Takip et

Spagetti Kâsesine “Bu” Baharat Fazla mı? Ya da Serbest Ticaret Anlaşmaları Ne Değildir?

YazarPınar Kahya

22 Şubat, 2026

Dünya ticareti DTÖ’deki çok taraflı “uzlaşısızlıktan”, ikili anlaşmalara yönelirken, şimdilerde art arda imzalanan serbest ticaret anlaşmaları korumacılığın geri dönüşü demek olmayabilir.

Hindistan ile Avrupa Birliği arasında, görüşmeleri neredeyse yirmi yıla yayılan serbest ticaret anlaşması (STA) müzakerelerinin 27 Ocak 2026 itibarıyla sonuçlandığının duyurulması, Türkiye’de Gümrük Birliği’nin “modernizasyonu” tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Özellikle Türkiye’deki otomotiv ve tekstil sektörleri için, imzalanan Hindistan-AB STA’sı sonrası ortaya çıkabilecek rekabet dezavantajlarının altı çizildi. Ben buraya “muhtemel”, “olası”, “olabilecek” gibi tüm ihtimal belirten Türkçe ifadeleri sıralayabilirim; ancak konu ile ilgili tartışmalardaki kesinlik ve iddialılık, uzun süredir yazmayı düşündüğüm korumacılık, gümrük vergileri ve ticaret anlaşmaları üzerine yazmam için itici bir güç oldu. 1990’larda “küreselleşen dünyamız o kadar da küreselleşmiyor olabilir mi” demek nasıl matah değilse, şimdilerde de “korumacılık, ticaret savaşı ve gümrük vergilerini abartıyor olabilir miyiz” demek pek matah değil, farkındayım. Ancak hem gümrük vergileri dolayımıyla konuşulan ticaret savaşları ve korumacılık tartışmasına bir çerçeve çizilmesi hem de ticaret anlaşmalarının aslında ne olduğunun açıklanması gerekiyor. Dolayısıyla bu yazıda, ekonomi medyasına kışkırtıcı gelebilecek iki temel iddia var : 1) Gümrük vergileri meselesinde havuzda (bir kaşık su olmadığının farkında olarak) fırtına koparılıyor, 2) Ticaret anlaşmaları olduklarından fazla abartılıyor. Yeterince kışkırtıldı isek, gümrük vergilerinin özellikle mal ticaretinde dünya ticaretinin hâlâ ihmal edilebilir bir olgusu olduğunu söyleyebiliriz. Yeni ticaret anlaşmaları da ikili, çoklu ve bölgesel anlaşmalar yumağı haline gelmiş dünya ticareti diplomasisine -ya da yeterince dolu spagetti kâsesine- atılan yeni bir çeşniden ibaret.

Trump I ve Trump II dönemlerinde gündemden düşmeyen ticaret savaşları ve artırılan gümrük vergileri, neoliberal serbest ticaret döneminin sona erdiği ve korumacılığın yükselişe geçtiği iddialarına temel oluştursa da, dünya ticaretinin regülasyonu, “neoliberal uzlaşı” döneminin bile en uzlaşılmayan başlıklarından biriydi. Trump’ın gümrük vergileri performansında karşımıza çıkan sürecin yerli firmaların yurt dışından ithal edilen ürünlere karşı kayrılmasını hedefleyenkalkınmacı bir büyüme modeli stratejisinden uzak olduğunu belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla, bu dönemi salt korumacılığın geri dönüşü olarak görmek için yeterince güçlü bir zemin yok; ancak ortada bir “forum değişikliği” olduğu muhakkak.

Spagetti Kâsesi ve Forum Değişikliği

İktisat literatüründe serbest ticaret savunusunun en önemli isimlerinden Jagdish Bhagwati’nin 1995’te ortaya attığı “Spagetti Kâsesi” (Spaghetti Bowl) metaforu, dünya ticaretinde ikili ve bölgesel anlaşmaların çoğalmasının yarattığı karmaşıklığı anlatmak için kullanılır. Her yeni anlaşma, kâseye atılan yeni bir makarna gibidir; kurallar, menşe şahadetnameleri ve standartlar birbirine dolanır. Ancak mesele sadece makarnanın (mal ve hizmet akışının ve ticaret yollarının) birbirine girmesi değildir. Kâseye atılan her yeni anlaşma, içindeki “baharatı” -yani fikri mülkiyet hakları, veri tekelleri, kamu alımları kısıtlamaları ve yatırımcı-devlet tahkim mahkemeleri (ISDS) gibi yeni nesil kuralları- artırarak, yemeği gelişmekte olan ülkeler için hazmedilmesi çok zor bir hale getirdi.

1990’larda ticaret regülasyonlarının ana sahnesinin DTÖ olması hedeflendi; ancak DTÖ’de müzakere ve tahkim süreçleri, diğer bir deyişle hükümetler arası uzlaşı süreçleri uzadı ve tıkandı. Öte yandan DTÖ Seattle 99’da olduğu gibi neoliberalizm karşıtı siyasetler ve toplumsal hareketler tarafından büyük çaplı gösterilerin hedefi oldu. Bu tıkanmayı aşmak üzere, 2008 krizi sonrasında Obama’nın topal ördek (lame-duck) dönemindeki Trans-Pacific Partnership (TPP, Trans Pasifik Ortaklığı) , Transatlatic Trade and Investment Partnership (TTIP, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) ve Trade in Services Agreement (TISA, Hizmet Ticareti Antlaşması) gibi mega-bölgesel girişimleri “ticareti” büyütmekten çok, ticaretin regülasyon çerçevesini (standartlar, düzenleme esasları, kurumsal uyum) yeniden kurma iddiasıyla öne çıktı. 23 Ocak 2017’de ABD’nin TPP’den çekilmesi, mega-bölgesel entegrasyon sürecinin kırıldığı bir eşik oldu; “Önce Amerika” politikası ile ikili anlaşmalara yönelinmesi dönemi böylece görünür oldu. Bu kırılmayla birlikte, ticaret diplomasisinde tek masada küresel paket yerine, ikili antlaşmalar ve seçici sektör pazarlıklarının ağırlığı arttı. Forum değişikliği burada yalnızca coğrafi değil; konu setinin ve yaptırım mantığının da yer değiştirmesi anlamına geliyor ve müzakereler aslında hiçbir zaman gerçekten bitmiyor.

Ticaret müzakerelerinin içeriğinin ne ölçüde karmaşık olduğu müzakereciler tarafından da iyi bilinir. Hizmet ticareti, yatırımcı-devlet uyuşmazlık mekanizmaları, fikri mülkiyet ve standardizasyon gibi hukuki birçok başlıkla birlikte temel amaç “level the playing field” olarak tanımlanır, yani taraflar arası fırsat eşitliğinin sağlanması. Sonuç olarak, evet, bir forum değişikliği mevcut, ancak bu korumacılık değil.

Serbest Ticaret Anlaşmaları Neden Gümrük Vergilerinden İbaret Değildir?

UNCTAD’ın 2025 Ticaret ve Kalkınma raporu, ticaretin sadece malların sınır geçmesi değil; ödeme sistemlerinin, döviz piyasalarının ve sermaye akımlarının da eklemlenmesi olduğunu hatırlatarak, ticaret ve finans ilişkisine odaklanmış. UNCTAD Genel Sekreteri Rebeca Grynspan aynı raporda ticaretin “bilanço mimarisinin” (balance sheet architecture), gümrük duvarlarından çok daha belirleyici olduğunu söylerken aslında ne demek istiyor? Rapordaki verilere baktığımızda; gelişmiş ülkelerin hizmetler, gelişmekte olan ülkelerin ise mal ticareti üzerinden artı ürettiği, gelişmekte olan ülkelerin hâlâ hizmet ithalatçısı olduğu yönünde yapısal bir sonuç ortaya çıkıyor (alttaki grafik).

Evet, gümrük vergileri yerli üretimi artırmak ve dış dengesizlikleri gidermek iddiasındadır; ancak gümrük vergilerinin ticaret açıkları üzerindeki etkisi sınırlıdır, zira gelişmekte olan ülkelerde ithalattaki azalma çoğu zaman ihracattaki azalmayla dengelenir. Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler, Doha Round’dan bu yana hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi hedefini forum değişikliğine giderek gelişmekte olan ülkelere kabul ettirmek niyetindeler. Bununla ilişkili olarak yani yapısal eşitsizliklerin devamı doğrultusunda, ikili müzakerelere dönüldü ve gümrük vergileri üzerinden Trump oyun kuruyor, AB ise bu oyunu kendisinin de bu şekilde kurabileceğini göstermek istiyor.

Aslında her ne kadar ticaret antlaşmaları “teknik ve tarafsız” metinler gibi sunulsa da, özellikle gelişmekte olan ülkeler için hangi ekonomik faaliyetin “meşru”, hangi bilginin “değerli”, hangi kalkınma stratejisinin “makul” olduğunu tanımlıyorlar. Spagetti kâsesi metaforuna dönersek, eğer kâse antlaşmalar arttığı için taşıyor, evet, ancak her yeni anlaşma ile “ticaret” kelimesinin içine yatırımdan veriye, fikri mülkiyetten kamu alımlarına kadar yeni ve bağlayıcı politika alanları (baharatlar) ekleniyor. Dolayısıyla, Türkiye’de tartışmanın ekseninin salt hangi sektörlerde rekabetin artacağından çıkıp hangi kuralların hangi kamusal hedefe hizmet edeceği sorusuna evrilmesi gerekiyor. Çünkü bugünün STA’ları sadece sınırları aşan malların vergilendirilmesi değiller. Sanayi ve kalkınma politikaları gibi daha büyük makroekonomi gündemleri olmaksızın çok da bir anlam ifade etmeyen hukuki bağlayıcılıklar. Yani, spagetti kâsesine hangi malzemenin, kim tarafından ve ne amaçla konduğunu sorgulamak aynı zamanda kamusal bir tercih de yapmak.

Detaylı bir tartışma için: Kahya, P. (2023). Ticaret Savaşları mı, Küresel Kapitalizmin Regülasyon Açmazı mı? Uluslararası Ticaret Anlaşmaları Kimin için? Politik Ekonomik Kuram, 7(1), 32-42. https://doi.org/10.30586/pek.1213241

  • Lisans eğitimini ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. Yüksek lisans derecesini de aldığı ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Hindistan’da kalkınma politikalarının finansallaşması üzerine yazdığı doktora tezini 2024 yılında tamamladı. 2015’ten bu yana İnönü Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde görev yapmaktadır. Uluslararası politik ekonomi çerçevesinde Küresel Güney’de devlet, finans ve kalkınma üzerine çalışmaktadır.

    Diğer Yazıları