhtaçtır. Üçüncü yılının sonunda Şimşek Programı kendi yarattığı açmazdan bir çıkış yolu ararken, yıllardır yapılan yanlışların bedelini emekçilerin sırtına yıkan programın yarattığı toplumsal maliyet her geçen gün katlanarak büyümekte, ufukta yeni bir seçimin belirmeye başladığı bu günlerde muhtemeldir ki Şimşek programının da sonuna doğru yaklaşılmaktadır. Üç yılın sonunda varılan sonuç, tüm bu ağır problemlerin altında yatan kök sebep doğru tespit edilmediği sürece Türkiye ekonomisinin toparlanmasının mümkün olmadığı gerçeğidir. Bu gerçeği yaşayarak tecrübe eden Mehmet Şimşek’in de bugün artık bu tespite itiraz etmeyeceğini düşünüyoruz.
Kaynakça
Cömert, H. ve Parmaksız, K. (2026). “2018 Sonrası Türkiye Ekonomi Politikalarını Nasıl Anlamalı?”. Katmanportal, yakında yayımlanacak.
Notlar
-
Beklenti yönetimi ve politika kredibilitesinin enflasyonla mücadele programları için önemi yüksek enflasyon dönemlerinde yaşanan enflasyonun önemli bölümünün bozulan enflasyon beklentisine dayalı fiyatlama davranışı kaynaklı olduğu, beklentiye dayalı ileriye dönük fiyatlama davranışlarının da açıklanan politikalara güven duyulmadan düzeltmenin maliyetinin yüksek olacağı savına dayanır. ↑
-
TCMB, Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri (FKDFDVY), yıllık Aralık gözlemleri. 2018 sonu net döviz pozisyonu: -178,4 milyar USD; kısa vadeli net: +27,1 milyar USD. Aralık 2022: net toplam -77,8 milyar USD; kısa vadeli net: +70,3 milyar USD. https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Reel+Sektor+Istatistikleri ↑
-
TCMB Analitik Bilanço, EVDS (seri: TP.AB.N13). 2019 Ocak: yaklaşık +40 milyar USD; Mayıs 2023: -57,0 milyar USD. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
TCMB mevduat kompozisyonu verileri, EVDS. Haziran 2023 KKM bakiyesi: 94,3 milyar USD. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
TCMB, USD/TRY aylık ortalama kuru (EVDS, seri: TP.DK.USD.A.YTL). Mayıs 2023: 19,68 TL/USD; Aralık 2023: 29,02 TL/USD → değer kaybı: %47,5. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
Aynı seri. Aylık MoM değişim: Haziran 2023 %17,2; Temmuz 2023 %14,6; Ağustos 2023 %2,0; Eylül 2023 %-0,04 (sıfıra yakın). https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
TCMB Ödemeler Dengesi, portföy yatırımları (aylık), EVDS. Kasım 2023: 4.695 milyon USD; Aralık 2023: 3.621 milyon USD; Mayıs 2024: 7.516 milyon USD. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Orta Vadeli Program 2024-2026, Eylül 2023 (hedef: %33). TÜİK TÜFE Aralık 2024 gerçekleşme: %44,4. Puan sapması: 11,4 puan; göreli sapma: %33. https://www.sbb.gov.tr/orta-vadeli-program/ ↑
-
TCMB FKDFDVY (bkz. Not 1). Aralık 2022: net -77,8 mlr USD, KV net: +70,3 mlr USD. Şubat 2026: net -200,3 mlr USD, KV net: +4,6 mlr USD, KV yükümlülükler: 143,5 mlr USD. https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Reel+Sektor+Istatistikleri ↑
-
TCMB FKDFDVY (bkz. Not 1). Aralık 2022: net -77,8 mlr USD, KV net: +70,3 mlr USD. Şubat 2026: net -200,3 mlr USD, KV net: +4,6 mlr USD, KV yükümlülükler: 143,5 mlr USD. https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Reel+Sektor+Istatistikleri ↑
-
AGBI, ‘Turkey back on carry-trade radar’, 29 Nisan 2026. https://www.agbi.com/analysis/markets/2026/04/turkey-back-on-carry-trade-radar/ ↑
-
TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, yıllık % değişim. Haziran 2023: %38,2. ‘Haziran 2026’ ifadesi, 3 Haziran 2026’da açıklanan Mayıs 2026 verisini (%32,61) yansıtmaktadır. https://data.tuik.gov.tr/Kategori/GetKategori?p=enflasyon-106 ↑
-
Yazarın hesabı. EVDS seri kodu: TP.KB.GEN17. 2023: 28 mlr USD (baz 20 mlr USD, fazla: 8 mlr); 2024: 39 mlr USD (fazla: 19 mlr); 2025: 52 mlr USD (fazla: 32 mlr); 2026 bütçe: 2.741 mlr TL / 46,6 TL-USD ≈ 59 mlr USD (fazla: 39 mlr). Toplam: ~98 mlr USD. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2026 Merkezi Yönetim Bütçesi. Toplam harcama: 18,93 trilyon TL; faiz ödeneği: 2.741 milyar TL; oran: %14,5. https://www.hmb.gov.tr/butce ↑
-
TCMB 2023–2025 birikimli zararı (~2.518 milyar TL, yaklaşık 82 milyar USD): TCMB Yıllık Faaliyet Raporları, Kâr/Zarar Tabloları — 2023: 818,2 milyar TL (https://www3.tcmb.gov.tr/yillikrapor/2023/m-3-3); 2024: 700,4 milyar TL (https://www3.tcmb.gov.tr/yillikrapor/2024/pdf/TCMB-Faaliyet-Raporu-2024.pdf); 2025: ~1.000 milyar TL, Resmi Gazete, 31 Aralık 2025 tarihli bilanço (BloombergHT, 10 Nisan 2026: https://www.bloomberght.com/tcmb-2025-te-1-trilyon-tl-zarar-etti-3774432). Karşılaştırma için Fed 2025 işletme zararı 19 milyar USD: Federal Reserve System 2025 Yıllık Denetim Raporu (Wolf Street, 25 Mart 2026: https://wolfstreet.com/2026/03/25/feds-operating-losses-declined-to-19-billion-in-2025-unrealized-losses-declined-to-844-billion). USD karşılıkları yıllık ortalama kurlarla hesaplanmıştır: 2023 23,7 — 2024 32,9 — 2025 38,5 TL/USD (EVDS, seri: TP.DK.USD.A.YTL). ↑
-
TCMB Analitik Bilanço, EVDS (seri: TP.AB.N28, Değerleme Hesabı). Mayıs 2024: +912 milyar TL; Aralık 2025: -1.150 milyar TL. Salınım: ~2.062 milyar TL. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
Yazarın hesabı. TÜİK reel GSYİH (EVDS, seri: TP.GSYIH26.HY.ZH). 2010-2022 dönemi log-doğrusal OLS trendi (yıllık %5,3 potansiyel büyüme); 2023Ç2-2025Ç3 çıktı açığı kümülatifi. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
-
TCMB, İşgücüne İlişkin Tamamlayıcı Göstergeler, Atıl İşgücü Oranı (mevsim düzeltilmiş, aylık). Mart 2026: %31,5. https://evds2.tcmb.gov.tr ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
